3. Bölüm: İstanbul: Kurtlar Sofrası

987 Kelimeler
Otobüsün kirli camına yasladığı başı, huzursuz bir uykunun ağırlığıyla sarsılıyordu. Boynundaki keskin ağrı, zihnindeki kasvetle yarışır şekildeydi. Buruşturduğu yüzüyle boynunu sağa sola hafifçe oynatıp kütletti. Perdenin arasından sızıp yüzüne vuran güneş ışığı uykusunu kaçırsa da, yeni geldiği bu dünyayla yüzleşmeye henüz hazır hissetmediğinden gözlerini kapalı tutmaya devam etti. Nihayet motorun gürültüsü azaldı, lastiklerin asfalt üzerindeki o tiz sesi terminalin uğultusuna karışırken varış noktasına gelmiş oldular. Muavinin "geldik" anonsu ile yolcular birer birer inmeye başlamıştı. Omzuna dokunan elle, Esved’in bedeni bir yay gibi gerilirken, kurt gibi tetikte büyümüş olmanın verdiği o karanlık içgüdüyle yerinden hızlıca doğruldu. Ona dokunan kolu kavradığı gibi hiç düşünmeden arkaya doğru büktü. Eli, belindeki soğuk metale uzanmıştı ki muavinin acı dolu iniltisi kulaklarına ilişti. "Ah! Abi ne yapıyorsun? Geldik diye haber vermek istedim!" Esved, uykulu gözlerindeki o öldürücü keskinlikle yerde sızlanan gence ters bir bakış attı. Gerçeklik, yüzüne soğuk su atılmış gibi çarpıldığında parmaklarını gevşetti. Hiçbir şey söylemeden, sızlanan çocuğun üzerinden geçerek otobüsten indi. Yüzüne çarpan serinlikle gözlerini sakince yumdu. Ciğerlerine çektiği o meşhur İstanbul havası, egzoz dumanı, deniz tuzu ve kalabalığın kokusuyla harmanlanmış soğuk bir nefesti. Bagajdan eline tutuşturulan çantasını usulca alırken, kalabalığın içinde gölge gibi süzülerek otogarın çıkışına doğru yürümeye başladı. Yol kenarında sıraya dizilmiş taksilerden birinin yanında durdu. Kapıyı açıp arka koltuğa yerleştiğinde, şoförün "Buyur abim, nereye?" diyen sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ceketinin iç cebinden, artık kenarları aşınmış, üzerine adres yazılmış o kağıdı çıkardı ve şoföre uzattı. "Şu adrese gideceğim." Adam kağıttaki adrese kısa bir süre baktı, hafifçe ıslık çaldı. "Sanayi tarafına gidiyoruz desene şuna... Tamamdır," diyerek kağıdı geri uzattı. Esved, elinde sımsıkı buruşturduğu o kağıt parçasıyla camdan dışarıyı izlemeye koyuldu. Şehir, devasa bir canavar gibi üzerine akıyordu. Gözlerini yoldan bir an olsun ayırmadı, her bir kilometre, onu babasının katiline ve kendi kaderinin sonuna biraz daha yaklaştırıyordu. Yolda şoförün sorduğu "Nereden geliyorsun? Akraba ziyareti mi?" gibi meraklı sorularını kısa cevaplarla geçiştirdi. Adam da bir süre sonra konuşmaya pek gönüllü olmayan delikanlıyı rahat bıraktı. Vardığı eski hanın önünde sıra sıra dizilmiş dükkanlara boş bakışlarla baktı. Taksici onu sanayinin girişine kadar getirmiş, gideceği binayı da uzaktan tarif etmişti. Taksiden iner inmez yaktığı sigarasından derin ve hızlı nefesler çekerken, omzundaki çantanın kayışını sıkılaştırdı. Elindeki kağıtta yazan numarayı takip ederek ilerlemeye devam etti. Yol üzerinde hem gülüşüp hem birbirine küfreden bir grup adam gördüğünde duraksayıp adımları onlara yöneldi. Yanlarına huzursuzca dikilip, "Selamün aleyküm," dedi. Sesi, ortamın gürültüsünü bıçak gibi kesti. Sesin geldiği yöne dönen adamlar, Esved’i yukarıdan aşağıya küçümser bir tavırla süzdüler. Birbirlerine bakıp alaycı bir edayla, "Aleyküm selam," dediler. Esved boğazını temizleyip, "Ben şu adresi arıyorum," diyerek kağıdı uzattı. Gençler kağıda önemsiz bir bakış atarken içlerinden biri, "Sen buralarda yenisin galiba?" dedi, gözlerini Esved’in üzerine dikerek. Fazla muhatap olup vaktini harcamak istemiyordu. Bir an önce aradığı adresi bulmak istiyordu. "Evet, öyleyim. Biliyor musun bu adresi?" diyerek sorusunu yineledi. "Gösteririz ya, acelen ne?" diyen diğer adam, Esved’in arkasına dolandı. Esved, arkasına şüpheci bir bakış atıp, "Neyse, başkasına sorarım," diyerek tam yönelecekti ki, adam elini göğsüne bastırıp onu durdurmaya çalıştı. Esved’in içindeki o eğitilmiş refleks saniyeler içinde devreye girerken, göğsündeki eli hızla kavrayıp bileğini tersine döndürdü. Kemiğin çatırtısı sanayinin gürültüsünde bile duyulur olmuştu. Adam acıyla kıvranıp kendini yere attı. "Ulan sen kimsin? Dağdan gelip burada derebeyi mi kesildin?" diye bağıran diğeri, eline nereden aldığını bilmediği sopayla üzerine doğru koştu. Esved, hiç istifini bozmadan arkasına döndü. Adamın karnına hızlı bir tekme indirirken, adam iki büklüm olup olduğu yere yığıldı. Bu sırada, bileğini büktüğü adamı hâlâ bırakmamıştı; adamın iniltileri artık feryada dönüşmüştü. Dükkanlardan adamlar birer birer çıkmaya başlamış, etraflarını sarmışlardı. Esved, bileğini bırakmadığı adamı kendine kalkan yaparak diğer kolunu boynuna doladı. Gözleri bir avcı gibi etrafı tarıyordu. "Noluyor lan burada?" Kalabalığın arasından, karşı binadan çıkan siyah sakallı, göbekli, tıknaz bir adam göründü. Esved, kasılmış çenesiyle dimdik dururken, "Ben Haydar’ı arıyorum," dedi sesi titreyerek değil, gürleyerek. "Üzümcü Haydar’ı." Adam durdu, elini beline atar gibi yaptı ama Esved'in gözlerindeki o deliliği görünce vazgeçti. "Haydar benim. Sen kimsin delikanlı?" Esved, adamın doğru söyleyip söylemediğini anlamak istercesine onu süzdü. "Beni Bekir gönderdi" dedi. "Bekir Talas." Bu isim sanayinin havasını bir anda değiştirdi. Haydar, bu sefer daha dikkatli, daha derin bir süzüşle baktı Esved’e. "Sen Esved misin?" Esved, kolunun altındaki adamı biraz daha sıkarak cevap verdi. "He, ben Esved... Esved Aladağ." İçeri geçip oturduklarında, önüne hemen bir bardak koyu çay bırakıldı. Esved, teşekkür niyetine başını hafifçe sallayarak kabul etti. Masanın arkasındaki koltuğa yayılan Haydar, bir yandan tespihini çekerken bir yandan da karşısındaki bu sert bakışlı genci süzüyordu. "Kaç yaşındasın sen?" diye sordu Haydar. "Yirmi üç," dedi Esved; sesi bir metalin soğukluğu kadardı. "Askerliğini yaptın mı?" sorusuna Esved sadece başını sallayarak onay verdi. Haydar, masadaki çayından bir fırt çekip devam etti. "Bir ahbabın oğlu gelecek deyince, ben daha... nasıl desem, daha toy birini bekliyordum." Esved konuyu kapatmak istercesine, "Ailenin en küçüğü benim," diye cevapladı. Haydar, karşısındaki gencin başına gelecekleri çoktan kabullendiğini, hatta bu uğurda canını bile çoktan feda ettiğini fark edince ciddileşti. "Peki bakalım Esved," diyerek çekmecesine uzandı. İçinden şişkin bir zarf çıkarıp masanın üzerine koyup, Esved’in önüne doğru itekledi. "Burada yeni kimliğin var. Artık sen yetimhanede büyümüş, devletin okutup yaşı dolunca salıverdiği o çocuklardan birisin. Anan da baban da sen doğmadan ölmüşler. Banka hesabın dahi bu yeni ismine göre açıldı. Her şey temiz." Esved, söylenen her kelimeyi zihnine kazıyordu. Haydar devam etti. "Başvurun şu an adamın masasında bekliyor. Şoförlerden biri işi almana yardımcı olacak ama o da senin kim olduğunu bilmiyor. Sadece bir tanıdığın ricası sanıyor. Ona göre davran, sakın açık verme. Zarfın içinde bir de yedek telefon var. İşe başlayınca patrona bu numarayı ver; evde de işte de sadece bunu kullan." Esved elini uzatıp zarfı tam alacakken, Haydar elini zarfın üzerine bastırarak engel oldu. Gözlerini Esved’in gözlerine dikti, sesi fısıltı gibi ama tehditkârdı. "Olur da yakalanırsan, işi batırırsan... Ne beni tanıyorsun ne de burayı. Anladın mı?" Esved, buz gibi bir ifadeyle Haydar’a baktı ve adamın sorusuna "Kimi tanıyormuşum?" diyerek karşılık verdi. Bu cevap Haydar’ın hoşuna gitmişti. Memnuniyet dolu, çarpık bir gülümseme yüzüne yayılırken, elini zarfın üzerinden çekti. "Hadi bakalım o zaman," dedi. "Rastgele."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE