3. Bölüm

1385 Kelimeler
Derya AKEL, Çadırın bezden ağzı, dışarıdan kavrayan iri bir elin ani hamlesiyle sertçe aralandığında, hâlâ kucağıma sıkıca bastırdığım Bora’nın siyah kapaklı günlüğüyle ürkekçe o yöne baktım. Bora içeri girip kaşlarını çatarken, sesi buz gibi bir alay taşıyordu: “Ben gelene kadar gitmeni söylememiş miydim, yapımcı hanım?” “Şey… ben…” diyebildim yalnızca; kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Ağır adımlarla yanıma yaklaşırken bakışlarını kucağımdaki deftere dikti. Sonra ansızın günlüğü sertçe elimden çekip aldı ve çadırın öbür köşesine fırlattı. “Size insanların özel hayatlarını karıştırmamanız gerektiği hiç öğretilmedi mi?” dedi. Sesi, keskin bir bıçak gibi üzerime saplanıyordu. Gözleri adeta ateş saçıyordu. “Eşyalarını toparla ve git buradan! Hadi!” Kolumdan kavrayıp çantamı ve kameramı elime tutuşturdu. Ağzımı açmama fırsat vermeden beni dışarı itti, sonra çadıra girip fermuarını hızla kapattı. Arabam gölün diğer tarafında, biraz ilerideydi. Hava karanlıktı; içimi ürperten bir sessizlik etrafı sarmıştı. Yine de gitmeden önce son bir kez şansımı denemek istedim. Çadıra doğru birkaç adım atıp, onun beni duyduğunu bilerek konuştum: “Bak, yaptığım doğru değildi, kabul ediyorum. Ama bir süredir farklı bir hikâye üzerine film çekmek istiyorum. Sen askersin… Londra’da Maria’yla yaşadığın şeylerin devamını eğer benimle paylaşırsan, belki senin hikâyen üzerine bir film çeker—” Sözüm bitmeden içeriden gür ve sert bir ses yükseldi: “Defol!” Kaşlarımı çatıp hiddetle, “Bak, kızmana gerek yok! Sen de kârlı çıkarsın bu işten,” dedim. Birden çadırın fermuarı hışımla açıldı. Bora dışarı fırladı. Üzerime doğru yürüyordu… önce yavaşça, ama gözlerindeki öfke kırmızı görmüş bir boğanınki gibiydi. O bana yaklaştıkça ben geri adım attım. Sonra dişlerini sıkarak, her kelimeyi kesik kesik vurgulayarak konuştu: “Hemen… buradan… defol!” Bir anda hızla üzerime doğru yürümeye başladı. Ben panikle arabama doğru koşarken, o da peşimden koşuyordu. İsteseydi beni yakalayabilirdi, ama belli ki amacı sadece korkutmaktı. Nefes nefese arabama ulaştım, kendimi içeri atıp kapıları kilitledim. Bora, iki elini beline koymuş, sert ve nefret dolu bakışlarla bana bakıyordu. Arabamı çalıştırıp yanından geçerken, camı yarım indirip cesaretimi topladım ve ona çıkıştım: “Çatlak! Göl Canavarı!” Gaza basmadan önce, duymamam gereken o son kelimeyi işittim: “Senin…” *** Göl maceramdan sonra doğa belgeselleriyle arama bir süre mesafe koymam gerektiğini anlamıştım. Hâlâ ne üzerine çekim yapacağıma karar verememiştim. Elimdeki kupadan melisa çayımı yudumlarken telefonun aniden çalmasıyla irkildim. Ekrana baktığımda arayanın yakın arkadaşım Sevda olduğunu gördüm. “Alo?” “Derya, nasılsın canım?” “Nasıl olayım… Hâlâ çekim yapacağım bir film konusu arıyorum. Sen nasılsın?” dedim, içimdeki sıkıntıyı saklamaya çalışarak. “Ben iyiyim. Bak sana ne diyeceğim… Neden askerî bir film-belgesel çekmiyorsun? Son zamanlarda asker ve polis temalı editler, diziler, filmler çok popüler.” dediğinde kafamda bir ampul yandı. Ama hemen ardından izinler, prosedürler aklımı kurcalamaya başladı. “Sevda, güzel olurdu elbette… ama biliyorsun, askeriyede gerçek askerlerin belgeselini çekmek öyle kolay değil. Gerekli izinler, dilekçeler, bir sürü üst merciden onay almak gerekiyor. O kadar prosedüre girilir mi bilemedim.” dedim tereddütle. “Amaan kafana taktığın şeye bak Derya! Kızım, senin baban Ankara’da İçişleri Bakanlığı’nda çalışmıyor mu?” diye sordu. “Evet…” diye cevapladım. “İşte! Ne güzel, izinler ve prosedürler için ondan destek alırsın. Gerisi bir şekilde hallolur.” dedi kendinden emin bir tonda. Sevda’nın sözleri bir anda zihnimde bir pencere açtı. Beni her zaman cesaretlendiren yanı yine devredeydi. “Bilmiyorum Sevda… Babam böyle şeylere karışır mı ki? Hem, askeriyenin öyle kolay kolay kapılarını açacağını sanmıyorum.” dedim, yine de içimde hafif bir umut kıpırdamaya başlamıştı. “Sen önce dene. Konuş babanla. Ne kaybedersin? Hem böyle bir projeyi kim reddeder ki? Ülkemizin askerlerini anlatan samimi, güçlü bir belgesel… İzleyen herkes gururlanır.” Sevda’nın sesi o kadar kararlı ve hevesli geliyordu ki, melisa çayımın sıcaklığı içime yayılırken, içimde de bir cesaret kıvılcımı doğdu. “Tamam… Tamam!” dedim gülümseyerek. “Senin yüzünden yine başıma iş alacağım.” “İş değil o, sanat eseri olacak! Hadi, önce babanla konuş, sonra bana haber ver. Ben de sana konsept fikirleri bulurum. Hatta çekim ekibinden tanıdığım biri var, seni tanıştırırım.” Telefonu kapattıktan sonra, elimdeki kupa hâlâ sıcaktı ama içimde bambaşka bir sıcaklık dolaşıyordu. Belki de yıllardır aradığım hikâye tam da buradaydı: Mehmetçiklerin, o soğuk nöbet gecelerinin, bir asker ocağının bilinmeyen yanlarını anlatmak… Sadece bir film değil, insanlara dokunan bir hikâye yaratmak. Masamın üzerindeki not defterini çektim. Başlık kısmına yavaşça şunları yazdım: “Proje: Sessiz Kahramanlar " Telefonu kapattıktan sonra içimdeki kararsızlık, yerini yavaş yavaş bir kararlılığa bırakmıştı. O akşam babamla kısa bir konuşma yaptım; detaylara girmeden, böyle bir projeye başladığımı ve bazı izinler için yardıma ihtiyacım olduğunu söyledim. Babam, alışık olduğu bürokrasi tonuyla, “Sen işine bak, izin konularını ben hallederim.” dedi ve daha fazla ayrıntı sormadan konuyu kapattı. Onun o net ve güven veren tavrı bana cesaret vermişti. Gerekli belgeler birkaç hafta içinde hazırlandı, birkaç imza, birkaç onay… Ve ben bir sabah, elimde kamera çantam ve boynumda basın kartım ile askerî birliğin nizamiyesinden içeri adım atıyordum. Demir kapıların ardına geçtiğimde, içimde garip bir ürperti hissettim. Çevremdeki üniformalı askerler, eğitim alanında yankılanan sert komutlar ve botların ritmik sesi… Hepsi bana yepyeni bir dünyanın kapılarını açıyordu. Birliğin içindeki basın ve halkla ilişkiler binasına doğru yürürken yanımdan geçen genç bir teğmen bana kibarca başını salladı. İçeri girdiğimde, gri dosyaların arasında kaybolmuş gibi görünen bir astsubay ayağa kalkıp elimi sıktı. “Hoş geldiniz, yapımcı hanım. Komutanımız sizi bekliyor.” dedi. O an içimde garip bir heyecan kabardı. Çantamdaki kameranın ağırlığı, sanki kalbimin çarpıntısıyla yarışıyordu. Beni içeri buyur ettiklerinde, duvardaki büyük Türk bayrağının gölgesi odamın her köşesine sinmiş gibiydi. Ve ben, Derya Akel… Yıllardır peşinde koştuğum hikâyelerin belki de en zorlusuna ama en anlamlısına adım atıyordum. Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldığında, karşımda dimdik duran bir adam gördüm. Omuzlarındaki apoletler, göğsündeki rozetler ve yüzündeki sert hatlar, onun burada söz sahibi biri olduğunu fazlasıyla belli ediyordu. Beni baştan aşağı süzen bakışları kısa bir anlığına durdu; sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Hoş geldiniz, ben Binbaşı Bora Keskin.” O an kalbim hızla çarpmaya başladı. Bora Keskin. Bir an için o göl kenarındaki gece, rüzgârın uğultusu ve çadırın sert kokusu zihnime hücum etti. O adam… gözlerindeki ateşi, üzerime yürüyüşünü unutamamıştım. Ama bu Bora, karşımda dimdik duruyordu; resmi kıyafetlerinin içinde, soğukkanlı bir komutan gibi. Gözlerim istemsizce irileşti. “Siz…?” diyebildim kısık bir sesle. O ise bakışlarını saklamadan bana dikti. “Evet, ben.” dedi ve masanın arkasındaki yerine geçti. Sesi yine o tanıdık, buz gibi alayı taşıyordu: “Demek film çekeceksiniz. İlginç bir fikir. Hele ki… böyle bir yerde.” Dilimi yutmuş gibi oldum. Yutkundum. “Ben… Bora Bey, yani Komutanım… Benim niyetim samimi. Sadece askerlerimizin… sizin hikâyelerinizi insanlara ulaştırmak istiyorum. Yanlış bir şey yapmam.” O anda sert bir kahkaha attı. Öyle bir kahkaha ki, odayı doldurdu, ama içinde bir parça acı saklıydı. “Yanlış mı? Göl kenarında yaptığın sayılır mıydı sence?” İçimde buz gibi bir his yayıldı. Demek ki beni hatırlıyordu. Hem de her ayrıntısıyla. Gözlerimi yere indirdim. “Haklısınız… O gün yanlıştı. Ama size söz veriyorum, burada öyle bir şey yapmayacağım. Her şey resmi, her şey izinli olacak.” Bora bir süre sustu. Parmaklarını masaya vuruyordu; ritmik, sabırlı ama düşündüğünü belli eden bir şekilde. Sonra yavaşça doğruldu ve bana yaklaştı. “Bak, yapımcı hanım. Burası öyle kafana göre dolaşıp kayıt yapacağın bir yer değil. Her adımını bana haber vereceksin. Her sorunu önce benimle konuşacaksın. Ben izin vermeden bir kare bile çekemezsin. Anlaşıldı mı?” Başımı hızlıca salladım. “Evet… anlaşıldı, Komutanım.” Bora’nın bakışları bir anlığına yumuşar gibi oldu, ama sonra tekrar o sert ifadesine döndü. “Yanındaki ekibini buraya getir. Kiminle çalışacaksan isimlerini bana bildir. Sonra seni birlik alanına götüreceğim. Ve…” Sözlerini bitirmeden önce, o tanıdık keskin sesiyle eğildi: “Bir daha geçmişteki gibi saçmalıklara kalkışırsan… bu kapıdan içeri adım atamazsın. Bunu iyi bil.” Belli belirsiz bir titreme geldi bana, ama dudaklarımda küçük bir gülümsemeyle başımı salladım. “Anlaşıldı.” Tam o sırada odanın kapısı tıklatıldı. Genç bir er içeri girip selam durdu: “Komutanım, tatbikat hazırlıkları için bekliyorlar.” Bora başıyla onayladı, sonra bana dönüp kısa ve net bir şekilde, “Sakın ayrılma. Az sonra seni aldırırım.” dedi. Ardından dosyalarla dolu masasına eğilip birkaç not aldı, sert adımlarla dışarı çıktı. Ben odada tek başıma kaldığımda, derin bir nefes verdim. Kalbim hâlâ çılgınca çarpıyordu. Gözlerim kapının ardından giden Bora’ya kaydı. Onun varlığı, bir şekilde beni hem korkutuyor hem de tuhaf bir şekilde çekiyordu. Kameramı sımsıkı kavradım. Bilmiyordum… belki de hayatımın filmi, tam da burada, bu adamın gölgesinde yazılacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE