Bildiği adetler, bildiği töre delikanlı için bu değildi. Kaderin bir cilvesi olmalıydı bu yaşadıkları. Turhal'dan bu köye gelirken aklının ucundan dahi evliliğe dair hiç bir şey geçmemişti ama şimdi yaban sayıldığı bu köyün en varlıklı ve gözeller güzeli kızının nikahlı eriydi. Yüreğine yara olan bu kız için iç güveysi olacağını düşünde görse hayra yormazdı Hüseyin. Atının üzerinde düğün alayı eşliğinde kız evine doğru götürülürken, yüreğinde ki telaşe gelin giden bir kızla eşdeğerdi. Serde mertlik vardı ya kendi elleriyle sevdiği kızı, başkasına yar etmemek için gururunu ve doğru saydığı ne varsa bir kalemde silmesi kolay olmamıştı. Her şeye yeterdi evelallah gücü ama bu kahrolası yüreğe yememişti işte! Emine... Gönlünü bir çeşme başından sızdığında nasıl da perişan etmişti! Ömründe ilk defa bir kıza karşılık acizlik hissedip, mağlup olduğunu sezmişti. Halbuki ne yana giderse gitsin fidan gibi kızların hayranlığını her daim hissederdi. Emine bambaşka bir kızdı bu sebepten diğer kızlardan ayrı tutmamış mıydı onu? Kendisiyle girdiği mücadele de gelir kara sevdaya düşen yüreği oldu. Yüreğinden gelene eyvallah demesi de kolay olmadı. Sevdaydı bunun adı. Akıp yolunu bulmuştu vesselam.
Gelin almaya gidiyorlardı. Ne rüyaydı ne de düş! Gelin evini gören yüksekçe bayırda toplanmış gençlerden oluşan kalabalık dikkat çekiyordu. Ellerinde kocaman bir Türk Bayrağı ile dünür alayını bekliyorlardı. Bayrağı çeken bayraktarın yanına doğru ilerlediler.
Böylece kız ve oğlan tarafı şanlı Türk Bayrağının altında birleşmiş oldular. İki grup karşı karşıya gelince bayraktarın soruları başladı,
"Nereden gelip nereye gidersiniz?"
Erkek tarafından yiğit başı bir adım öne çıktı.
"Hıdırlardan gelip hazırlara gideriz."
"Hıdırlar kim, hazırlar kim?"
"Hazırlar sizsiniz amma Hıdırları ne siz bilirsiniz, ne de biz."
Bu karşılıklı konuşmadan sonra, çeşitli sorular mani şeklinde soruldu, mani olarak cevaplar alındı. Bayrak soruları oldukça fazlaydı. Her sorudan sonra orada bulunanlar hep birlikte salavat getirirdiler.
Gelen düğüncülerin yiğit başı soruları bilirse kız evine girme hakkını elde ederlerdi. Sorular bilemezse cezasını yiğit başı çekerdi. Ancak bu cezadan, oğlan tarafının kız tarafı gençlerine vereceği “heybe yolu” ile kurtulmak mümkündü. Lâkin yiğit başı yaman bir adamdı her soruyu anında cevapladı. Bu duruma yeni yetme delikanlıların elbette ki canları az buçuk sıkıldı. Oğlan tarafından alacaklı olamayınca düğüncüler öndeki bayrağı takip ederek kız evinin önüne geldiler.
Düğün alayı Eminegilin avluda girdiğinde, kapı önünde Abdullah karşıladı. İçi içine sığmıyordu Hüseyin'in. Ak atından inmesi gerektiğini, Abdullah'ın üzengiyi tutmasından anladı. Bir çırpıda attan aşağı atladı. Yürüdüler Abdullah'ın öncülüğünde. Kız evinin önünde durdu Abdullah. Geriye bir bakış atıp, kapının önüne kadar yürüdü. Hüseyin nefesini tuttu. Heyecandan çatlayacak gibiydi. Gözleri Abdullah'ın hiç bir hareketini kaçırmaksızın takip ediyordu. Adam elini kaldırıp kapının tokmağına uzandı. Tam üç kez tokmağı kaldırıp çalması sonucu kapı hafiften açıldı. Mesafe o kadar azdı ki açanın yüzü görmüyordu bile.
"Kapı açılmıyo Abdullah Ağam, ne yapsak ki açep," cılız bir kız sesi duyuldu kapı ardından.
Abdullah boynunu büktü adettir dercesine. Kalabalığa dönüp bir bakış attı.
"Ağalar, kapı açılmaz derler?"
Hüseyin'in yanından yiğit başı Abdullah'a yaklaştı. Kuşağından çıkardığı keseyi belli belirsiz görmüştü Hüseyin ama ne kadar verdi Abdullah'a göremedi. Abdullah, yiğit başından aldığını kapının kenarından kapı ardında bekleyene uzattı. Kısık sesle bir şeyler söyledi anında kapı ardına kadar açıldı. Abdullah içeri girdi, kolundan bacısı vardı. Daha eşekten adımlarını almamışlardı ki küçük bir kız uşağı önlerine geçti.
"Gelin abamın papuçları gayıp, Abdullah Ağam?"
Adet değil miydi yerine getirmek töredendi. Gelin dışarı çıkamayınca yine yiğit başı Abdullah'a yanaştı, açtı kesenin ağzını. Gelin papuçları da meydana çıkınca Abdullah, bacısının koluna girip kapı önüne çıkardı.
Ardında kız evi vardı. İki genci yanyana getirip hoca efendinin de dua etmesi ile gelini ata bindirip, düğün alayı eşliğinde köy meydanına indirdiler.
Gelin bindirildiği at ile mezarlık ve cami etrafında dolaştırılarak tekrar kız evinin avlusuna getirdiler. Gelin hemen attan indirilmedi. Emine'nin Kaynanası ve kayınbabası yoktu. Erken tarafından en yakın akraba Mustafa'dan başkası değildi. Hüseyin onun için öz kardeşi kadar değerliydi. Bu değer karşısında malın ne önemi vardı ki?
"Ey düğün alayı, gelin attan inmez! Bir yol sorah hele ne istermiş?" Kadının sesi pare pare avluda yankılandı. Kısık sesle Emine'yle kısacık konuştu.
"Mustafa eniştesinden ala bir inek, Hatçe gorümünden de bıldırın tosununu veririm, inmez mi gözel gelirimiz?"
Abdullah'ın yardımıyla Emine attan indi. Gelin evine girmeden çift kanatlı ambar evine yönlendirdiler gelini. İçerisi evvelden derlenip toparlanmış olduğu belliydi. Gelini duvar önüne aldılar erkek tarafından geline çeşitli hediyeler verildi. Daha sonra evin avlusuna tekrar çıkardılar. Gelinin geçeceği yerde geline çanak kırdırdılar. Gelin ve damadı yanyana alıp, nazar değmemesi için üzerlik tüttürüldü. Tütsünün yoğun dumanı zavallı oğlanı öksürttü. Evin iki basamaktan oluşan merdiveninin önüne gelince şaşırdı Hüseyin. Burada bir tuhaflık vardı. Hüseyin iç güveysi olarak kalabalık bir evde yaşayacağını düşünürken kendilerine ait bir yuvaları olacağını tahmin bile edemezdi. Yengelerden biri buğday, şeker altın karışımı çanağı Hüseyin'in eline uzattı. Çanağa uzanırken oğlanın elleri heyecanın etkisiyle titredi. Neredeyse çanağı gelinin başından aşağı aktaramadan düşürmekten korktu. Çabuk toparlardı oğlan. Bugün böyle bir sakarlığa mahâl vermemeliydi. Sıkı sıkıya tuttu çanağı. Bir eliyle de çanağın içine avucunu daldırıp karışımdan alıp, gelinin başından aşağı serpti. Bir anda yeme üşüşen cücükler gibi çocuklar da gelinin başından aşağı dökülen karışımı toplamak için kıyasıya bir yarışın içine gitmişlerdi. Çanağın içinde kalan son karışımı da gelinin başından aşağı sertti Hüseyin. Biten çanağı yine aynı kadın uzanıp aldı.
Evin iki basamaktan oluşan merdiveni çıkıp dış kapının önüne geldiğinde gelinin eline yağ ve bal tutuşturdu. Kapının girişine yağı ve balı sürdü Emine. Bal gibi tatlı yağ gibi hayatları olsun diye. Yine aynı kadın Emine'nin Emine keser ve çivi tutuşturuldu. Anlamı büyüktü bu adetin, evine, eşine ve çocuklarına sadık olsun diyeydi. Keser ve çivi sadakati temsil ederdi Kapının üzerine bir solukta çaktı çiviyi tazecik gelin
Yengelerden birinin yönlendirmesi ile dış kapının sol tarafında ki odaya gelin ve damadı aldılar. Küçücük bakır bir tepsi vardı sedirin üzerinde. Tepsinin üzerinde de küçük bir testi şerbet vardı. Aralarından kapı kapanınca Hüseyin, karısının önünde durdu. Dal gibi titriyordu taze gelin. Yavaşça al duvağını kaldırdı. Kiraz dudakları, Küçücük burnu, en sonda uğruna can veresi geldiği gözlerini gördü. Usulca eğilip kızın alnından öptü. Usulca gözleri buluştu. Diller sustu, gözler konuştu. Baktıkça iki gencin de yürekleri yağ gibi eridi. Ne yaman bir sevdaydı? Dipdibeyken de insan hasretlik çekebilir miydi? Öyle güzel öyle masumdu ki karşısında gül goncası gibi narin gelini Hüseyin kaderle bir iç çekti. Ağır adımlarla tepsiden tarafa yöneldi. İki bardağa da testiden şerbet doldurdu. Emine sanki kendi evine gelin inmemiş gibi bir çekingenlikle öylece odanın ortasında duruyordu.
Doldurduğu şerbet bardağının birini Emine'ye uzattı, diğerini kendi içti.
Eğer bu bir iç güveysi düğünü olmamış olsaydı yatsı namazı kılındıktan sonra köyün imamı tarafından damadın yakınları ile birlikte dualarla gerdeğe verilirlerdi. Dua bittikten sonra damat babasının ve oradaki büyüklerin ellerini öper, hayır dualarını alırdı. Sonrasında ise gençler damadın sırtını yumruklar, bu yumruklardan sağdıç damadı korumaya çalışırdı. Bilemezdi ki Hüseyin, böylesi daha mı hayırlıydı? Hem yetim hem öksüz düğünü bundan iyi olamazdı. Mustafa ona bir enişte yada ağabeyden çok bir baba gibi sahiplenmiş olmasaydı bu günleri rüya kadar gerçek olamazdı. Bilirdi bunu Hüseyin. Kusursuz bir düğünü olmuştu, tek eksiği anne ve babasıydı.
Şerbet bittikten sonra elindeki boşalan bardağı bakır tepsinin üzerine koydu. Kuşağından para kesesini çıkarıp boş bardağın yanına biraz para bıraktı, çıktı odadan. Odanın önünde ev sahibi olarak Abdullah karşıladı. Başka bir odaya yönlendirdi. Şerbet faslından sonra erkek tarağı damadı bırakıp gittiler. Bir başına kalmış olmak Hüseyin'i tuhaf hissettiriyordu. İlk gününün zor olacağının bilincinde alışacaktı bu duruma da... Bundan sonra evi de burasıydı yuvası da... Odada duvara dayalı hasır yastık dibinde minderler üzerine buyur etti Abdullah. Kız evinin erkekleri dışında yabancı kimse yoktu.
Öğlene doğru kapı hafifçe tıklandığında Emin kapıya yakın oturduğu için ayaklandı. İçeri tepsi içinde yemek göndermişlerdi. Hüseyin'in önüne koydu Emin, getirdiği tepsiyi. Oğlan çekingen bir şekilde iki üç kez yemeklere uzandı. Pek canı istemiyordu ama adettendi. Ellerini tepsinin kenarında ki el bezine silip kuşağında ki para kesesinden çıkardığı bir miktar paraları tepsiye koydu. Odadakilerin yüzleri anında aydınlandı. Oğlanın yol yordam bilmesi gururları kabartmıştı.
Yeni çifte hayır dualarını eden evinin yolunu tuttu. Gün yüzünü geceye bırakırken Hatice ve iki üç erkek tarafından yengeler ellerinde yolluk sinilerle yeni çifte yemek getirdiler. Şerif dumanı üstünde tüten yemek tepsisini alıp gelin odasına götürdü. Ulu orta tepsiyi yere bırakmak hesabına gelmediği için ceviz sandığın üzerine koydu tepsiyi. Tepsinin üzerine örtülü bezi kaldırınca, Honca içinde kaz etiyle pişmiş bulgur pilavı, üzerinde bolca kaz eti, tatlısından ayranına kadar yedi çeşit düğün yemeği getirmiş olduğunu gördü yeni dünürlerinin. Hatice'nin elinin bolluğundan memnun bir şekilde bezi tepsinin üzerine örtüp çıktı.
Yatsı namazları kılındı. Vakit gelmişti. Herkes birbirinin gözlerinin içine bakar olmuştu. İlk önce Abdullah ayağa kalkınca diğerleri de onun peşinden ayakkalandılar.
"Haydi damat, vakit tam," dediğinde Abdullah, Hüseyin utançtan bun ter içinde kaldı sanki. Öyle olduğunu zannediyordu zavallı oğlan. Sanki ağustos ayında, güneşin altında çatır çatır yanıyormuş gibi bir sıcak basmıştı tüm vücudunu. Başı önünde Abdullah'ın peşine düştü. Hayata çıktıklarında evin büyük yengesi önden ilerleyince Hüseyin'e başıyla işaret etti Abdullah. Oğlan, yengenin peşinden gelin odasına doğru yürüdü. Kapıdan içeri girerken tahmin ettiği gibi sırtını yumruklayan da yoktu.
Odanın kapısı açılınca Emine komutu almış gibi anında hazır vaziyete geçti. İki eli önünde saygıyla bekledi. Yengesi eline uzanıp kocasının elinin içine elini bıraktığında yüreği atmayı unuttu. Sıcacıktı elleri oğlanın. Sanki ateşe değmiş gibi kor gibiydi.