Olcay Şeyhanlı

1199 Kelimeler
Olcay, soba kenarındaki masaya oturduğunda dışarıdaki ayazın yüzündeki sertliği yavaş yavaş çözüldü. Sobanın içindeki odunlar çıtırdıyor, arada alevler demir ızgaranın arasından kıvılcımlar saçıyordu. Masasının üzerindeki kareli örtü, hafifçe yıpranmış ama tertemizdi. Duvarlarda köy manzaralarının eski fotoğrafları asılıydı; biri, belki de yıllar önce tam bu meydanda çekilmişti. Binnaz, tepsisinde dumanı tüten çorba ve yanında kalın dilimlenmiş köy ekmeğiyle masaya geldi. Tabakları dikkatle bıraktı. "Afiyet olsun. Çorba sıcak, dikkat edin." Olcay, kaşığı eline almadan önce gözlerini Binnaz’ın gözlerinde bir an daha fazla tuttu. "Teşekkür ederim… Burada hava soğuk ama, içerisi çok sıcakmış." Binnaz hafif şaşırdı, sonra gülümsedi. "Soba iyi ısıtır, hele köy odunuyla". Olcay kaşığı mercimeğe daldırırken bakışlarını hiç bozmadı. "Sanırım soba tek sebep değil." Binnaz, onun ne demek istediğini anlamazdan gelerek hafifçe başını eğdi. "Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenirsiniz." Olcay, çorbasını içerken göz ucuyla Binnaz’ı izledi. O, masalar arasında dolaşıyor, yaşlı amcalara “Afiyet olsun” diyor, çocuklara küçük şakalar yapıyordu. Saçlarının kızıl ışıltısı, sobanın alevinde daha da belirginleşiyor, her gülüşü Olcay’ın kalbine ince bir sıcaklık bırakıyordu. Bir ara Binnaz, boş bir tabak almak için masasına tekrar geldi. Olcay hafifçe eğildi. "Siz burada hep böyle misiniz?" "Nasıl?" dedi Binnaz, kaşlarını hafif kaldırarak. "İnsanları sanki yıllardır tanıyormuş gibi karşılıyorsunuz." Binnaz hafif bir tebessüm etti. "Burası küçük bir yer. Tanımadıklarımız bile bir gün tanıdık olur." Olcay bu sözlere karşılık sadece gülümsedi. Ama içinden, “Benim tanıdık olmam uzun sürmeyecek,” diye geçirdi. O an, dışarıda rüzgâr uğuldamaya devam ederken, köy lokantasının içinde bir adamın hayatı başka bir yöne doğru kaymaya başlamıştı. Sıcak yemek, içindeki yorgunluğu hafifletmişti ama asıl onu ısıtan şey, masadan kalkarken hâlâ gözlerinin önünden gitmeyen o kızıl saçlı, yeşil gözlü genç kadındı. Hesabı ödemek için kasaya yöneldiğinde Şevket Usta, parayı alırken dikkatle baktı. "Yabancısınız galiba, evlat. Köye yeni mi geldiniz?" "Evet. Biraz işim var, belki uzun kalabilirim." "Hıh, iyi olur. Köyümüz güzeldir, insanı da öyledir." dedi güler yüzle Olcay, göz ucuyla Binnaz’a son kez baktı. O, mutfaktan yeni tabaklar getiriyor, gülerek garson çocukla konuşuyordu. Gülüşünün içtenliği, Olcay’ın göğsüne görünmez bir mühür gibi basılmıştı. Lokantadan çıktığında akşamüstü güneşi alçalmış, köy meydanındaki çınarın dallarından serin bir gölge düşüyordu. Meydanın bir köşesinde çocuklar ip atlıyor, yaşlılar kahvehanenin önünde tavla taşlarını şakırdatıyordu. Olcay ellerini kabanının ceplerine sokarak ağır adımlarla yürüdü. Gözleri, köyün taş evlerine, bacalardan çıkan dumanlara, uzakta çam ormanına takılsa da zihni hep aynı yere dönüyordu: Binnaz’ın gülüşü. Köy çeşmesinin yanına geldiğinde bir süre durdu. Soğuk suyun şırıltısını dinlerken kendi kendine mırıldandı: "Ben buraya at çiftliği kurmaya geldim… Ama sanırım başka bir şey buldum." Bir an, bu düşünceyi saçma bulmak istedi. Sonuçta onu tanımıyordu bile. Ama tanıma isteği, çoktan içinde yer etmişti. "Onu tanıyacağım…" dedi kendi kendine, kesin bir tonla. O sırada, meydanın karşı köşesinde lokantanın camına baktı. İçeriden, soba alevinin turuncu yansıması ve Binnaz’ın siluetine benzeyen bir gölge görünüyordu. Olcay’ın dudak kenarı istemsizce kıvrıldı. Cipine binip konaklayacağı köy evine doğru yola koyuldu, ama biliyordu ki yarın yapacağı ilk şey, yeniden o lokantaya gitmek olacaktı. Ertesi sabah köy, ince bir sis tabakasının altında uyanmıştı. Çınar ağacının dallarına konmuş serçeler, sabah sessizliğini bozan cıvıltılar yayıyordu. Olcay, konakladığı köy evinin penceresinden dışarı bakarken aklında tek bir düşünce vardı: yeniden o lokantaya gitmek. Kabanını giyip ağır adımlarla meydana indi. Köy henüz yeni yeni canlanıyordu; kadınlar çeşmeden su taşıyor, erkekler ahırlara gidiyor, birkaç çocuk da okula yürüyordu. Lokantanın camlarında hâlâ gece buğusu vardı. Kapının önündeki kilim paspas, dün akşamdan beri ıslaktı. İçeri adım attığında soba çoktan yanmış, sıcak bir hava dalgası yüzüne çarpmıştı. Şevket Usta kasada oturuyor, Hasan Usta mutfaktan tencere kapaklarını açıp kapatıyor Çorba ve sulu yemekler sabahin bu saatinde servise hazırdi. Ama binnaz nedense orada değildi... Bütün gün lokantanin etrafında sebepsizce oyalanip durdu ve sık sık Binnaz gelip gelmediğini kontrol etti. Sonunda öğle saatlerinde şen şakrak sesiyle herkesi selamlayan gözleri ışıl ışıl parlayan Binnaz kapıdan girdi. Olcay kapının yanında bir an durdu, gözleri yine ona takıldı. Sanki dünkü an hiç bitmemiş, sadece devam ediyormuş gibiydi. Sabahtan beri göğsünün ortasında kıpırdanan ağrı bir anda yok olmuş gibiydi. Binnaz çizgili gömleği ve yine o bol pantolonu üzerine gelir gelmez geçirdiği önlüğüyle onu fark etti, tebessümle yaklaştı. "Hoş geldiniz. Yine köy ekmeğiyle çorba mı istersiniz, yoksa bugün başka bir şey mi hazırlayalım?" Olcay, gülümseyerek sandalyeye oturdu. "Sanırım ne yiyeceğime siz karar verseniz daha iyi olur. Belli ki buranın lezzetlerini iyi biliyorsunuz." Binnaz hafifçe başını salladı. "O zaman bugün kuru fasulye pilav yapalım. Yanına da turşu." "Harika olur." Siparişi verirken, Olcay fırsatı kaçırmadı. "Dün buraya ilk defa geldim. Köyünüz gerçekten çok güzel." Binnaz, boş tabakları tepsisine yerleştirirken konuştu. "Bizim köy sakindir. İnsanlar birbirini tanır, herkes birbirinin halini bilir." Olcay gözlerini ondan ayırmadan sordu: "Burada mi doğup büyüdünüz?" "Evet. Babam vefat edince annem, kardeşlerim ve ben burada kaldık. Şehir hayatı bize göre değil." Olcay başını hafifçe salladı, sözlerinin ardındaki hikâyeyi merak etse de fazla üzerine gitmedi. "Anlıyorum. Ama belli ki burası size iyi geliyor." Binnaz gülümsedi. "İyi gelmek zorunda. Başka şansımız yok." O an Hasan Usta mutfaktan seslendi: "Binnaz, fasulyeler hazır!" Binnaz tepsiyi aldı, masasına yemekleri bıraktı. Sıcak kuru fasulyenin kokusu, sobanın odun kokusuna karıştı. Olcay kaşığını alırken bakışlarını bir an olsun ondan çekmedi. Yemek sırasında Binnaz diğer masalara servis yaparken Olcay çevreyi de gözlemledi. İki masada yaşlı amcalar, köy haberlerini konuşuyordu. Bir köşede garson çocuk Yiğit, çay dolduruyordu. Olcay, kasaya uğradığında Şevket Usta’yla kısa bir sohbet başlattı. "Şey... şu kiz burada uzun süredir mi çalışıyor?" Şevket Usta, hafifçe gülerek cevap verdi: "Çocukluğundan beri tanırım. İyi kızdır, çalışkandır, kimseye yük olmaz bizim Binnaz" Olcay, bu sözleri duyduğunda yüzünde fark edilmeyen bir gülümseme belirdi. ilk defa adını duymuştu. BİNNAZ... ne kadar güzel ismi var diye düşündü. Lokantadan çıkarken kendi kendine mırıldandı: "Onu tanıyacağım… hem de en başından." Olcay ertesi gün sabahın erken saatinde köyün üst tarafındaki tepelere çıkmış, aldığı araziyi dolaşıyordu. Üzerinde açık renk keten bir gömlek, başında gölgeleyen koyu renk bir şapka vardı. Ufka bakarken aklına istemsizce dün lokantada gördüğü kızın gözleri geldi. O yeşilin tonu, hafif kızarmış yanakları, gülüşündeki içtenlik… Bir yabancıya bu kadar kısa sürede neden bu kadar takılıp kaldığını kendine açıklayamıyordu. Köye geri dönerken saat öğleye yaklaşıyordu. Yine aynı lokantanın önünden geçerken istemsizce adımlarını yavaşlattı. İçeriden tencere kapaklarının metal sesi, tabakların şıngırtısı ve hafif bir kahkaha duyuldu. O kahkaha… dün duyduğu, kulağında yankılanan ses. Kapıyı açtı. Binnaz, tezgâhın arkasında taze çıkmış ekmekleri kaselere yerleştiriyordu. Kızıl saçları güneşin içeri süzülen ışığında daha da parlak görünüyordu. Göz göze geldiler. "Hoş geldiniz, buyurun, oturun lütfen. Size ne getirmemi ister siniz" "Önce çay. Sonra… en çok ne tavsiye edersiniz?" Binnaz hafif gülümsedi. “Hmm o zaman bugün kavurma diyelim Yanına da tereyağlı pilav. İster misiniz?” "İsterim" dedi Olcay, ama gözleri hâlâ ondaydı. Binnaz, siparişi mutfağa iletip tekrar geldiğinde Olcay sohbeti ilerletmek istedi. “Ben köyde yeniyim. Birkaç gün önce geldim. Adım Olcay.” "Memnun oldum, ben Binnaz." yüzünden asla o tatlı gülüşü eksik olmuyordu. çünkü onun gülümsemesi gece yalnız kalınca sönüyor du. Hemde öyle bir sönüş ki karanlığın en kara tonu aydın kalırdı işte o an onun dünyasında "Çok güzel bir köyünüz var. İnsanları da sıcak görünüyor." Binnaz başını hafifçe salladı. “Buralar öyledir. Ama yabancılar pek sık uğramaz.” Olcay gülümsedi. “Belki de artık uğrar.” Binnaz bu söz karşısında ne diyeceğini bilemedi, hafifçe gülümsedi ve masadan uzaklaştı. Olcay ise gözleriyle onu takip etmeye devam etti. İçinde bir his vardı: Bu köy yolculuğu, yalnızca bir yatırım hikâyesi olmayacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE