10.Bölüm

1674 Kelimeler
Ali beni eve bıraktığında, evin içini saran o tanıdık ıssızlık hemen fark ediliyordu. Işıklar kapalıydı, duvarlar bile sessizliğe bürünmüş gibiydi. Belli ki yine kimse yoktu. Üzerimdeki ceketi çıkarıp astım, adımlarımı hafifleterek merdivenleri çıktım. Odamın kapısını kapattığımda günün yükü omuzlarıma daha da çöktü. Düşüncelerim başımı ağrıtıyordu; hepsinden kaçmak ister gibi kendimi yatağın üzerine bıraktım. Sadece biraz kestirmeyi planlamıştım.  Ama bu, derin bir uyku değildi. Daha çok, her an bir sese uyanabilecekmişim gibi huzursuz, tetikte bir uyuklamaydı. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum; bir sesle irkilerek gözlerimi araladım. Kalbim anında hızlandı. O ses… Devrandı bu.  Evdeydi. Üstelik telefonla konuşuyordu.  Bir an yerimden kalkmadan, nefesimi tutarak dinledim onu. Muhtemelen evde olmadığımı sanıyordu; sesi fazlasıyla rahattı. İçimdeki o huzursuz sezgi fısıldadı hemen. O kızla konuşuyor.  Yatağımdan sessizce doğruldum. Kapıya yaklaşıp iyice kulak kesildim. “Ben de öyle…” dediğini duydum.Ama eğer o kızla konuşuyorsa demek ki kızı yanında zorla tutmuyordu.zorla tutmuyorsa kıza da kötü birşey olmazdı herhalde. Belki de başkasıyla konuşuyordu ve ben olmasını umduğum şeyi düşündüm.  Her neyse.  Ses tonu garipti. Devran’dan beklenmeyecek kadar yumuşaktı. Evet, kızla konuşuyordu bence.Kalbim göğsüme sığmadı. Belki de gerçekten işe yarayacak bir şeyleri bulmanın eşiğindeydim.  “Tamam, evdeyim şimdi. Üzerimi değiştirip birazdan çıkacağım,” dedi.  Saatin kaç olduğu umurumda bile değildi. Tek bildiğim şey, Devran’ın dışarı çıkacağıydı. Ve ben onu takip etmek zorundaydım.  Ama nasıl?  Aşağıda korumalar vardı. Onlara ne diyecektim? Öylece yanlarından geçip çıkmam imkânsızdı. Aklıma Ali geldi. Ondan yardım istemek… Mantıklı mıydı? Benimle iş birliği yapar mıydı gerçekten? Daha da önemlisi, ona güvenebilir miydim?  Yerimde kalırsam hiçbir şey öğrenemeyeceğimi biliyordum. İçimdeki huzursuzluk, beni harekete zorluyordu.  Hemen üzerimde işten kalma ne varsa çıkardım. Daha rahat bir şeyler giymek istedim.Kumaşların ağırlığıyla birlikte günün gerginliği de üzerimden aksın istiyordum sanki. Dolabın kapağını açtım; düşünmeden, hızla. Salaş bir mom jean, siyah boğazlı bir bluz kaptım.  Aceleyle geçirdim üstüme. Bir kulağım kapıda, bedenim yatağın ucunda tetikte bekliyordum. Dakikalar esnedi. Beş mi geçti, on mu, ayırt edemedim. Sonra… ayak sesleri geldi. Net, ağır, tanıdık. Ardından merdivenlerden inişi.   Sessizce ayağa kalktım, odanın kapısını sessizce açıp usulca kapattım. Nefesimi bile ölçerek ilerledim. Tam o sırada dış kapının tok bir sesle kapanışı yankılandı evde. Göğsümden derin bir nefes kaçtı; istemsiz bir rahatlama yayıldı içime.  Beklemeden merdivenlere atıldım. Koşar adım indim hepsini. Ayakkabılarımı ayağıma geçirirken bağcıkla uğraşmadım bile. Bir ceket kaptığım gibi kapıyı açıp dışarı fırladım. " Ovv… soğukmuş "diye mırıldandım kendi kendime ceketi üzerime geçirirken.  Devran’ın arabası bahçeden çıkış yaptı.Ali’nin park ettiği araca doğru koştum. Bahçenin devasa kapısının önünde bekleyen iki korumayla göz göze geldik. Bu adamların gerçekten hiç mi başka işi yoktu? Gözlerini bile kırpmadan orada duruyorlardı.Hayır hiç uyukuları bile mi gelmiyordu?  Bakışlarımı hemen Ali’ye çevirdim. Sesim olduğundan endişeli çıkmalıydı. "Ali... Acilen bir arkadaşımın yanına gitmem lazım,hastaneye kaldırılmış dedim tüm oyunculuğumla.Umarım yutmuşlardır.  Ali hiç sorgulamadı. Anahtarla arabayı uzaktan açıp koşar adım geldi. Ben vakit kaybetmeden binmiştim bile.O da direksiyon başına geçti ivedilikle. Diğer korumanın üzerimde gezinen o şüpheci bakışı gözümden kaçmamıştı.  Ama artık geri dönüş yoktu.Aklıma koymuştum ve yapacaktım.  Bahçenin demir kapıları ardımızdan kapanır kapanmaz, tereddüde yer bırakmadım. Ön koltuğa doğru eğildim, sesim alçak ama kesindi." Az önce çıkan… abimin arabasını bulup takip et hemen " dedim.  Ali’nin aynadan bana attığı bakış, şaşkınlığın ta kendisiydi. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibiydi; kaşları hafifçe çatıldı. “Ne?” diyecekti belli ki. Ağzı aralandı. Ama kelimeler dökülmeden araya girdim. "Lütfen"dedim. "Önce öndeki araca yetiş. Ama çok yaklaşma. Arada mesafe bırak, fark etmesin. Sen yeter ki gözden kaybetme… ben sana anlatacağım."  Bir anlık duraksamadan sonra gaza yüklendi. Araba ileri atıldı. Kısa süre sonra, farların önünde tanıdık plaka belirdi. Ali hızını hemen düşürdü; ustaca, ölçülü bir mesafeyle takibe geçti. Ne çok yakın ne de kopacak kadar uzak.  Direksiyon başında sessizliğini bozduğunda sesi eskisi kadar rahat değildi artık. İçine merak, ucuna da şüphe sinmişti. " Eee… dinliyorum küçük hanım"dedi.  Diyecek bir şey bulamadım bu yüzden geçiştirmeye çalışacaktım. sesimi yumuşattım, neredeyse rica eder gibi "Cevaplamasam olur mu?” dedim.Ardından aceleyle ekledim “Sadece dediğimi yapsan… sürsen. Hem de bu da aramızda kalsa?” kendimi sevimli yapmaya çalışıyordum. "Çok mu şey istemiş olurum ? " Kulağıma kendi sesim bile fazla şirin gelmişti.  Ali’nin şaşkın bakışı aynadan yüzümde oyalandı.Sevimli olmaya çalışırken düpedüz itici mi oldum acaba?  Sonrasında kolundaki saate şöyle bir göz attı. Gösterge ışıkları yüzünü keskinleştirirken sesi bu kez daha ciddi çıktı.  “Bakın,” dedi, “saat ona geliyor. Çok da erken sayılmaz …ve tehlikeli bir durum varsa bunu bilmem gerekir.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi“Ben sizi hiç böyle bir saatte, hem de bu kadar aceleyle dışarı çıkarken görmedim.”  Sustum. Çünkü söyleyecek hazır bir cümlem yoktu; kafamda dolaşan ihtimallerin hiçbiri dile gelmeye cesaret edemiyordu.  Ali bir yola, bir aynadan bana baktı. Direksiyonun başında olmasına rağmen ağırlık onun omuzlarından bana doğru kaymış gibiydi.  “Bakın Hilal Hanım,” dedi bu kez daha alçak ama daha net bir sesle. “Devran Bey’i bana resmen takip ettiriyorsunuz.” Cümle havada asılı kaldı. Ardından devam etti“Bu bir şekilde kulağına giderse, ben çok zor bir durumda kalırım. Anlıyor musunuz beni?”  Sanki cevabı sözle değil, benden kopacak en küçük işaretle bekliyordu. Birkaç saniye öylece sustu; yol uzuyordu ama zaman daralıyordu.  Başımı hafifçe salladım. Boğazımdan belirsiz bir ses döküldü. “Hı hı.”dedim onaylarcasına.  Bu kadar. Ne inkâr edebildim, ne de açıklayabildim.  "Ben söylemesem nasıl kulağına gidebilir ki?” diye yokladım şansımı.Kelimelerim havada kaldı.Ali cevap vermedi. Sadece kısa, ciddi bir bakış attı aynadan. O bakış, söylenmemiş cümlelerin tamamıydı zaten. Konuşmadan konuşmuştu.  “Cevdet gördü,” dedi sonra. Kapıdaki diğer korumaydı." Devran Bey’in hemen ardından çıkmamız dikkatini çekmiştir. Hem…” kısa bir nefes verdi, “Kendisi fazlasıyla meraklıdır.”  İçime ince bir huzursuzluk yayıldı. Ali durmadı, bana cevap verme fırsatı da tanımadı.  “Eğer Devran Bey tehlikede falan değilse,” dedi ölçülü ama net bir tonla, “geri dönelim.”  “Olmaz.”  Kelime ağzımdan düşünmeden fırladı. Kendi sesime ben bile şaşırdım. Bir an için arabada bir gerilim dalgası gezindi.  “Yani,” diye düzelttim hemen, “geri dönemeyiz.”  Pes eder gibi bir nefes aldım. Daha fazla dolandırmanın anlamı yoktu.“Abim değil,” dedim kısaca, “ama yanında olan bir kız… tehlikede olabilir.”  Detaya girmedim. “Sadece… bana güvenmeni istiyorum,” diye ekledim.   Ali’nin cevabı söz olmadı. Dudakları sıkıldı, kaşları hafifçe çatıldı. Direksiyon başındaki duruşu sertleşti. Memnun değildi. İçinin rahat olmadığı her halinden belliydi.  Bu kez ben ona şüpheyle, dikkatle baktım. “Peki,” dedim yavaşça, “sen bu kızla ilgili bir şey biliyor musun?”  Sustum, sonra devam ettim “Eğer bildiğin bir şey varsa… benimle paylaşmanı istiyorum.”  Arabanın içini ağır bir sessizlik doldurdu. Farların aydınlattığı yol uzadıkça uzuyordu.  “Oradan bakınca,” dedi Ali, sesi ne alaycı ne de sertti; daha çok yorgun bir gerçeği taşır gibiydi, “Devran Bey’in en güvendiği, bir numaralı adamlarından biri gibi mi duruyorum sana?”  Cevabımı almıştım. Açıkça söylememişti ama yeterince netti.  “Benim görevim,” diye devam etti, gözlerini yoldan ayırmadan, “sizi alıp gideceğiniz yere güvenli bir şekilde ulaştırmak , sağ salim eve bırakmak.yanlış sorular sormamak ve gerekenden fazla şey bilmemek.Tabi bu son söylediğim daha çok Devran Bey için geçerli."  Yeterince açıklayıcıydı.  Direksiyonu sıkı sıkı kavrarken bakışlarını yoldan ayırmadan, sorular birbiri ardına döküldü ağzından; aceleci değil ama bastıra bastıra.  “Peki,” dedi, “sen söyle o zaman… Kim bu kız? Tanıyor musun? Arkadaşın mı?” Kısa bir nefes aldı, ardından asıl soruyu ekledi“Ve ne oluyor da tehlikede olduğunu düşünüyorsun?”  derin bir nefes aldım. Araya küçük bir yalan sıkıştırmaktan zarar gelmezdi; hatta belki de her şeyi daha inandırıcı kılardı. Aksi hâlde Ali, “Sen o kızı tanımıyorsun bile, sana ne ki o kızdan?” deyip konuyu kapatabilir, belki de takipten vazgeçebilirdi.  “O kız… arkadaşım,” dedim sonunda. “Öyle çok yakın değiliz aslında. Hani her derdini anlatacağın biri değil ama ara ara konuşurduk.”  Ali’nin aynadan bana baktığını hissediyordum. Devam ettim.  “Bir süredir Devran’la flört ediyordu. Bana anlatmıştı. Hatta en son… ciddi bir randevuya çıkacaklarını söylemişti.” Bir an duraksadım. Boğazım düğümlendi.Yine o kız düştü aklıma .Onun da ailesi ulaşamamıştır kıza ve hissettikleri endişeyi hissedebiliyordum. “O günden sonra kıza ulaşamadım. Telefonlarını açmadı, mesajlarıma dönmedi. Normalde böyle yapmazdı.”  Sesim istemeden de olsa biraz kısıldı.  “O yüzden içim rahat değil,” dedim. “Belki abartıyorum ama… kötü bir şey olmuş olmasından korkuyorum. Endişelenmemin sebebi bu.”  Sözlerim bittiğinde içimde garip bir ağırlık vardı. Yalan söylemiştim ama hissettiğim kaygı yalandan değildi.  Ali’den ses çıkmayınca başımı ona çevirdim. Gözleri yoldaydı. Öndeki aracı aynı mesafede tutarak, sanki başka hiçbir şey yokmuş gibi sadece sürüyordu.  “Eee?” dedim dayanamayarak. “Bir şey söylemeyecek misin?”  Kısa bir an sustu. Sonra omuzlarını çok hafif silkip gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.  “Ne diyeyim ki…” dedi. “Söyleyeceğim tek şey şu: Umarım Devran Bey’e yakalanmayız.”  Dudaklarını sıkıp aynaya bir kez daha baktı.  “Yoksa,” diye ekledi sakin ama net bir sesle, “işimden olurum.”  “Endişelenme,” dedim, sesimi olabildiğince hafif ve sıradan tutmaya çalışarak. “Kimseye görünmeyeceğiz. Yanlarına falan da gitmeyeceğim. Sadece uzaktan, gizlice bakacağım. O kızın iyi olduğunu kendi gözlerimle görmek istiyorum, hepsi bu.”  Bunu söylerken sanki gerçekten çok basit, neredeyse önemsiz bir şeyden bahsediyormuşum gibi konuşuyordum. İçimde kopan fırtınayı saklamayı başarmıştım belki ama Ali’yi ikna etmeye yetmediği belliydi.   Bir süre daha ilerledik. Yol uzadıkça uzuyor, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi önümüzde kıvrıla kıvrıla devam ediyordu. Devran her nereye gidiyorsa, merkezin, ışıkların, insanların çok ötesine sürüyordu arabasını. Şehir çoktan geride kalmıştı; etrafımızı çam ağaçları, karanlık ve ağır bir sessizlik sarmıştı. Ormanlık bir yoldaydık artık.  Derken, uzaktan tek tük ışıklarıyla bir dağ evi seçildi. Issız, ürkütücü ve bir o kadar da yabancı duruyordu. Kalbim göğsüme sığmazken Devran’ın arabası yavaşladı, sonra tamamen durdu.  “Dur,” dedim panikle, sesim istemsizce titreyerek. Ali frene bastı, biz de biraz geride, karanlığın içine gizlenir gibi durduk.  Araba durduktan sonra inmediğimiz gibi konuşmadık da. Ne olur ne olmaz diye bir süre içeride bekledik. Nefeslerimizi bile kısmıştık sanki. O an, bu sessizliğin içinde, yanlış bir yerde olduğumuzu iliklerime kadar hissettim.  Gelen giden yoktu. Ne bir kapı açılıyor, ne bir siluet kıpırdıyordu; sanki dağ evi de, yol da nefesini tutmuştu. Bu durağanlık içimi daha çok sıkıştırdı. Sessizlik uzadıkça uzuyor, insanın aklına olmadık ihtimaller üşüşüyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE