“Kimi sustuğu için kaybolur, kimi sustuğu yerde yeniden var olur...
Ben, ikisinin tam ortasında, araftaydım.”
***
Zemheri'den... (9 Ay Sonra)
Bana doğru uzatılan o minik bedeni gördüğümde, içimde bir şeyler kıpırdadı önce. Sanki iç organlarım yer değiştiriyormuş gibi…Kalbim yükseldi, midem düğümlendi. Zaman ağırlaştı. Hastane odasının loş ışıkları, duvarın saat sesi, hemşirenin ayak sesleri... hepsi sustu. Sadece o kaldı kollarımda. Bir çift minik el... Teni, kar gibi bembeyaz... Ağlamayı yeni bırakmış, ama hala burnu hafif titriyordu.
Ellerim istemsizce uzandı. Ve sonra... Dokundum. İlk temas. İlk annelik. Kucağıma yerleştiği an, göğsümün tam ortasında bir şey çatladı. Sanki taş gibi sert olan yüreğim, bu minik dokunuşla parçalanıp toprağa dönüştü. Toprak gibi... Kabullenici, koruyucu, sonsuz.
Nefes almayı unuttum. İlk defa bir şeyi tutarken korktum. O kadar küçüktü ki... Sanki yanlış nefes alsam, ona zarar veririm.
O kadar narindi ki, gözlerime bile fazla bakarsa solardı. Ama o dimdikti. Benim küçük savaşçım... küçük mucizem...
Titreyen parmaklarımla yanağını okşadım. Yanak... O minicik yanak, tenime değer değmez, içimdeki bütün duvarlar çöktü.
Yıllarca ördüğüm bütün maskeler, gurur, öfke, yalnızlık… Hepsi. Hepsi dağılıp gitti. Yerine tarifsiz bir sevgi geldi.
Anne sevgisi. Karşılıksız, beklentisiz, saf.
Burnumu kısa saçlarının arasına gömdüm. O kokuyu, asla anlatamam. Yağmurdan sonra toprağın kokusu gibi...
Ve aynı anda içimi titreten bir şey. Huzur gibi. İlk defa huzurun somut bir halini tattım. İlk defa bir insan, sadece varlığıyla beni iyileştirdi.
Gözlerimden yaşlar süzülürken, fısıltıyla konuştum.
"Benimsin..." Ama içimden bir ses yankılandı hemen ardından. "Seni hak ettim mi?"
Beni affeden bir bebekti bu. Geçmişimde yaptığım her şeye rağmen, beni seçmiş gibiydi. Bana sığınmıştı.
O an, anladım. Ben artık başka bir kadındım. Küçük bir kız değildim. Kırık bir kadın da... değil.
Artık bendim... bir anneydim. Ve o an, hayatımın başlangıcıydı.
Ben bebeğimin kokusunda kaybolmuşken, usulca bir ses duydum.
"Kız Zemherî! Bu sana benziyor."
Ali’nin sesi... Başımı hafifçe kaldırdım. O ise eğilip bebeğe bakmaya çalışıyordu.
İlk kez... belki de çok uzun zamandır ilk kez... istemsizce gülümsedim.
"Evet..." dedim. Sadece bir kelime, ama içimde yankısı dağları devirdi.
Benziyordu gerçekten. Tenindeki o bembeyazlık, saçlarındaki albino ışıltısı...
Ama gözleri... gözlerine bakamadım uzun uzun.
Çünkü o gözlerde başkasının izi vardı. Çekdar’ın. O masum... sessiz bakışların hatırası içimi acıtıyordu.
İçimde, doğumun ortasında bile bastıramadığım o eksiklik, yeniden baş gösterdi. Kalbimde hala onun bıraktığı soğuk bir boşluk vardı.
Dalga... Yavaş adımlarla yanıma geldi. Gözleri hem yaşlı, hem gururluydu. Önce bana baktı, sonra kucağımdaki mucizeye.
Hiçbir şey demeden elimi tuttu. Sıcak... ve şefkatli. Yıllardır hasret kaldığım bir anne eli gibi.
Sonra bileğime bir bileklik taktı. Altındı. İnce işlenmiş, zarif. Aynısını dikkatle, bebeğimin narin bileğine de geçirdi.
Öyle nazik davranıyordu ki... sanki incitmekten korkuyordu.
"O bizim de küçük bebeğimiz, Zemheri." dedi. "Birlikte ona aile olacağımızdan şüphen olmasın. Sen... çok güzel bir anne olacaksın." Alnıma eğilip yavaşça bir öpücük kondurdu. Sonra... saçımı okşadı.
Kırk yıldır hasret kaldığım sevgi, bir an içinde omuzlarımdan aktı. O dokunuşla içimde çocuk kalan her şey ağladı.
"Teşekkür ederim... ablam."
Uzun zamandır “Hanım” demezdim. Artık gerçekten ablamdı. Sırtımı yaslayabileceğim... bir yuvaydı.
Tam o anda bir tıkırtı... Kapı açıldı. Biraz daha kararsız, daha temkinli bir gelişti. Oğuz. Elinde bebek çantası vardı.
Gözleri doğrudan bana değil, bebeğe kaydı. Ve... O donuk, güçlü adamın yüzünde kısa ama gerçek bir gülümseme belirdi. Sadece bir an.
Çantayı kenara bırakıp yanımıza geldi. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar kaldığında, göz göze geldik.
"Tebrik ederim küçük anne... Alabilir miyim?"
İçim ürperdi. O an, içimden fırlayıp “hayır” demek istedim. Çünkü bu bebeği ilk kez kucaklamayı hak eden kişi... O değildi.
Ama o kişi de bu hakkı çoktan yakıp geçmişti.
Başımı hafifçe salladım. Bebeğimi Oğuz’a uzattım. Elimle birlikte içimden bir şey de koptu.
Bebeğim, kollarını uzatmış gibi duruyordu ona. Oğuz, onu kucağına aldığında gözlerinde hem şaşkınlık, hem kabulleniş vardı.
Ve bir baba sıcaklığı... O an fark ettim. Oğuz, hiçbir şeyi yarım bırakmazdı.
"Bebek yakıştı kardeşim, sen de evlensen de baba mı olsan?"
Ali yine o zamanlaması muhteşem cümleleriyle araya girdi. Oğuz’un gözleri bana çevrildi.
Ben sustum. Ama gözlerim “evet” dedi. Ona baba olmak yakışırdı. Çünkü o, soğuk olasa da iyi bir adamdı.
Yaraları iyileştiren, sahip çıkan, sessizce seven bir adam.
"İsmine karar verdin mi?" Oğuz’un sesi yine yumuşak ve içtendi. Daldığım düşünceler arasından, ona döndüm.
"Ha? A-a hayır... Henüz karar vermedim." dedim.
Başını salladı, her zamanki anlayışıyla. Zorlamadan. Sabırla.
"Sen bulana kadar ben ona Cimcime diyeceğim."
Ali’nin sesi odadaki gerginliği dağıttı. Kahkaha atmadım ama içimden gülümsedim. Bebek de sanki sesine tepki verir gibi başını kımıldattı.
Ve işte o an... bir şey anladım. Eksiklikler hala içimdeydi ama... artık yalnız değildim.
Hastane kapısından çıktığımızda, serin bir rüzgâr yüzümü okşadı ama içimdeki yanmayı hiç dindiremedi.
Kızım, minik bedeninde koca bir kader taşıyordu; onun farkında olmadan uyuduğu o ana kucağında…
Ve o kucağı taşıyan, sessizce yürüyen adam…
Oğuz.
Gözlerim, onun sırtına takıldı. Ve birden... içimde bir sızı patladı.
Gözlerimden yaşlar süzüldü, sessizce. Dalga, koluma girip beni tuttu. Dudaklarım titrerken yanağımdan bir damlayı silip, sesiyle beni sarmaladı.
"Şşş... Zemherî." Birlikte Oğuz’un arkasından baktık bir süre. Sonra usulca konuştu.
"Biliyorum... Oğuz’un yerinde Çekdar olmalıydı diyorsun. Ama o... baba olmak için fazla caniydi. Kızına iyi bir baba olabilirdi belki ama... sana olacağının hiçbir garantisi yoktu. Denedin, döndün... ama bir bebeğini kaybederek döndün."
Gözlerimi sıkıca kapattım. Haklıydı. Dalga, doğru olanı acıtarak da olsa söylerdi hep. Başımı hafifçe sallayıp sustum.
Arabaya yani Oğuz’un arabasına bindim. Kızım onun arabasında olduğu için...
Sessizliğimiz, yollar kadar uzundu. Kucağımdaki ana kucağın sıcaklığı daha da sıktım. Küçücük elini tutum.
Dışarıya bakarken, bir an...
Bir yer…
Bir iz…
Bir anı…
İçimde bir kırılma oldu.
"Dur." Sesim o kadar ani çıktı ki, Oğuz bir an bana baktı, gözlerinde endişe vardı.
"Sahile gitmek istiyorum."
"Zemheri... hastaneden yeni çıktın. Üşütürsün." Umursamadım, şu anda sadece o sahile gitmek istiyordum.
"Lütfen..." dedim.
Başını sallayıp sessizce direksiyonu çevirdi. Araba sahile en yakın noktada durduğunda, ilk inen ben oldum.
Oğuz arkamdan gelecekken, "Yalnız kalmak istiyorum." dedim ana kucağını dikkatle alarak... Ve kızımı ilk kez, o geçmişin lanetli sahiline taşıdım.
Ayakkabılarımın içini dolduran sıcak kum... dalga seslerinin içimde yaptığı yankı... ve tam önümde duran, ulaşamadığımız ufuk çizgisi. Çekdar’la ayrıldığımız yer burası.
Gözlerim doldu. Aynı yer... Aynı hatıra... Aynı sancı.
Birden rüyasını hatırladım. Anlatmıştı. Bebeğimizi...
'Suyun içinde gülüp oynuyordu ama ben ona dokunamıyordum. Sevemiyordum...' demişti.
O rüya artık sadece bir kabus değil, gerçekti. Kızımıza sadece ben dokunuyordum. Ben... seviyordum. O yoktu.
Gözyaşlarım, kuma damladı. Başımı göğe kaldırmadım, yere eğildim. Çünkü yitirdiklerim gökte değil, bu topraktaydı.
"Sana onu veremem... ama seni onda yaşatabilirim."
Sesim boğazıma takıldı, ama duyan sadece rüzgâr ve kızım oldu.
Minik başını kaldırdı bana. Ve o gözlere baktığımda... İçimdeki ölen duygular, bu bakışta can buldu.
Parmaklarım saçlarını okşarken fısıldadım.
"Sen... babanın dokunamadığı rüya... annenin ise canıyla tuttuğu gerçeksin. Adın Kumsal olsun… çünkü sen, o kaybolan anın yeniden yazılmış hali olacaksın meleğim."
Söz bitti. Ama içimde bir şey tamamlandı. Ve ilk defa içimdeki deniz, huzurla çekildi.
***
Çekdar'dan...
"Çekdar Ağa, ziyaretçin var."
Ses etmeden başımı kaldırdım, ama kalbim çoktan başka bir ihtimale yürümüştü bile.
Dokuz aydır bu duvarların içindeyim. Dokuz aydır aynı yatak, aynı rutubet, aynı yüzler...
Ve dokuz aydır, onun gözlerini görmedim.
Ne zaman biri ziyaretime gelse... İlk aklıma o gelirdi. Belki gelmiştir. Belki affetmiştir.
Her defasında hayal kırıklığına hazırlasam da kendimi, o küçük ihtimal hep içimi yiyor.
Sustum, bittirdim ama alışamadım. En kötüsü de uyuyamıyordum.
Yastığımda onun kokusu yokken, göz kapaklarım bile bana itaat etmiyordu.
Aynaya her baktığımda, altı mor gözlerime değil, yüreğimdeki karanlığa bakıyordum.
Koğuştan çıkıp adımladım koridoru. Adım adım yaklaştıkça yüreğimde bir yük birikiyordu.
Özlemek ne hafif bir kelimeymiş, oysa ben onsuz yaşlanıyordum.
Kapı açıldığında içeriye ilk adımımı attım. Gözlerim hemen cama kaydı. O an içim içime döndü.
Kalbim bir beklentiyi daha toprağa gömdü. O değildi.
Camın arkasında Nazya vardı. Oturmuş, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleriyle bekliyordu.
Alnında bir yara izi vardı. Çok belliydi... kötü bir şey mi olmuştu?
Beni görünce gözleri daha da kızardı. Birden korku doldu bakışlarına. Yanağına yeni bir yaş aktı.
Sessizce karşısına oturdum. Elimi telefona uzattım. O da titreyerek aldı eline.
"A-ağam..." dedi. Sesi neredeyse yoktu. Titreyen kelimesi kulağıma düşerken, içime bir yumruk gibi oturdu.
Derin bir nefes aldım. O ne söyleyecekse söylemeliydi. Ama önce kendini güvende hissetmeliydi.
"Anlatacağın her neyse, korkma Nazya." Sözüm sakin çıktı ama içimde yükselen gerginlik damarlarımda dolaşıyordu.
İyi görünmüyordu.
"Sana anlatmıştım ağam... b-bir sevgilim olduğunu..."
Hıçkırıklar, sesini yarıda kesiyordu. Sakin kalmalıydım. Ne olduğunu bilmiyordum daha. Sadece dinlemeliydim.
"Devam et." Sertleşmeden, kısa ve net söyledim.
"Ağam yemin olsun, ben bir şey yapmadım!" Birden patladı. Ellerini yüzüne kapattı. Omuzları sallanıyordu hıçkırıklarıyla.
İçimde bir ses "kötü bir şey oldu" diye çığlık atıyordu. Ama onu bastırdım. Ona ihtiyacı olan gücü vermeliydim. Korkuyu değil.
"Nazya!" Sesimi yükselttim. Telefonu bırakmış olsa da, onun beni duyduğunu biliyordum.
"Korkma, anlat!" Yavaşça ellerini yüzünden çekti. Gözleri kıpkırmızıydı. Titreyen parmaklarıyla tekrar aldı telefonu.
"Ben akşam hava alıp çıkmak istedim..." Gözüm, alnındaki yaraya kaydı tekrar. Derindi.
"So-sonra birinin beni arabayla takip ettiğini hissettim... O’ydu. K-kaçmak için ara sokaklara girdim... ama sonunda bir çıkmaz sokağa düştüm. Arabadan indi... o pis elleriyle beni tuttu, zorla arabasına soktu."
Omuzlarım gerildi. Nefesim sertleşti. Kelime kelime içimde zehir birikti.
"Direndim, bağırdım çağırdım ama kimse duymadı... Hastalığımı biliyorsun... ba-bayılmışım orada."
Kafamın içinde uğultular başladı. Adını bile bilmediğim bir herifin eli Nazya’nın üstüne uzanmıştı.
Boğazım sıkıştı. İçimden çıkan öfke damarlarımdan tırnak uçlarıma kadar sızdı.
"Gözümü açtığımda... bilmediğim bir evdeydim... Yabancı bir yatakta... B-ben baygınken bana... dokunmuş, t-tecavüz etmiş meğer."
O an dünya durdu. Sadece elimdeki telefonun çatırdayan sesi kaldı geriye. Parmaklarım telefona öyle bastı ki, ezilme sesi geldi.
Gözlerimi sıktım. Çenemi, dişlerimi.
Bir anda kendimi yok etmek istedim. Nazya’nın yaşadığı o anı hayal etmek... Delilikti. Ama beynim inatla gösterdi o anı.
"Ağam... yemin ederim benim bir suçum yok."
Evet. O suçsuzdu. O her şeyin ortasında yalnız bırakılmıştı. Ve ben... ben burada çürüyordum.
Yüzüne baktım. Ona bir tek şey söyleyebilirdim.
"Kimseye bir şey deme. Ben halledeceğim."
Ayağa kalktım. Tek kelime etmeden döndüm. Gardiyanın açtığı kapıdan geçerken, koridorun soluk ışıkları altında yürüdüm.
Adımlarım ağırdı ama içimdeki düşünceler daha da ağır.
İşte... ben en başından beri bundan korkuyordum. Nazya’yı ve Zemheri’yi koruyamamaktan.
Nazya’yla evlenerek Zemherî’yi Zeydanlardan korumuştum ama…
Zemheri’yi düşünürken Nazya’yı unuttum.
Kendimce korumaya çalıştığım kadının adını her gece içimden geçirirken... Gerçekte yanımda olanı hiç görmedim. O en suçsuz olan, en çok bedeli ödeyen oldu.
İstemesem bile beynim zorladı düşünmeye. Eğer Nazya’yla evlenmeseydim, eğer bu dört duvarın içine yine düşseydim...
Zemheri'ye bunu yaşatacaklardı Zeydanlar. Ama kızları buna kurban olmuştu.
Yumruğum bir anda duvara indi. Bağırdım öfkeyle. Sesim koridorda yankılandı.
Kendime kızmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ama bir şey kesin, bunu o itin yanına bırakmayacağım...