6. Bölüm / Acı Vasiyet!

3619 Kelimeler
6. Bölüm / Acı Vasiyet! İspanya'nın üzüm bağlarında gelecek hayalleri kurarken, memleketimin narenciye kokulu topraklarının kan kokacağını nereden bilebilirdim? Çukurova Havalimanı’na indiğimde esen o meşhur Adana sıcağı, bu kez bağrımı ferahlatmak için değil, evimin ocağının sönüşünü müjdelemek için yüzüme çarpacakmış da bilmiyormuşum… Ne demiştik kader… *** Son bir haftamı evimi satıp eşyalarımı imkânı olmayan bir kız öğrenciye vermek için aramakla geçirdim. Arabamı da satınca evimde bana ait şahsi eşyalarımı alarak valizime yerleştirdim. Bir evi dizmek çok zordu ama o evi toplayıp sadece yanına alabileceğin eşyaları seçmek daha zordu. Çünkü ben şehirlerarası değil ülkeler arası yolculuk yapacaktım. Bu süreçte babamla kısa kısa konuşmalar yapıyorduk. En çok dikkatimi çeken şey babamın yüzünde artan kederli kırışıklardı. Bir derdi vardı ama benimle asla bu konuda konuşmuyordu. Birde biz ne zaman konuşsak o Emre dingili her zaman ya yanındaydı ya arkasındaydı. Belki de o var diye konuya giremiyordu. Bilemiyordum. Hiç haz etmiyordum o adamdan ama babam ona güveniyordu. Neyse Hanım Ağa olduğumda onu yanımda tutmayı düşünmüyordum. Valizlerimi kapımın yanına yerleştirip son kez evime şöyle bir baktım. Bu eğitim için vatanımdan, ata topraklarımdan uzak kalmıştım. Her şey elimdeki diplomam içindi. Aslında her şey topraklarıma layığı ile Hanım Ağalık yapabilmem içindi. Sonunda başardım. Çok yalnız kaldım, babamı topraklarımı çok özledim ama başardım. Her şey bitti. Sonunda artık evime dönüyorum. Aşağıdan gelen korna sesi ile dalgınlığımdan çıktım. Ve iki valizi elime alarak ikinci kattan indim. Taksiciye yukarıda iki valizim daha olduğunu söylerken beklemesini rica ettim. Adam indirdiğim valizlerimi yüklerken bende tekrar yukarı çıkmıştım. Sonunda kapımı çekip çıktım. Taksiye bindiğimde rotamız havalimanıydı. Hoşça kal İspanya… Buradan bir Adana’lı Hazel geçti. Sen beni güzel karşıladın ama ben anladım ki topraklarımdan ayrı yaşamak bana göre değildi. Valizimde İspanya’nın güneşini, cebimde Lorenza’nın referansıyla aldığım diplomamı taşıyordum. Uzun bir yolculuktan sonra Çukurova Havalimanın kapısından çıktım. Yüzüme çarpan o meşhur Adana sıcağını 'evime geldim' diyerek içime çektim. Ama bu kez sıcak, bağrımı ferahlatmıyordu. İçim sevinçle dolu olması gerekirken aşırı derecede huzursuzdum. Sanki bu sıcak yaklaşan bir yangının külünü taşıyordu. Gözlerim istemsizce VIP otoparkta babamın heybetli aracını aradı, Emre’nin sinir bozucu ama tanıdık yüzünü... Kimse yoktu. Niye? Çünkü ben deniz Hazel sürpriz yapacağım diye kimseye geleceğimi söylememiştim. Ee kaldım mı şimdi Adana sıcağında elimde valizlerle. Neyse ya halledeceyükkk… Valizlerimi yangın Adana sıcağına inat sürükleyerek bir taksi çevirdim. Önümde duran araçlar bizim araçlarımıza hiç benzemiyordu. Elimi kaldırdığımda gelen dublo tipli külüstür taksinin kapısını açarak bindim. “Nereye gidiyoruz bacım?” diye soran taksiciye baktım. “Dayı Kozan’a gideceğiz yolum uzun Kozan’a yaklaşınca ben sana tarif ederim. Ne gereği vardı bu havalimanını buraya yaptılar.” Diye söylediğimde taksici dayıda güldü. “He valla bacım müşterilerimiz düştü. Öğrenciler artık kara yolu ile gidiyorlar sırf burası merkeze uzak diye.” “E haklılar dayı şimdi benim uçağım gece inmiş olsaydı ben de asla cesaret edip taksiye binemezdim.” “Haklısın bacım sizde haklısınız bizde.” Dediğinde ön koltukta duran gazete dikkatimi çekti. Uzanarak elime aldım. Hakikaten cehennem sıcakları gelmiş canım Adana’ma. Gazete manşetiyle göz göze geldiğimde, hayatımın narenciye kokulu masalı, bir saniyede kanlı bir romana dönüştü 'Adnan Korkmazer İflas Etti!' Beynimden vurulmuşa döndüm. Bu.. bu da ne demekti? Babam mı iflas etti? Ama nasıl? Benim niye haberim yoktu. O an babamın yüzündeki kederli izler aklıma geldi. Sabahlara kadar çalışma odasından çıkmayışı. Allah kahretsin! "Gaza bas dayı!" dedim, sesim titriyordu ama içimdeki o Korkmazer inadı hala ayaktaydı. "Kozan’a, Korkmazer çiftliğine sür!" diye bağırdım. Taksici dayı ile dikiz aynasında göz göze geldik. “Bacım sen Korkmazerlerin kızı değil misin?” “Evet benim Allah rızası için dayı hızlı sür. Babama gitmem lazım babamı görmem lazım.” Dedim korkarak. “Tamam bacım en hızlı şekilde gidiyoruz.” Yol boyu camdan dışarı bakarken gördüğüm narenciye bahçeleri sanki bana küsmüş gibi boyunlarını bükmüştü. Tanıtımlarda okuduğum o zehirli hasat, o kuruyan umutlar gözlerimin önünden bir şerit gibi geçiyordu. Taksi çiftliğin kapısına vardığında, her zaman açık olan, marabaların neşeyle selam verdiği o devasa bahçe kapısı kapalıydı. Hem de zincirle... Kalbime sanki zehirli bir hançer saplanmış gibi hissettim. Çiftliğin büyük bahçe kapısında hiçbir çalışanı görmedim. Taksinin ücretini ödeyerek indim ve büyük bahçe kapısını zorla açarak da olsa içeri girdim. Çiftliğe kadar uzun yolu elimdeki valizler ile zorla da olsa gitmeyi başardım. Çocukluğumun geçtiği o cennet bahçesinin ıssızlığı tokat gibi çarptı yüzüme. Kimse yoktu. Ne bir çalışan, ne bir kahkaha... Sadece rüzgarın uğultusu. Çiftliğin kapısında valizlerimi bırakarak evin kapısına hızla vurmaya başladım. Kapının açılmasını beklerken hüzünle bomboş olan konağın bahçesine bakıyordum. Kapı açıldığında Ceroşu görünce sevinçle ona sarıldım. Aslında sevinçle mi yoksa kederle mi sarıldım hiç bilmiyordum. Aylar sonra en sevdiklerimden birini görmek bir nebze de olsa içimdeki yangını söndürdü. “Ah Ceroş ne çok özledim seni bir bilsen” diyerek sarıldım. Ceroş yine beni yanıltmayarak bir anne şefkati ile karşılık vererek sımsıkı sarıldık. Biraz geri çekilip ona baktım. Yüzündeki o derin kederi görünce dünyam bir kez daha başıma yıkıldı. Sarıldık... O sığınacak bir liman, bense fırtınada kaybolmuş bir sandaldım. Ne oldu? neler oluyor? babam nerede ve en önemlisi babam nasıldı? Hiçbir şey bilmiyordum. Ah lanet olsun! "Babam nerede Ceroş?" dedim, sesim fısıltıdan farksızdı. "Çalışma odasında kızım... Durumu iyi değil." Dediğinde buğulanan gözlerine baktım. Allahım sen babamı bana bağışla. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken kalbim göğüs kafesimi delmek istiyordu. Yüreğimdeki özlem ve okuduklarım ile sabırsızca çalışma odasına doğru ilerledim. Tam babamın çalışma odasına geldiğimde duyduğum sesle dona kaldım. Babamın kükremesini duydum. Seyfi amcaya, o eski dosta, o sırtından vuran haine haykırıyordu. “Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş. Sen kendini ne zannediyorsun şerefsiz köpek! O yaptığın inşaatların parasını sana kim verdide sen şimdiki bu haline geldin! Ulan ben sana yardım etmeseydim, sermaye vermeseydim sen hala Karataş’ın çorak topraklarında karpuz yetiştirmeye çalışıyordun! Ne çabuk unuttun!” diye kükremesiyle bir elimi kalbimin üzerine getirdim. Daha fazla dayanamadım ve kapıyı açıp içeri daldığımda babamın koltuğa yığılışını, yüzündeki o morarmış ifadeyi gördüm. “BABA!” diye feryat ederken, İtalya’da öğrendiğim tüm o soğukkanlılığımı yitirmiştim. O an anladım ki, Lorenza’nın bağlarını kurtarmak kolaydı. Ama babamın yıkılan dünyasını kurtarmaya benim mühendisliğim yetmiyordu. Attığım çığlıkla Yahya amcam içeriye girdi. Babamın o halini görünce hemen telefonu eline alarak doktoru aramıştı. Ben koşarak babama sarıldım. Cerenin getirdiği kolonya ile bileklerini ovarken diğer yandan gömleğinin düğmelerini açıyorduk. Korku telaş panikle baba baba diye çığlık atarak ağlıyordum. O benim bu dünyadaki tek dağımdı. Annemi doğarken kaybetmiştim. Şimdi de babamı kaybedemezdim. Allahım ne olur onu bana bağışla diye dua ediyordum ki içeriye Doktor Semih amca girmişti. Geri çekilerek ona alan açtım. Tansiyonunu ölçtükten sonra bir serum taktı. Doktor Semih amcaya merakla bakıyordum. “Onu kaybedebiliriz” sözleri odada yankılanırken, babamın elini sıkıca tuttum. Gözlerini açtığında bana bakışı... Ah o bakış! Hem bir pişmanlık hem de sonsuz bir sevgi vardı. Göz yaşlarım artık üstümdeki tişörtü sırıl sıklam etmişti. Babam iyi olsun, babam ayağa kalksın gerisinin hiç önemi yoktu. İflas etmişsekte etmişizdir. Yeter ki ucunda ölüm olmasın! Yeter ki babam her zaman olduğu gibi ardımda Kozan Kalesi gibi dimdik dursun! “Kızım...” dedi zorlukla. “Seni koruyamadım.” Bu da ne demekti. Ne oldu ki beni koruması gerekti. Babamı kaybetme korkusu yaşarken birde bu sözleri asla anlamıyordum. Yahya amcama baktım o ise başını yere eğmiş bana bakmıyordu. Tekrar babama döndüm. “ Baba bak bana, ben iyiyim. Ne olur yorma kendini.” Dedim. Emre dingili ve Yahya amcam babama destek olarak yatak odasına taşıdılar. Koridorda Semih amca beni kolumdan yakaladı. Merakla yüzüne baktım. “Kızım babanın kalp damarları tıkalı acilen Anjiyoya almamız lazım ama asla ikna olmuyor. Konuş onunla.” Dediğinde yerimde sendeledim. Ben en fazla tansiyondur diye düşünmüştüm. Şimdi asıl meselenin kalp olduğunu anlamıştım. “Tamam Semih amca hele bir tam kendine gelsin ben getireceğim söz veriyorum.” Dedim ve babamın odasına endişe ile girdim. Yahya amcam üzerine pijamalarını giydirmiş başında bekliyordu. Bende yanına girdim. Babamın tam anlamı ile kendisine gelmesi 24 saat sürmüştü. Yarı ayık, yarı baygın haldeydi. Ertesi akşam yavaşça gözlerini açtığında beni gördü. Biraz kendine geldiğinde elini tuttuğumu gördü. Kendisine çekin düzen vermeye çalışıyordu. Ne de olsa o bir babaydı. Babalar çocukları için yıkılmaz bir dağdı. Ama şuan o dağ yıkılmak için ufak bir darbe bekliyordu. Biliyordum. “Hayal sanmıştım gerçekten gelmişsin bahar yüzlüm.” Dediğinde hemen ellerini öpüp yanaklarını öptüm. “Canım babam benim ya ben geldim. Geldim ama bakıyorum da sen artık yaşlanmışsın geldiğimden beri uyuyorsun. Ne oldu yaşlı kurt yoksa hanım ağa koltuğuna oturmama az bir zaman mı kaldı.” Dedim hem ağlarken hem gülmeye çalışarak. “Tabi kızım ben seni bugünler için yetiştirdim.” Dedi. Nefesi kesik kesikti. Konuşması ağzında yuvarlanıyordu. Kırık bir gülümseme ile baktım oda sıkıca elime tutundu. *** Aradan üç gün geçmişti çok şükür babam eskisi gibi ayağa kalkmıştı. Bu iflas meselesini konuşmak için biraz zaman verdim. Hem çiftliği soracaktım hem de o gazete manşetlerini ama şimdi sırası değildi. Biliyorum. Bende sakince babamın dizinin dibinden bir adım uzak kalmadan duruyordum. Bu akşam için bende mutfağa girdim ve mükellef bir sofra için Ceroşum ile kolları sıvazladık. Adana yöresine ait ne yemek varsa yapmaya başladık. O akşam yediğimiz o son yemek... Sulu yüsük çorbasının buharı hala gözlerimin önünde. Babamın yüzünde garip bir huzur vardı, sanki fırtınadan önceki o sessizliği yaşıyorduk. Derken, o huzuru paramparça eden silah sesleri... Babam birden ayağa kalktı belindeki silahı elime tutuşturdu kendisi de duvarda asılı olan tüfeğini eline alarak bana seslendi. Yukarıya doğru çıkmaya başladık. Babamın çalışma odasına girdiğimizde kitaplıktan bir kitap çekti ve kitaplık yana kaydı. Burası gizli bir alandı. Beni içeri soktu. “Hazel her ne olursa olsun buradan asla çıkma! Ben sana seslensem de çıkma! silah sesleri kesilse de çıkma.” “Baba babam” dedim ağlayarak babama sarıldım. “Üzgünün kızım kibrime yenik düştüm ve bunun cezasını şimdi yaşıyorum. Üzgünüm ki seni koruyamadım. Üzgünüm ki seni ablaların gibi güçlü ailelere emanet edemedim. Sen benim biriciğimsin kızım kıyamadın seni el ocağına göndermeye.” Dedi oda ağlıyordu. Babamın sözleri yüreğimi paramparça ediyordu. Ne olmuştu da bu kadar çaresiz kalmıştı. Ve daha önemlisi babam bu duruma nasıl düşmüştü. Bilmiyorum Allah kahretmesin ben zaten neyi biliyorum ki? Babam son kez sarılıp anlımdan öptü. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Hızlıca üzerime gizli kapıyı çekti. Karanlık bölmede, kitaplığın arkasında tir tir titrerken babamın Servet diye birine haykırışını duydum. “Kızım bu ülkede bile değil, onu öyle bir yere sakladım ki asla bulamazsın!” o an anladım. Babam benim için ölüme yürüyordu. Üç el silah sesi... Kalbim o an durdu sandım. Bedenim zangır zangır titrerken ayakta duracak derman aradım. Karanlıkta annemi aradım, hiç bilmediğim kokusunu diledim. Babamın kanlar içinde yere yığıldığını bilmeden, o gizli bölmede vasiyetine sadık kalmaya çalıştım. *** Yazardan… Adanan Korkmazer, kızı Hazel’i konağının gizli bölmesine kilitledikten sonra hızla oradan çıktı. Servet’in konağı inleten sesi koca konakta yankılandı. “Ooo Adnan Bey neredesiniz. Bu nasıl bir misafirperverlik kapımı kimse açmıyor. Bak kırmak zorunda kaldım” diye alay vari konuşarak çiftliğin kapısından içeri girdi. Adnan bey çalışma odasının da kapısını kilitleyip merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladı. “Seni davet ettiğimi sanmıyorum Servet!” dedi umursamaz bir tavırla. “Ama gemimi batırıp oğlumun canını aldığında beni bu eve zorunlu davet eden sensin Adnan!” dedi hala daha dalga geçiyordu. Ama siniri bu konağı ateşe verecek kadar çoktu. Salondaki koltuğa geçip ayaklarını üst üste attı. O sırada Servet’in adamları tüm evi sarmış içerisi adam doluydu. Konağın kahyası Yahya, Ağası ve hanım ağasına zaman kazandırmak için kendi bedenini siper etmişti Servet Engindağ’a. Ve bedenine yediği onlarca kurşunla bu kanlı gecede gözlerini kapatan ilk o olmuştu. “Bak bu kadar adamı senin için topladım ama çiftlikte öldürecek kimseyi bulamadım. Oldu mu hiç bu? Cık cık” deyip cebinden sigarasını çıkarttı ve çakmağı ile yakarak gri zehri içine çekmeye başladı. “Ne istiyorsun Servet!” dedi Adnan bey bıkkınca.. “Canını!” dedi bu sefer yüzündeki o alay silinmiş saf öfke ile bakıyordu. “Al o zaman ne bekliyorsun?” dedi Adnan son derece umursazca. “ Alacağım zaten duyduğuma göre kızın gelmiş onu da yanıma alıp metresim yapacağım” dediğinde Adnan bey elinde tuttuğu pompalı tüfeği ile nişan aldı. “Sen kim oluyorsun da bana bunları söylüyorsun lan köpek!” diye kükreyince Servet’in adamlarının tüm silahları Adnan’a dönmüştü. Bu durum Adnan beyin zerre umurunda değildi. Kimse ama kimse kendi kanından olana bunu yapamazdı. Ha gider kızının kafasına sıkar birlikte ölürlerdi ama asla kızının namusunu yerlere sermez, serdirmezdi! Kimse onun namusuna el sürmeyi bırak dil bile uzatamazdı. “Ya oldu mu Adnancık!” “Ya öldür beni al intikamını ya da siktir git konağımdan!” diye bir kez daha bağırdı. Adnan beyin şuan tek korkusu kızını bulmalarıydı. Aklına gelen ilk şey kurşunu ateşlerse Servet onu vurur ve Hazel’i asla o yerde bulamaz ve çeker giderdi. Şuan aklıselim düşünemiyordu ama bu fikre ikna oldu ve tüfeğini Servet’e doğrultup emniyetini açtı. “Senin gibi köpekten korkmuyorum, bendeki yürekle hepinizin leşini evimin parkesine sererim. Ya çek vur intikamını al ya da siktir git! Senin meselen benimle kızımla değil! Hem kızım değil bu evde, bu ülkede bile değil onu öyle bir yere sakladım ki ömrünce arasan bulamazsın.” Deyip gülümsedi düşmanına. Servet’in duydukları hoşuna gitmemişti. Adnan’ı yavaş yavaş öldürmek istiyordu. “Ha bende senin canını alacak yürek yok diyorsan ben senide oğlunun yanına göndermeyi iyi bilirim” diye son tahrik edici cümlesini kullandı Adnan, çünkü kendisini vurursa kızından ümidi keserdi ve kızı da kaçabilirdi. Duyduğu son cümle ile sinirle ayağa kalkan Servet belinden çıkardığı silah ile üç el Adnan’a ateş etti. Üç kurşunla yaşlı kurt yere serildi. Bedeninden akan kan çocukluğunun geçtiği hatta kendi çocuklarını büyüttüğü evin zeminine ağır ağır akarken yavaşça gözleri kapandı. Servet adamlarına döndü sinirle “Evin her yerini arayın bulun o kızı!” diye kükredi. Kalktığı koltuğa geri oturup silahının kabzasını anlına dayadı. Ona kolay ölüm vaat etmemişti ama o yaşlı kurt sinirleriyle oynayınca dayanamamıştı. Kısa süre sonra salona doluşan adamlar, “Efendim hiçbir yerde kızı bulamadık. Belki dedikleri doğrudur.” Sinirle adamlarına baktı. “Gidin tüm havalimanı kayıtlarını inceleyin ve bana o kızı bulup getirin. Cehennemin dibinde bile olsa getirin!” diye kükredi ve çiftlikten çıkarak aracına bindi. Hazel uzun süre bekledi korkudan tir tir titredi. Annesini düşündü o hiç görmediği kokusunu bile bilmediği kendisini doğururken ölen annesini istedi yanında. Ağladı uzun süre sakin kalamadı babası kim bilir ne durumdaydı. Konaktan silah sesleri duyunca boğazına kocaman bir yumru oturmuştu. Anladı şimdi tamamen yalnız kalmıştı babası da gitmişti annesi gibi. Bekledi yine ama dayanamadı ve açtı gizli bölmenin kapısını ve çalışma odasının penceresinden gizlice baktı çiftliğin avlusuna. Hiç araba görmeyince yavaşça çalışma odasının kapısını açtı. Adnan Bey azami enerji harcayarak Servet’in gitmesini bekledi. Servet onun öleceğinden emindi. Kontrol bile etmemişti. Evini terk ettikten sonra sürüne sürüne üst kata çıktı ve çalışma odasının kapısına dayandığı yerde kala kaldı. Ayağa kalkacak güç bulamadı. Tek umudu son nefesini vermeden kızına gerekli bilgiyi vermekti. Hazel kapıyı açması ile kanlar içindeki babasını görmesi bir oldu. Hıçkırarak ağlarken babasına sarıldı. Adnan Bey son saniyelerini yaşıyordu keza artık ağzından kan gelmeye başlamıştı. Zorlukla nefes alarak açtı ağzını, “Kızım odamdaki kasada bir madalya ve iki mektup var. Biri senin için biri ise mektubunda yazan kişiye vermen için. Hemen git kasadan alabildiğin kadar para al tapuları sakın unutma. Onlar atalarımızın toprakları onları koru. Mektuptaki adreste gideceğin adam seni koruyacak onu baban bileceksin ve ne diyorsa yapacaksın. Anladın mı? Ben seni o adamın oğluna gelin verdim. Onun oğluna eş çocuklarına ana olacaksın.” Zorlukla cümlesini tamamladı. Ama kızındaki hüznü görünce onunda gözleri doldu. “Baba yapma gitme baba, annemsizim babasızda bırakma beni” diye ağlayan kızının son gücüyle kolunu tuttu. “Hazel kalk çabuk dediklerimi yap ve çık git bu evden. Seni bulurlarsa çok kötü olur kalk Hazel git.” Dedi ve başı yan tarafa düştü. Ceren hanımın kolundan çekiştirmesi ile ayaklanan Hazel babasından ayrılmak istemiyordu ama mecburlardı kaçmak zorundalardı. “Hazel kendine gel çabuk bu evden çıkmalıyız” halen daha ağlayan Hazel’e sağlam bir tokat atarak kendine getiren Ceren hanım Hazel ile birlikte çalışma odasına girdi. Hemen bir çanta bulup Hazel’in eline tutuşturdu. Hazel ağlayarak açtı kasayı ve aldı babasının emanetleri olan atalarından kalan tapularını ve çantanın fermuarını çekerek kapattı. Ceren hanım kolundan yaralanmıştı ama Hazel’in annesine sözü vardı canı pahasına kızına sahip çıkıp annelik yapacaktı. Oda sözünü tutuyordu arka kapıdan çıkarak Kozan Kalesine doğru koşmaya başladılar. Uzunca bir süre sonra kalenin izbe bir alanına saklandılar. Gece boyu ağlayan Hazel’in acısından kendi kolunun acısını düşünememişti Ceren Hanım. Sabah gün doğumu ile Ceren başındaki yazmayı Hazel’e verdi ve sardı kızın yüzünü. Kozan çarşısına indiklerinde ayrıldılar. Kozan halkı Hazel’i doğru düzgün bilmezdi ama Ceren hanımı herkes tanırdı. “Kızım hiç durmadan sür arabayı havalimanına var ve o mektuptaki yere git, kimseye inanma güvenme sadece o evdeki insanlara güven.” Eline bir pasaport verdi. “Bu ablan Hilal’in pasaportuydu. Enişten ile Adana’ya gelip oradan Dubai’ye geçeceklerdi bu yüzden bu pasaportu buraya yollamıştı. Ben o adama güvenmiyorum sen ablanın pasaportu ile çıkış yap kızım. Zaten en çok Hilal ablana benziyorsunuz. Eminim ki o adam havalimanına da adam yollamıştır. Lütfen Hazel kızım çok dikkat et kendine.” “Ceren teyze ben şimdi ne yapacağım ha? Annem ben doğarken gözlerini yumdu babam ise beni korumak için canını hiçe saydı. Ellerimde üzerimde babamın kanı var. Ben nasıl dayanacağım. Babam bana o aileye gelin olacaksın dedi. Ben hiç tanımadığım bir aileye gelin gidiyorum. Hem de bir kaçak gibi. Nasıl yaparım nasıl dayanırım. Babamın cenazesi konakta duruyor onu defin bile edemedim. Ben nasıl evladım Ceren keşke doğmasaydım. Doğdum annemi kaybettim şimdi de yaşamak için babam kendi canından geçti. Nasıl dayanacam nasıl ayağa kalkacam ben.” Diyerek ağlamaya devam etti. Yıkılmıştı Hazel. Hayatı bir anda bin parçaya dağılmıştı. “Kendine gel sen Korkmazerlerin Hanım ağasısın Hazel. Hemen kendine çeki düzen ver. Gideceğin yere Korkmazerlerin kızı olarak gideceksin. Onlar seni bir hanım ağa olarak karşılayacaklardır. Karşılamazlarsa bile sen sakın kimin kızı olduğunu unutma! Senin soyun yedi düvel Adana’da nam salmış Korkmazerlerin soyu. Sakın kim olduğunu topraklarını unutma. Her şeyin bir vakti vardır. Allahın izni ile geri eski gücünle buraya gelecek bu topraklara tekrar Hanım ağalık edeceksin. Seni önce yüce Yaradana sonra sana emanet ediyorum.” sıkıca sarıldı Ceren hanım ve yavrusu yerine koyduğu kızın yüzünü onlarca kez öptü. “Sende gel benimle?” dedi titreyen sesleri ile Hazel. “Sen şimdi git kızım buralar biraz durulsun sonra ben annemin köyüne gideceğim. Bana ulaş hemen gelirim. Ama şimdi benim izimle seni bulurlarsa ben buna dayanamam.” Burukça baktı Hazel. Bir Ceren teyzesi kalmıştı. “Seni yanıma alacağım Ceroşumm.” Dedi ve arkasını dönerek ilerledi. Yolları artık ayrılmıştı. Ceren de annesinin topraklarına gidecekti o adam onu da harcardı kocasını harcadığı gibi. Hazel hemen bir araç kiraladı ve hiç durmadan Adana’ya sürdü gözünün yaşı hiç durmamıştı. Havalimanına geldiğinde arabasını park etti ve hemen çantadan adı yazan mektubu açtı. “Bu mektubu okuyorsan demek ki ben gözlerimi hayata kapatmışım demektir kızım. Çok üzgünüm ablaların gibi senide sağlam bir aileye emanet etmeden bu dünyadan göçtüğüme. Affet beni seni korumam lazımdı ama benimde vadem buraya kadarmış. Şimdi sana bir adres veriyorum. Yazdıklarımı iyi oku ve uygula. Bu adam benim KKTC’deki savaşta benim için kurşun yemiş can dostumdu ona bir can borcum vardı. Bende ona sen bana can verdin bende senin oğluna kızımı veriyorum, demiştim. Affet ben sana kıyamadım everemedim seni ama şimdi mecbursun kızım. Bir tek seni can dostum Mehmet Eroğlu korur. Hem öğrendiğime göre oğlu da komisermiş oda seni korur. Git ve o aileye Adnan Korkmazer’in adına yakışır bir gelin ol. Onları ana baba bil. Seni başka türlü koruyamam. Bu da sana son vasiyetimdir. Mehmet Eroğlu’na bu mektubu ve madalyayı verince senin kim olduğunu anlayacaktır. Seni önce Yüce Yaradan’a sonrada Mehmet’e emanet ediyorum. Hoşça kal çimen gözlüm..” mektubu okurken kahrolan Hazel biçare ağlıyordu. Adnan beyin başı yan tarafa düştüğünde, o an sadece babasını değil, bütün geçmişini o kanlı halının üzerine bırakmıştı. Artık ne İspanya vardı ne de İtalya. Artık sadece kaçması gereken bir mülteci, ama kalbinde intikam ateşi yanan bir Hanım Ağa adayı vardı. Biraz daha arabada kaldıktan sonra hemen gözyaşlarını sildi ve arabadan inip dış hatlar kapısına yöneldi. Artık nereye gideceğini biliyordu. İlk uçaktan biletini ablası adına aldı ve üç saat boyunca havalimanının tuvalet kısmında saklandıktan sonra uçağa bindi. Elinde babasının ona bıraktığı mektubuyla Ercan uçağına binerken, kaderinin Hazel’i, o çakma polis dediği adamın, o kucağına atladığı Baş komiserin evine götüreceğini henüz bilmiyordu… Yarım saat sonra Ercan Havalimanına inen Hazel, çıkış yaptığı an karşısına çıkan ilk taksiye bindi ve mektuptaki adresi taksiciye söyledi. Adres ile şaşıran adam kıza dikkatle baktı. Bitik bir hali vardı. Kıza açılmamış bir su şişesi uzattı ve arabasını Girne dağ yolundan Esentepe’ye çevirdi. İç İşleri Bakanının villasının önünde durduğunda hiç konuşmadan dışarı bakan kıza dönerek. “ Kızım verdiğin adrese geldik. Ama emin misin burası olduğuna.” Duydukları ile şaşıran Hazel adama baktı. “Siz dediğim adrese geldiyseniz doğrudur abi” dedi “Adres doğru ama burası bakanın evi.” Ne bakanı anlamadı ama zaten anlayacak durumda da değildi. Annesinden sonra babasını da kaybetmişti. En sevdiğim dediği, görmesem dayanamam dediği topraklarından, vatanından bir hırsız, bir mülteci gibi kaçmıştı. Bundan sonra ne olacaktı bilmiyordu. Yirmi dört saat bile olmamıştı ama her an yere yıkılacak gibi hissediyordu. Çantasından para çıkartıp şoföre parayı uzattı. “Teşekkür ederim getirdiğiniz için üstü kalsın” deyip araçtan indiğinde Hazel karşısındaki görkemli villaya baktı dışarıdan. Kocaman üç katlı bir villa ve etrafı büyük demir parmaklıklarla çevriliydi ve kapısında onlarca koruma vardı. Korumalar kıza dikkatle bakınca onlara doğru adımladı ve konuşacak hali kalmasa da zorla adamlara dönüp. “Merhaba ben Hazel Korkmazer. Mehmet Eroğlu ile görüşecektim” dedi. Karşısındaki koruma Hazel’e dikkatle bakıyordu. Onun şu perişan hali dikkatini çekmişti. Ağlamaktan şişmiş gözleri kan çanağına dönmüştü. Koruma bir süre karşısındaki kızı inceledi. Sonuçta burası KKTC’nin İç İşleri Bakanının eviydi. Dikkati her zaman yüksek olmalıydı. "Kapıya her geleni maalesef içeriye alamıyoruz hanım efendi" diyen korumaya baktı boş boş. Bu adamların Hazel'i içeriye almayacakları belli olunca. Elindeki çantanın kulpunu sıkı sıkı tuttu ve "Git Mehmet beye Gelinin Hazel Eroğlu geldi de." diye resmen bağırdı adama. Duydukları ile dumura uğrayan koruma şaşkınca kıza baktı. Hazel zaten darmadağın olmuştu ailesini babasını kaybetmişti. Gözleri kararıyordu, içi baba acısıyla yanıyordu. Birde koruma sorgusu ile uğraşamayacaktı “Git ona emanetin geldi de!” diye son kez haykırınca ayakta sendeledi.. Evet asıl macera şimdi başlıyordu…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE