SONUN BAŞLANGICI 💔

1040 Kelimeler
Yazarın anlatımıyla Zozan Demirhan, konağın geniş oturma odasında ağır adımlarla dolaşıyordu. Yüzündeki ifade ciddiydi, gözleri keskin bir hançer gibi her köşeyi tarıyordu. O gece, Urfa’nın en görkemli düğünlerinden biri olacaktı ve Zozan Hanım bu düğünde Demirhan ailesinin kudretini, gücünü herkese göstermek istiyordu. Yanına oğulları Yakup ve Yılmaz’ı çağırttı. Odanın kapısı açıldığında, iki oğlu da başları hafif eğik şekilde içeri girdiler. Zozan Hanım ağır bir sessizlikle onları süzdü. Sonra dimdik durup sert bir ses tonuyla konuştu. “Akşam hiçbir terslik istemiyorum. Karılarınız ve çocuklarınızla örnek birer aile olarak o meydanda salınacaksınız. Karılarınıza söyleyin, bu gece yapacakları en küçük hatayı bile affetmem. Bedelini öderler.” Yakup Demirhan ve Yılmaz Demirhan birbirlerine kısa bir bakış attılar. Analarının sözlerinde şaka olmadığını biliyorlardı. İkisi de aynı anda, saygılı bir sesle, “Sen nasıl istersen ana,” dediler. Ardından sessizce odadan ayrıldılar. Henüz Zozan Hanım’ın neden bu kadar tedbirli davrandığını anlamamışlardı ama annelerinin içgüdülerine güvenmeyi öğrenmişlerdi. Gün, Urfa’nın semalarında batmaya yüz tutmuştu. Gökyüzü kızıl bir renge bürünürken, Demirhan konağında hummalı bir hazırlık vardı. Yakup Bey, eşi Zelal ve kızları Hülya ile birlikte araca binmişti. Yılmaz ise karısı Elmas’la yola çıkmak üzereydi. Yılmaz Demirhan’ın oğulları Yusuf, Harun ve kızları Ceylan ise Yusuf’un kullandığı arabaya binmişti. Zozan Hanım her zamanki gibi ailesinin en gözdesi, varisi olarak gördüğü torunu Baran ile birlikte yola çıktı. Peş peşe ilerleyen siyah araçlar, asfalttan tozlu köy yollarına geçerken far ışıkları geceyi deliyordu. Düğün alanına yaklaşırken başka aşiretlerin konvoylarıyla da karşılaştılar. Baran direksiyonun başında, her konvoya korna çalarak selam veriyordu. Ancak Aktaş ailesinin araçları yanlarından geçtiğinde kornaya dokunmadı. Bilal Aktaş, direksiyonun başında gelen konvoyu görünce içini bir sızı kapladı. Yıllardır Demirhan aşiretinin neden kendilerine düşmanlık beslediğini anlamamıştı. Defalarca başka ağalar aracılığıyla barış teklif etmiş, “Sorun neyse çözülsün, kan dökülmesin,” demişti. Fakat her seferinde Zozan Hanım, kesin bir dille bu teklifi reddetmişti. Bilal Ağa, yanında oturan karısı Zühre’ye dönüp, alçak bir sesle uyardı, “Bu akşam özellikle kızlara dikkat et. Bize olan düşmanlıkları yüzünden onlara zarar vermesinler.” Zühre Hanım dudaklarının kenarında buruk bir tebessümle fısıldadı, “Keşke Verda’yı alıp bir yerde gebertseler de ben de kurtulsam…” Bilal Ağa sert bir şekilde başını çevirdi. “Ne dedin sen?” diye sordu. Zühre hemen toparlanıp, “Dikkat ederim, merak etme. Adımıza laf gelsin istemem,” diyerek sözlerini yumuşattı. O sırada Helin ve Acar, kendi arabalarında neşeyle şakalaşarak gidiyorlardı. Gençliğin verdiği coşku yüzlerinden okunuyordu. Verda ise abisi Polat’ın arabasında oturuyordu. Hayatı boyunca dışarı çıkma fırsatı az olduğundan, her yolculuk onun için bir mucize gibiydi. Camdan dışarı bakıyor, yıldızlarla kaplanmış gökyüzünü ve uzayıp giden yolları hayranlıkla izliyordu. Urfa’da doğmuştu ama Urfa’nın sokaklarında özgürce yürüyememişti. Hep bir gözetim altında, hep eksik, hep yarım kalmıştı. Polat radyoda hafif bir müzik açtı. Melodi, Verda’nın düşüncelerine eşlik eder gibiydi. Verda başını cama yaslayıp, gözlerini uzaklara dikip şarkıyı mırıldandı. Düğün alanına vardıklarında kalbi heyecandan kıpır kıpırdı. Düğün alanı tam bir curcunaya dönmüştü. Işıklar, müzikler, kalabalığın uğultusu… Urfa’nın önde gelen aşiretlerinden herkes oradaydı. Bu düğün, sadece iki gencin evliliği değil; aynı zamanda aşiretlerin gücünü, zenginliğini sergilediği bir gösteriydi. Genç kızlar için görücüye çıkma, anneler içinse olası gelin adaylarını gözlemleme fırsatıydı. Demirhan aşireti kendilerine ayrılan yere geçti. Kızlar, Ceylan ve Hülya, babaannelerinin hemen yanına oturdular. Diğer yanda oğulları ve gelinleri yerlerini aldı. Baran, Yusuf ve Harun ise gençlerin olduğu tarafa geçti. Aktaş aşireti tam karşılarındaki masaya oturtulmuştu. Bu durum Zozan Hanım için hem avantaj hem dezavantajdı. Onları görmeye tahammül edemiyordu, ama bir yandan da her hareketlerini yakından izleyebilecekti. Doğan aşireti düğün için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Köy meydanı ışıklarla, bayraklarla süslenmişti. Bir yanda kazanlarda yemekler dağıtılıyor, diğer yanda erbanelerle halay sesleri yankılanıyordu. Bir anda ışıklar söndü. Duman ve havai fişek gösterileri arasında gelin ve damat sahneye girdi. Kalabalık alkış tufanına boğuldu. Verda, büyülenmiş gibi izliyordu o anı. İçinden, “Allah’ım, bir gün bana da böyle güzel bir düğün nasip olur mu?” diye geçirdi. Belki de o meydanda bulunan her genç kız aynı dileği dilemişti o anda. Her şey bir rüya gibiydi. Gelin ve damadın nikâhı önceden kıyıldığı için, doğrudan pasta kesimine geçildi. Ardından takı merasimi başladı. Kuyruk uzadıkça uzadı, herkes sanki birbirine gösteriş yaparcasına takı takmak için yarışıyordu. Demirhan ve Aktaş aşiretleri de takılarını takıp yerlerine döndüler. Fakat Zozan Hanım’ın gözlerindeki kin ve nefret, saklanamayacak kadar belirgindi. Kimse sormaya cesaret edemedi, o bakışların ardında yatan nedeni sadece kendisi biliyordu. Bir süre sonra Bilal Ağa oğullarını ve kızlarını yanına çağırdı. Hep birlikte halaya kalktılar. Meydan bir anda coşkuyla doldu. Polat, babasının hemen yanında, dik bir duruşla halaya eşlik ediyordu. Verda ise abisinin diğer yanında, zarif adımlarla, başı dik bir şekilde halaya katılmıştı. Kalabalık eğlenirken Verda, kimseyle göz göze gelmemeye özellikle dikkat ediyordu. Ancak o kısacık anda, karşısında duran bir çift gözle bakıştı. Baran Demirhan’ın gözleriydi onlar. Verda hemen gözlerini kaçırdı. Kim olduğunu bilmiyordu ama o bakışların içinde tuhaf bir şey vardı, hem merak hem de tehlike... Halaylar, türküler derken gece ilerlemişti. Kalabalığın içinden birkaç adam, yasak olmasına rağmen bellerindeki silahları çıkarıp havaya ateş açtı. Herkes kahkahalarla tezahürat yaparken, bu gösterinin ardında bir plan gizliydi. Bir anda, kimsenin ne olduğunu anlayamadığı bir kargaşa yaşandı. Demirhan ailesinin bulunduğu taraftan çığlıklar yükseldi. Müzik sustu, halay durdu. Herkes o yöne döndüğünde, Baran’ın kanlar içinde yere yığıldığını gördü. Zelal Hanım feryat figan oğlunun başına çöktü. Yakup Bey oğlunu kucağına almaya çalıştı, ama Yusuf atılıp Baran’ı kucağına aldı. Harun ile birlikte koşarak arabaya bindiler. Ne kimseyi beklediler, ne bir şey söylediler. Direksiyona geçen Yusuf, hızla hastaneye doğru sürdü. Düğün alanı artık bir savaş meydanına dönmüştü. Zozan Hanım, öfkeyle Bilal Ağa’ya doğru yürüyüp yakasına yapıştı. “Benim torunumun canına kastettiniz! Bunu yanınıza koymam, Bilal!” diye haykırdı. Bilal Ağa öfkesini bastırmaya çalışarak, “Kendine gel kadın! Kadınsın diye bir şey yapmam. Git, aşiretinizin ağası gelsin!” dedi. Zozan Hanım elini göğsüne vurarak bağırdı, “Senin muhatabın da benim! Bana yaptığının bedelini ödeyecek kişi de benim!” Polat ve Acar araya girmeye çalıştılar ama Yakup ve Yılmaz önlerini kesti. Artık yıllardır korkulan şey olmuştu. Demirhan ve Aktaş aşiretleri, bir kan davasının eşiğine gelmişti. Zozan Hanım titreyen parmağını Bilal Ağa’ya doğru uzattı, “Torunum iyileşsin diye dua et! Eğer iyileşmezse... senin ciğerini sökerim. Baran’ım ayağa kalktığında bu kanın hesabını kendi ellerimle soracağım!” dedi. Ve o an, Urfa’nın serin gecesini, iki ailenin arasında yıllardır gizliden gizliye büyüyen nefretin ateşi sardı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Verda, için sonun başlangıcı artık başlamıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE