Siyaz'dan.
Seni tebessümlerinde öldüğüm bir adamla tanıştırmak için...
Senin kalbinde daha önce hiç lavantaya karışmış odunsu bir koku alevlendi mi?
Siyah Beyaz benim için tam olarak bu işte....
Ölüm; alt dudağını alnıma bastırıp beni kuytu köşesine çekerken, aslında aynı dudaktan ruhuma zehir üflüyordu. Korku değildi bu hissettiklerim. Adını bir türlü koyamadığım bir his; başını göz bebeklerimden dışarı uzatırken, aynı zamanda titrek elleriyle irislerime tutunuyordu. Sürekli okuduğum bir kitabın, en sevmediğim cümlesinde takılı kalmış gibiydim. Esirdim...
Kurtuluşu olmayan bir sokağın kepenklerine inatla tutunmuştum ve sırtımı kepenklere yaslayan ölüm, yeni bir aşık gibi alnıma dokunuyordu. İki kaşımın hemen yukarısı ruhuma açılıyor gibi ölüm; acı dolu zehrini içime akıtıyordu. Önümde onun karanlık silueti dışında hiçbir şey yoktu. Yapabildiğim tek şey sırtımı dayadığı kepenklere, parmaklarımla sıkı sıkı tutunmaktı.
Ben onun dudaklarıyla ruhuma akıttığı zehrin etkisiyle, ateşli humma hastalığına tutulmuş gibi acıyla kasılırken o yavaşça dudaklarındaki baskıyı azalttı. Acım hafifleyince korkuyla kapanan gözlerim, endişeyle aralandı. Önümde uzanan karanlık siluet çok hafif bir şekilde yana kaydığında aynı endişeli gözler karanlık sokakta bize doğru yürüyen küçük bir kız çocuğuna takıldı.
Sevgili üçüncü yaşım ayaklarında beyaz tüllü çorapları, sallanan kadife eteği ile bize doğru yürüyordu. Neşe ile kısılan gözleri, beni köşeye sıkıştıran ölümü fark etmiyor muydu? Ben korkuyla küçük Sare'nin gelişini izlerken ardından çıkagelen yeni bir ben, yeni bir şok oluşturdu tenimde.
Sırtında gri çantası, yakasında kırmızı okul arması vardı. Yedinci yaşım bana doğru gülerek hızla koşuyordu. Ne tasa vardı yüzünde ne de gam. Ardından on beş yaş beyaz gömlek, kırmızı kravat ile kaşlarını çata çata bize doğru yürüdü.
Ömrümün sırtını dayadığı her yaşım aralıklarla bize doğru yaklaşırken, içimden yeniden ölümün alnıma dudaklarını bastırmasını diledim. İki sevgili gibi beni alnımdan öperek öldürmesini istedim içten içe...
Sevgili üçüm, yedim ve on beşimin ardına, kumral saçları omuzlarına dökülen bakışları dolu ve belki de bir o kadar da boş olan on sekizim takıldı. Elindeki kalın Anatomi kitabıyla öyle umursamazdı ki, o zamanlardaki halimin gerçekten bu olup olmadığını düşünmeye başladım.
Ey ölüm, yeniden öpmelisin alnımdan.
Ben üzerimdeki karanlık siluetin izin verdiği ölçüde bana doğru gelen yaşlarımın yürüyüşünü izlerken, onların en arka tarafında haraketli bir karaltı belirdi. Simsiyahtı...
İlk önce on sekizinci yaşımı solladı. Ayaklarında kararlılığın kuvveti vardı. Birkaç büyük adımdan sonra on beşinci yaşımın önüne geçti. Siyah ve fazla cesurdu. Adımlarındaki gücü biraz evvel alnıma dayanan ölümün zehrinden alır gibiydi!
Önümdeki karanlık silueti unutup yalnızca ona odaklanmıştım. Ve o, yedinci yaşımı da geride bıraktı. Simsiyah geceden gelen, simsiyah bu kuvvet kime aitti böyle? O büyük adımlarla ilerlerken gözüm bir anda arkasında bıraktığı yaşlarıma takıldı. İlk önce on sekiz sonra on beş ve en son yedinci tamamıyla silindi. Zaman silgisi hepsini tarihin karanlık ve tozlu sayfalarına hapsetti.
Korkuyla yaklaşan siyah kuvvete yeniden bakmaya başladım. Ruhumun yaralandığı deliklerden korku sızıyordu. Korkuyordum... Tarihe gömülmekten, belki de silinip gitmekten korkuyordum. Korkunun sızdığı deliklerden aynı zamanda soğuk hava üfleniyordu. Titreyen bedenim şimdi zangır zangırdı.
Belki de hiçlik, ölümden daha çok korkutuyordu beni.
Bu boş ve çıkmaz sokakta olacakları endişeyle izlemeye devam ettim. Büyük adımlar atan Siyah, üçüncü yaşıma tamamen yaklaştığında içimde adını bilmediğim milyonlarca duygu aynı anda havaya kalktı. Hepsi hayretle ve korkuyla oluşacak manzaraya dikkat kesilmişti. İçimde dörtnala giden atlılar ardından tozu dumana katarak hiçliğe doğru hızlanmışlardı.
Beklediğim şey olmadı. Diğer yaşlarımın yanından hızla geçen o siyahlık üçüncü yaşımın hemen yanında durdu. Korku her yerdeydi. Önceden hazırlanmış bir piyesi bedenim zangır zangır titreyerek izliyordum. Sokakta esen rüzgar bile susmuştu.
Ben idamını izleyen masum bir seyirciydim. Fakat önümde duran ve sol yanına üçüncü yaşımı alan siyahlık beni oyna davet eden bir elçi gibiydi. Ve bir anda aynı siyahlık içinde bir çift göz belirdi. Dehşetle bana doğru bakan gözlere kilitlendim. Bu gözler tanıdıktı.
Ben soluksuz bir şekilde önümdeki manzaraya dalmışken o siyahlığın aslında çarşaf giyen halim olduğunu fark ettim. O bendim.
Benim çarşafa bürünen yirmi birinci yaşım...
Gözbebeklerime hücum eden yaşları hissedebiliyordum. Gemimin güvertesi hunharca su alıyordu. Benim yaşlarla dolan gözlerimi fark eden yirmi bir, eliyle yavaşça peçesini açtı. Bu bendim. Nasıl da güçlü ve sarsılmaz duruyordum. Kuvvet vücudumu saran çarşafa nasıl da çok yakışmıştı.
Bana bakan gözlerde bariz bir duygu vardı: hayal kırıklığı...
Önümde duran karanlık siluete aldırmadan izlemeye devam ettim. Yirmi birinci yaşım bana inat eder gibi üçüncü yaşıma doğru eğildi. Minik Sare'nin kadife eteği esen rüzgardan dolayı havalanmıştı. Sevgili yirmi bir, küçük Sare'nin saçlarını okşamaya başladığında etrafımı tamamen çaresizlik kuşatmıştı. Akan yaşlarım çenemden damlarken ikisi de yeni bir şey fark etmiş gibi bana bakmaya başladılar. Ve çarşaflı halim yüksek bir sesle üçüncü yaşıma hitaben konuşmaya başladı.
"Merak etme. Ben onun gibi değilim. O acizliği ve güçsüzlüğü seçip, ölmeyi diledi. Ama ben güçlüyüm. Onun sizi öldürmeye çalışmasına rağmen ben inatla yaşamaya çalışacağım. Ölmene izin vermeyeceğim Sare. Ölmemize izin vermeyeceğim."
Sessizliğin kol gezdiği sokakta onun laflarıyla bir anda çığlık çığlığa bağırmaya başladım. "Ben böyle olsun istemedim. Ben böyle olsun istemedim."
Sesim yavaş yavaş içime gömülürken, önümdeki karanlık siluet yeniden görüş açımı kapattı. Piyes bitmişti. Ben hıçkırıklarla onun elinden kurtulmaya çalışırken bir anda yeniden dayadı dudaklarını alnıma. Soluk soluğa akıtıyordu zehrini ruhuma. Devam etti, devam etti ve devam etti... Ta ki ben hissizleşip yere yığılana dek.
...
Tarihin tozlu sayfaları arasına kazınan bütün bedenler, ruhlarına üflenen eşsiz nefesi nadide bir hazineymiş gibi muhafaza edenler olmuştur. Tarih yalnızca kahramanların başrol oynadığı ve o kahramanlarla iletişimi olan diğer insanların "öteki" sıfatıyla yer edinebildiği bir sahne olmuştur. Yani geçmiş, yalnızca mücadele edenlerin ve o mücadele edenlerin sayesinde rol edinenlerin yer aldığı bir tiyatro oyunundan ibarettir aslında.
Peki kaybedenlerin üzerine örtülen görünmezlik pelerinini hangi bedbaht ruhlar örtüyordu? Henüz anne rahmindeyken kaderi ince ince dokunan kaybedenler ile tarihin yazdığı kahramanlar aynı hücrelerin evladı değil miydiler?
Sanırım insanı kahraman ilan eden de, kaybeden kabul eden de yine insanın kendisi oluyordu.
Bu sahnenin yanan perdeleri aralandığında, ortada oynanan oyunun tek kaybedeni olarak yine kendimi göstermiştim. Ben oyunun en başında finali kabul etmiş, mücadele etmenin sonunu hep darağacına bağlamıştım. Beni ipin ucuna getiren yine kendi tercihlerim, yine kendi sebeplerim olmuştu.
Aslında Sabahattin Ali'nin "Senin adın kavuşmak olsun..." dediği bir adam hiç uğramamıştı ışıksız derinlerime... Bu sebeple daima tarihin yazmadığı talihsiz bir kaybeden olarak kalacaktım sanırım.
Göz kapaklarım erimiş yahut kirpiklerime zamk dökülmüş hissi bütün vücuduma yayılmıştı. Yeni yeni toparlanmaya çalışan zihnimin içinde koşturan at nalları sesi vardı. Gözlerimi açmaya gayret etsem de göz kapaklarımı aralama kuvvetini bulamıyordum bir türlü.
Ara ara suratımda yer edinen burnumu ve ağzımı kapatan aletler dışında hiçbir şey hissedemiyordum. İki burun deliğimin yukarısına kadar sızlayan bir ağrı bazen baş gösteriyor ardından her şey yeniden hissizliğe bulanıyordu.
Her şey çok kesik kesikti. Bazen baş ucumda gezinen adım seslerini seyrek de olsa duyabiliyor, bu his ile gözlerimi açmaya çalışıyordum fakat gözlerimi açmak için harcadığım efor için bile bedenimdeki yorgunluk hemen baş gösteriyor sonra yeniden çok uzun hissizliklere dalıyordum. Sanırım o hissizliklerde yeniden bilincimi kaybediyordum.
..
Bir ara o uzun hissizliklerden sonra başucumdan gelen fısıltıları işitebilmiş ama tam olarak ne konuşulduğunu anlayamamıştım. Kelimeler bilmediğim bir alfabenin eseri gibiydiler. Zaten çok kısa sürmüştü o konuşmalar. Ardından ince bir tekerlek sesiyle bedenim hareketlendi. Sanıyorum ki uzatıldığım sedye uzun bir zaman sonra ilk kez hareket ettirilmişti. O esnada dudaklarımdan gelen inilti sesi öyle bitkin ve acıklıydı ki bir hayalin ürünü müydü emin değilim. Ya da bana mı aitti o inilti, buna bile emin olamıyorum.
Ardından yeniden uzun bir hissizlik balonuna itildim, bilincim tarafından. Bu seferki çok fazla uzun sürmüştü. Ya da bana geliyor! Zaman kavramı milyarlarca kutuya konulup raflara kaldırılmış gibiydi. Yalnızca savruluyordum. Kocaman bir paradoksun içine atılmış, sürekli aynı sahneleri yaşamak zorunda bırakılmıştım. Zihnim sürekli salonun ortasında kendini asan bir genç kızın sahnelerini üst üste oynatıyordu. Ve ben hissizce onun kendini asmasına şahit oluyordum. Hiçbir duygu baş göstermiyordu bedenimde. Aynı sahne ben savrulurken izlettiriliyor, ben ise o görüntüler bana ait değilmiş gibi izlemeye devam ediyordum. Kocaman bir sessizlik içinde...
..
Hissizlik bitmiş, beklemediğim bir zaman yeniden gözlerimi açmam için bir dürtü uyanmıştı bedenimde. Karanlıklar içindeydim ve ortalık tamamen sessizliğe gömülmüştü. Etrafımda hiçbir ses yoktu. Muhtemelen yalnızdım...
Art arda denedim... Güz kapaklarımı havalandırmak için yorucu bir mücadele veriyordum. Eriyen kapaklarım, kirpiklerimin arasına sızmış tamamen birbirine yapışmıştı. Üzerine milyonlarca yük atılmış gibiydi. Uzun bir mücadelenin akabinde ben tam ümidimi kesip kuytu köşeme çekilecekken, göz kapaklarım aralandı. Öyle titrek ve ince bir aralıktı ki, dışarıdan gözlerimin kapalı gibi durduğuna adım kadar emindim.
O ince aralıktan bir anda keskin bir beyaz ışık süzüldü ki yeniden gözlerim kapanır gibi oldu. Ve istem dışı çok hafif bir biçimde kaşlarım çatıldı. Görüntü tamamıyla bulanıktı. Keskin olan tek şey, beyaz ışık kütlesiydi yalnızca.
Ne kadar süre görüntünün netleşmesini bekledim bilmiyorum fakat belli bir zamandan sonra her şey daha net olmuştu. Önümde yalnızca beyaz bir duvar vardı. Çok hafif aralanan gözlerimin izin verdiği miktarda etrafıma bakınmaya başladım. Sağım, solum tamamen birbirine karıştığı için tam olarak hangi tarafımdı bilmiyorum fakat yan tarafımda, biraz ilerimde oturan birisi vardı. Gözlerimi tamamen hareket ettiremediğim için kim olduğunu seçemiyordum ama elinde olan bir kitabı okuduğunu görebiliyordum. Gövdesinin biraz üstünde okuduğu kitabın hareketlendirdiği uzun sakalları, seçebildiğim nadir görüntülerden birisiydi.
Başımda oturan kişinin kim olduğuna dair verdiğim mücadele, bedenimin yorgun yükünü daha fazla arttırıyordu. Ben görüntünün daha fazla netleşmesi için kendime zaman tanırken, nereden geldiğini anlamadığım beyaz gömlekli bir adam, başucumda oturan kişiye doğru ellerini hareket ettirerek yaklaştı. Muhtemelen bir şeyler konuşuluyordu fakat dudaklarından bana doğru tek bir kelime bile ulaşmadı. Zifiri bir sessizliğin arasındaydım.
Beyaz gömlekli adamın bana doğru döndüğünü gördüğümde, vücudumda kalan son enerjiyi de harcamıştım. Ve yeniden içimde patlamayı bekleyen hissizliğe sırt üstü düştüm...
..
Zaman kavramı resmen soğuk bir ceset misali üzerime yığılmıştı. Hafif hafif toparladığım zihnimden anladığım kadarıyla, yine bilincimin yerinde olduğu bir andaydım. Kendimi yüzdüğü havuzun en derininde saklanan korkmuş bir kız çocuğu gibi hissediyordum. Kulağımda müthiş bir uğultu vardı ve dışardan gelen sesler suyun altındaymışım gibi tamamıyla boğuktu.
Bir süre yalnızca kulak kesilip, gelen sesleri doğru şekilde anlamaya çalıştım. Uğultunun ardından gelen sesler ritim tutmuş bir şarkının melodisi şeklinde kulağıma ulaşıyordu. Muhtemelen bir hastane odasındaydım ve şarkı mı söyleniyordu?
Biraz daha bekledim ve tamamıyla gelen seslerin netleşmesine odaklandım. Birkaç dakikanın ardından kulağımı aşıp, iliklerime kadar tezahür eden sesin kıraat ile okunan Kur'an ayetlerine ait olduğunu fark ettim.
Kısık bir ses ve mükemmel bir kıraat bir araya gelmişti. O kadar kısık bir tonda okunurken, nasıl bu denli etkili olabildiğini düşündüm bir an. Uzatmaların arasına karışan öyle tatlı bir kıraat sesi çalınıyordu ki kulağıma, bir an gerçekten ölmüş olabileceğimi düşünmeye başladım.
Mest olmamak elde değildi.
Kulaklarım okunan ayetlerin ihtişamı ile selama durmuşken, uzun zamandır bihaber olduğum ruhumun gevşediğini fark edebiliyordum. Başucumdan gelen kısık ses ile yarım kalan öykümün ucunu, sönmeye hazır bir mum ile tutuşturmaya başladım. Zihnim; unutmaya meylettiğim için hatırlamadığım sahneleri bütün canlılığı ile peşime takıp, dans ettirmeye başladı. Kaybetmiş olduğum kesindi lakin ölmeyi becerebilmiş miydim peki bu nasırlı anılar ile.
Küçük salonumun ortasında, evdeki bütün eşyaları şahit tutarak bir infaz başlatmıştım. Islak çarşafımın uçlarından sular damlarken, boynuma kalın bir ip geçirmiş sona imza atmak için hazırlanmıştım.
Zihnimin köşelerinden bana doğru gelen hatırladıklarım, kulağıma gelen ayetlere karşın bir anda bedenimi kaskatı kesti.
Ümitsizce, bir tekmeyle devirdiğim tabure bir anda gözlerimin önüne geldi. Ayet sesleri en naif haliyle gelmeye devam ederken gözümün önünde duran görüntü nefesimi kesmeye yetmişti.
Urganın ucunda sallanan bedenim, sanki bu sonu kendi istememiş gibi kurtulmak için bir anda çırpınmaya başlamıştı.
Nefesim soluk boruma kadar inmiyordu. O intihara ne için sığınmıştım ben? Sebebim kimdi?
İpte sallanan vücudumun ağırlığı ile boynumdan gelen kırılma sesi bir anda kulaklarımda tepinmeye başladı.
Gelen ayet seslerini tam manasıyla bastıramıyordu fakat beynimin her yerinden aynı sesi duyabiliyordum. Peki sonra? Hikayenin devamı tamamen bulanıktı. Gelen görüntülerin hepsi kesik kesikti.
İpin ucunda nefesimin son kırıntılarını beslerken, deprem gibi tekmelenen kapının sesini duymuştum. Aynı kapının ardından bana doğru seslenen bir ses vardı. Ve kurtarması için kapıya doğru seslenmeye çalışan ben.
Ölümün ensesine üflüyordum belki de, anısızın kapının çalınışı mantık hatası değil miydi? Ölmenin arifesindeki birinin kapısına gidilir miydi? Devamındaki görüntüler yine kesik...Silik bir CD'yi oynatır gibi bir anda başka görüntüler hayal sahneme düşmeye başladı.
İpin ucunda kararmaya başlayan gözlerimin ardından birisi ayaklarımı tuttu. Bir anda olduğum yerden daha yüksek bir noktaya ulaştı bedenim. Ve boynumdan çıkarılan urgan ile benimle beraber bir vücut daha yere yığıldı. Kimdi o? Oksijenin boğazıma hücum etmesiyle daha fazla soluklarım kesildi.
Görüntüler yine kesildi.
Ambulans sesinin kulaklarımda çınladığını hatırlıyorum. Ve sürekli başucumda bana doğru yalvaran başka bir ses de ambulans seslerine karışıyordu.
Ve zihnime karışan yeni bir görüntü...
Çok hafif aralanan gözlerimin ardından ambulansın içinde olduğumuzu fark ettim. Boynuma takılan boyunluk hareket etmemi tamamen engelliyordu. Ve ağzımı burnumu kapatan oksijen maskesinin ağırlığını bütün bedenimde hissediyordum. Öyle bir dehşetle acı çekiyordum ki aldığım her soluğun arasına yalnızca benim duyduğum iniltiler karışıyordu ve her yerim acı içinde kavrulduğu için acının merkezini bulamıyordum. Boyunluğun izin verdiği ölçüde yan tarafa baktığımda; gördüğüm görüntünün akabinde acı en had safhaya ulaştı.
O burada ve feryat ediyordu.
Beni öldüren o değil miydi zaten?
Elleri, saçlarını koparır gibi çekiştirirken yüzünün aşağısına doğru kayan yaşlar, gözlerindeki kandan besleniyor gibiydi. O an, sesi bütün ambulansa yayılacak kadar bağırdığını fark ettim. Boynundan başlayıp, sakallarının arasına karışan kalın kalın damarlar belirmişti. Hepsi kıpkırmızıydı.
Çığlık ata ata ağladığını hatırlıyordum. Acım yeniden alev aldı.
Ve elleri hiç boş durmuyordu... Yanındaki adamın ellerinden kurtulduğu an, acısını saçlarından çıkarır gibi avuç avuç tutup kendine çekiyordu.
Bunların hepsi zihnimin bana bir oyunu olabilir miydi?
Ve ilk kez...
Onu tanıdığım günden beri ilk kez küfür ediyordu. Öyle ağır küfürler savuruyordu kendi bedenine ağzından çıkan kelimeler, onun dudaklarında kocaman bir depreme dönüşüyordu. Aklımda ona dair kalan son görüntü ise kafasını oturduğu yerin arkasına hızlıca çarpıp, deli gibi bağırması oldu. "Allah'ım ölümü hak eden benim. Görüyorsun ölen de ölümü hak eden de yalnızca benim. O değil. O değil. O değil..."
O hıçkıra hıçkıra aynı kelimeleri söylerken, kendimi yeniden asıyorum gibi hissettim. Acım ona duyduğum öfke ile yarışırken, ölümün soğuk nefesi öylesine duruydu ki hayata dönmek uzak bir şehrin sokaklarında kalmış gibiydi.
"Nabız düşüyor." Diyen birisinin sesiyle, yeniden en karanlığa gömüldüm.
Kapalı gözlerimin ardından yanaklarıma süzülen yaşları hissedebiliyordum. Zihnimin bana sunduğu görüntülerin kesinliğinden emin değildim ama aynı görüntüler vücudumda kaos havası estirmeye yetmişti bile. Kaskatıydım...
Gelmiş miydi gerçekten? Onca zaman sonra, ben ölümü avuçladıktan sonra mı kapımı tekmelemişti?
Olduğum odada Kur'an okunmaya devam ediliyor muydu bilmiyorum ama soluklarım hançer gibi boğazıma saplanıyordu. Nefes alamadıkça göğüs kafesimi daha fazla zorladım. Hırıltıyla çıkan sesim kulaklarıma ulaştığında, göğüs kafesim acıyla kasıldı. Esen ağır bir lodosun sesi, kulaklarımın en ücra köşelerine kadar doluyordu.
Yaşayamamamın sebebi oyken, ölümüme de mi izin vermiyordu?
"Sare'ye bir şeyler oluyor."
Boğuk gelen bir ses kulaklarımdaki lodos sesinin arasına karıştı. Göğüs kafesimin içinde yanan cayır cayır odunlar vardı. Aynı odunların alevi boğazımdan dilimin ucuna kadar ulaştı. Ciğerlerime tek bir soluk nefes alamıyordum. Vaziyetimi bilmeden elimi kaldırıp göğsüme götürmeye çalıştım ama parmaklarımı kıpırdatmak dışında hareket edemiyordum.
"Ne oluyor?"
Kime aitti bu sesler? Nefes alamamanın etkisiyle boğazımda baş gösteren siyah bir duman varmış gibi gırtlağımda keskin bir öksürük hissi uyandı. Hayır, hayır...
Ve olmasından korktuğum şeyle biraz önce açamadığım gözlerim, fal taşı gibi yuvalarından fırladı. Boğazımdan bir anda yükselen kalın bir öksürük sesi ile boynuma onlarca hançer aynı anda saplandı. Acının etkisiyle refleks gösteren ellerim bir anda boynuma doğru havalandı. Sağ elime bağlı olan serumdan dolayı kolum bir anda geriye doğru çekilse de olan refleksin etkisi hala devam ediyordu.
Boynumda hareket etmemi önleyen kalın bir boyunluk vardı. Ellerim boyunluğa dolanmış, boğazımdan yükselen öksürük sesleri yüzünden boynum, bedenimden koparcasına yanmaya başlamıştı. Acının etkisiyle sonuna kadar açılmış gözlerimden hunharca boşalan yaşlar, terden ıslanan saçlarıma karışıyordu.
O esnada Ekim'in bağırış sesleri ağlamalara karışıp kulaklarıma yayıldı. Acıdan dolayı kararan gözlerim yüzünden bir şey seçemiyordum ama başucumdaki sesi burada olduğunun kanıtıydı. Başka sesler de vardı lakin onun sesi avazı çıktığı kadar bağırdığı için yüksek çıkıyordu.
"Allah aşkına bırakın. Allah benim belamı versin... Ne halde görmüyor musun? Bırak abi Allah aşkına bırakın beni kalayım. Bırakın lan bırakın. Ölüyor, ölüyor görmüyor musun? Çekme lan. Ozan Abi ne olur bırakın beni."
Ağlayarak yalvaran o muydu gerçekten?
Bir süre sonra sesler tamamen uzaklaştı.
Bütün ömrüm boyunca bu denli bir ağrı ile karşılaşmamıştım. Öyle çok ağrı vardı ki tüm vücudum tetikteydi. Gelen öksürüklerin arasına karışan hıçkırıklarım devam ederken bir anda iki çift el, sağdan soldan ellerimi tuttu. Başka bir el tarafından ise ağzıma oksijen maskesi geçirildi.
Öyle çaresizdim ki çırpınamıyordum bile.
Acizdim.
Güçsüzdüm.
Öksürüklerin arasına hıçkırıklarım ve anlaşılmayan yardım dilemelerim karışıyordu. Böylesi bir acı bana çok yabancıydı. Bedensel acının oranı o kadar yüksekti ki aynı anda hem yanıyor, hem de donuyordum. Ellerimi tutanlar işlerini yapmaya devam ederken, kolumun birinde art arda iki tane iğne batma acısı hissettim. Bu his, o esnada canımı yakan acının yanında sinek ısırığı bile sayılmazdı.
Hıçkırıklarım ve öksürüklerim birkaç saniye daha devam ettikten sonra acının etkisi biraz düştü. Boynumda ve ensemde acının dozu hala devam ediyordu fakat az öncekinden çok daha azdı.
Gözlerimden akan yaşlar devam ediyor ama buğuluk azalmış, kulaklarımdaki uğultu kuytu köşelere kaçmıştı. Vücudumdaki kaos azalınca, uzaktan bana telaşla bakan gözlere ilişti gözlerim.
Annem başını Zeynep Ablanın omuzuna koymuş, hem ağlıyor hem de elindeki peçete ile yaşlarını siliyordu. Zeynep Abla ise onun ellerini sıkıca tutmuş, en az onun kadar içli içli ağlıyordu.
Kollarımı tutan hemşireler odanın kapısına doğru yürürken, yaşlı olan doktor annemle Zeynep Ablanın yanına gitti. Kısık bir sesle "Durumu daha iyi merak etmeyin. Öksürük boynundaki ağrıyı epey zorluyor fakat hızla iyileşeceğine eminim. Şu an için yapacak başka bir şeyimiz yok. Geçmiş olsun..." diyerek hemşirelerin ardından dışarı çıktı.
Süzülen yaşlarım, şakaklarımdan aşağı kayıyordu. Her şey daha net görünüyordu lakin hala algılarımın üzeri şeffaf bir örtü ile kaplıydı. Ben önümdeki beyaz duvara boş gözlerle bakarken annemin bana yaklaştığını fark ettim. Başucumdaki sandalyeyi yatağa tamamen yaklaştırıp, hemen yamacıma oturdu.
Gözlerine bakmaya öyle çok çekiniyorum ki anne...
Ben boş duvara bakmaya devam ederken, o bir eliyle elimi tutup, diğer eliyle de saçlarımı okşamaya başladı. O esnada yüzüne baktım. Yaşları ince bir yol edinip, çenesinde birikiyor sonrasında damlalar halinde yere düşüyordu. O an yapabilsem, çenesine doğru yükselip o yaşların döküldüğü yerden öpmek isterdim.
Onun yüzüne baktıkça, gözlerinin içinde kendimi gördükçe yaşlarımın düşüşü hızlanıyordu.
Derin ve karanlık bir ormandı burası. Ses çıkarmayan ağaçların arasına saklanmıştı çocukluğum. Aynı ağaçların arasında annemin naftalin kokan yorganımı aralayıp, beni kucağına almasını beklemiştim. Boyumu geçen yeşillikler arasında gülüşlerimi feda edip, onun bana bir kez olsun içten sarılmasını istemiştim.
Annemin çenesinden düşen yaşlara dikkat kesildim. Onun elinin arasındaki elimi yavaşça kaldırıp çenesine dokunmaya başladım. Tam o yaşların düştüğü yere...
Sen bilmiyorsun anne. Bu kızın, ömrü boyunca hep bir şeyler bekledi.
Annesinin gece işten gelmesini bekledi, babasının Almanya'dan gelmesini bekledi, büyümeyi bekledi, babasının onu sevmesini bekledi, Ufuk'unun okuldan dönüşlerini bekledi, bodur ağacın büyümesini bekledi...
Ve en çok güzel gülüşlü bir adamı bekledi...
Yaralıyım anne. Ölmeyi dilerken, sakat kaldı ruhum. Güvenimin tam ortasından vuruldum. Sorsana yaşlarının biriktiği o çenenin çukuruna... Ölümün eşiğinde bekleyen hastaya gelen kahraman, kahraman mıdır gerçekten?
Annemin yüzüne bakmaya devam ederken, Zeynep Ablanın yanında durduğu kapının arkasından sesler yükselmeye başladı. Birbirine karışan erkek seslerinin ne söylediği anlaşılmasa da bir anda hepimizin dikkati oraya kesilmişti.
Zeynep Ablanın bir anda endişeli gözleriyle buluştu gözlerim. Ardından yanındaki kapı gürültüyle açılıp, duvara çarptı. Çarpmanın yüzünden çıkan ses, başıma inanılmaz bir ağrının saplanmasına neden oldu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, içeriye o girdi.
Bir anda içimde yeniden deli gibi koşan atlar peyda oldu. Nalların sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Bileklerimde hızlanan nabzın atışlarını resmen duyabiliyordum. Kanımın damarlarımdaki akış hızı en yüksek seviyeye ulaştı. Damarlarda akan sıvı içimdeki ateşte kaynıyor, geçtiği her yeri cayır cayır yakıyordu.
Üzerinde siyah ince bir mont vardı. Saçları epey uzamış sakallarına karışmıştı. Sakalları ise çenesinin epey altına kadar inmişti. Çok fazla zayıflamış, suratında bariz yorgunluk emareleri oluşmuştu. Montun altında beyaz bir gömlek giymişti fakat epeydir üzerinde olduğu aşikardı. Kırış kırış olmuştu.
Aylar sonra... Onca olan bitenden sonra bir hastane odasında karşımdaydı. Yüzümdeki maskenin ardından değmişti gözleri gözlerime. Ve hiç beklemediğim bir şey oldu.
Dudakları ön dişlerini çok hafif gösterecek kadar aralandı. Ardından gözlerini birkaç saniyeliğine yumdu. Bu esnada arkasından Ozan Ağabey girdi içeri.
Kapalı gözlerinin ardından dudakları kımıldamaya başladı. Sessizce bir şeyler konuşur gibiydi. Sonra alt dudağını dişlerinin arsına alıp kaşlarını çatarak sinirle sıkıştırdı. Ve gözlerini açtı. Kahve hareler benimle buluşur buluşmaz alışık olmadığım sular saldırdı gözbebeklerine. Yaşlar peşi sıra gözlerinden süzülüp aşağılara doğru kaymaya başladı.
Sakalları yaşlarla ıslanırken, karşımda çocuk gibi ağlayıp iç çeken bir Ekim vardı. Bir ara ağzını araladı konuşmak için "Sare..." dedi titreyen sesiyle. Sesi hüzünle çatlarken, söyleyeceği her şeyi yutup burun kemiğini tuttu.
Onun sesiyle kısa bir an gözlerimi yumdum. Bu kelimeyi duymak için ömrümü tüketmiş gibiydim. Yeni durmuş olan yaşlarım onun sesiyle düşmeye devam etti.
Kendinden, bizden saklanır gibi gözlerini kapatıp yaşların düşmesine engel olmaya çalıştı. Sonbahar yağmurları gibiydi düşen yaşları. Islak toprak kokuyordu. Ağlayışı canımı yakmasa, ağlaması bile çok güzel derdim. Ozan Ağabey elini omuzuna koyduğu an dudaklarının arasından derin bir inilti gibi ağır bir hıçkırık kaçtı. Onun dokunuşu, tetikleyen son işaretmiş gibi Ekim kendini tamamen serbest bıraktı. Art arda sıralanan hıçkırıklar peşi sıra geldi ve bir anda Ozan Ağabeyin omzuna başını koyup aralıksız ağlamaya devam etti.
Küçük bir erkek çocuğu olmuştu karşımda. Boyu uzamış, sakalları çıkmış, kıyafetleri büyümüştü lakin karşımda yalnızca küçük bir erkek çocuğu duruyordu.
Onun hıçkırıklarıyla omuzları sallanırken benim büyüdüğüm ormanları ateşe vermişlerdi. Hıçkıran sesi kulaklarıma dolarken aynı sesin içinde doğmamış çocuklarım ölüyordu.
O hıçkırdıkça benim yaşlarım sukut içinde düşmeye devam etti. O derin nefes aldıkça, benim soluklarım tıkandı. Onun yaşları sakallarını ıslattıkça, benim matemim başıma yıkıldı...
Bir süre sonra başını Ozan Ağabeyin omzundan kaldırdı. Odadaki herkesin iç çeke çeke ağladığını görebiliyordum. Ozan Ağabey ona nemli gözlerle bakarken, ağlamaktan yorulan gözlerim ağrımaya başlamıştı.
Ekim onun gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı. Sesi kısık ve bitkin çıkıyordu. "Bunca zamandır uzaktan izledim onu. Hep kuytu köşelerden..."
O konuşmaya devam edecekken dudaklarımdan hıçkırık kaçmaması için dişlerimi sıkıyordum. Annem bu halimi fark edince elimi daha sıkı tuttu. Ardından devam etti konuşmaya...
"Ben bunca zamandır başucunda uyanmasını beklerken, onu görmek için bana engel olma demiştim sana abi. Canını yakmak istemedim fakat aylardır onun gözlerinin gözlerime değmesine hasretken, bana mani olma demiştim sana. Canını yaktıysam özür dilerim."
Biraz önce kapı arkasından gelen sesler, muhtemelen Ozan Ağabeyin Ekim'i engellemek için verdiği mücadelenin sesiydi. Onun odaya girmesini istememişti. Ozan Ağabey, Ekim'e bir süre daha baktıktan sonra bana hiç bakmamaya özen göstererek kapıya doğru yürüdüğünde Ekim'in bakışlarını benim yüzüme döndü.
Sadece baktı.
Onun gözbebeklerinin içinde; bileklerini kesen küçük bir erkek çocuğu vardı. Başını banyonun fayanstan duvarına yaslamış, dizlerini çıplak gövdesine çekmişti. Boş gözlerle bileklerinden akan kanın oluşturduğu küçük gölcüğe bakıyordu. Onun gözbebeklerinin içinde; sağır ve dilsiz çocukların ağrıyan yerlerini söyleyememesinin çaresizliği vardı. Bana baktığı dakikadan itibaren ekim ayının ayazı sinmişti, iliklerime... Kendi oluşturduğum ormanın içinde ağaçların birisinin gövdesine sarılıp, yalnız başıma ağlıyordum. Sarmaşıklar dolanmıştı ayaklarıma, onsuzken.
O bakarken, ben yorgundum. Ölümün ensesini kolluyordum çıplak ayaklarımla. Yalnız ve çaresizdim.
Bir şey demeden, ayların öcünü alırcasına gözlerime bakmaya devam ederken benim içimde ruhumu yakan derin bir matem vardı.
Annem de benimle beraber Ekim'e bakarken, yavaşça elimi tutan elini sıktım. Bakışları Ekim'den bana döndü. Ekim hala aralıksız bana bakmaya devam ediyordu. Annemin dikkati bendeyken, elimle yavaşça yüzümdeki maskeye dokundum. Annem, ne yapmasını istediğimi hemen anlamış gibi yerinden doğrulup, boynuma dikkat ederek maskeyi kendine çekti. Ardından yavaşça yukarı kaydırarak maskeyi çıkardı. Maskenin tamamen çıkması için hafif bir hareketle başımı kaldırmıştı. Bir anda saplanan ağrıyla kaşlarım çatılsa da pek umurumda olmadı.
Söyleyecek kelimelerim hazırdı aslında lakin içime gömülenleri çıkarmak bir hayli zor olmuştu. Biraz önce önümde ağlayan adamın, gözbebeklerinde bileklerini kesen küçük çocuğa bakarak konuşmaya çalıştım. "Ekim..."
Sesim bir fısıltıdan biraz daha yüksek çıkmıştı. Gözlerim akan yaşlara tezat fazla cesurdu. İçime acıyla gömülen kelamların hepsini acımasızca yerinden çıkarıp cümlemin devamını getirdim.
"...sen bu gelinciğin..." yutkunmak zorunda kalmıştım. "...bütün yapraklarını kendi ellerinle dağıttın." Elimi yavaşça boynumdaki boyunluğa götürdüm.
"Bu gelinciğin boynunu bükmek bir yana, darağacında sallandırıp boynunu kırdın."
Yaşlar şakaklarımı aşıp yastıkta birikiyordu.
"Vakti eşrefinde güzel gülüşlü bir adam girdi hayatıma ve güven duygumu alaşağı etti. Şimdi aynı adama söylüyorum. Sana ihtiyacım yok. Git ve sonsuza kadar çıkma karşıma. Benim dağılacak başka yaprağım kalmadı çünkü."
Heybemdeki son cesur sözlerimdi bunlar benim. Biraz daha konuşursam, nasıl özlediğimi söylerdim yanlışlıkla... Gözlerinin içine bakmayı ne çok beklediğimi anlatırdım. Sen gittikten sonra ardından yedi tane defter bitirdim, diye sitem ederdim. Belki de seni hala deliler gibi seviyorum derdim.
Sustum o yüzden. Çıkardığım gömülerin yerine yenilerini gömüp, içimi kanata kanata sustum.
Gözlerine daha fazla bakamayacağımı anladığımda, gözlerimi yumdum. Lakin bana olan bakışlarını yüzümde santim santim ölçebiliyordum.
Uzun uzun sustu. Gitmediğine adım kadar emindim lakin burada değilmiş gibi uzunca sustu.
"Sare..." dedi ansızın, sesi titriyordu.
Gözlerimi açmak için mükemmel bir istek belirse de inatla kapalı tuttum gözlerimi.
"Yaralı bir adamdım sana gelmeden önce. Seni buldum, daha büyük bir yara ile imtihan etti yaradan. Narı da hoş nuru da... Senin boynunda o ipi görmeden önce her gün, her saniye, her salise boynumda kalın bir urgan ile dolandım ben. Dolanıyorum hala... Seni uzaktan izlerken de ölüyordum, boş sokaklarda ölümü beklerken de. Kitabevinin banklarında oturup ağlarken, sen gittikten sonra ardından oturduğun yerlerde oturup ağlamanın ağırlığını taşıdım omuzlarımda. Sen bir gün daha fazla ağlama diye döktüm yaşlarını yanaklarına. Her birini kavanozlara koyup saklamak varken sessizce izledim düşüşlerini. "Gelincik..." deyip durdu...
Ölüm onun durakladığı o yerde iç çekerek ağlamasıydı aslında.
"Gerçeğim gideceğim. Boynunu kırdığım gelinciğin git deyişinde ölümü kokladım. Yine gider, yine koklarım. Sadece şunu bil. Gülüşlerini sevdiğin adam senden başkasına asla gülmedi. Senin uzağında kıvrılmadı dudağı yukarı. Kısılmadı gözleri. Gelincik Allah'a yemin olsun ki deli gibi aşığım sana. Gideceğim lakin senin buradan sağ salim çıkışını görmeden on metre bile uzağına gitmem."
Gitmeyişine sevinip, kalışına üzüldüğüm adam, bahar gülüşlerinde güzel. Bekleyişimin selameti hoş geldin.
****
Selamun Aleykum
Selam Ve Dua İle