Kaderin değiştiği gün💔

1650 Kelimeler
🌷İyi okumalar canlarım. inst: gunes_li2 13 yıl önce.. Karaca ailesi kendi hanelerinde mutlu mesut yaşıyorlardı. Bu günler küçük Sude’nin en mutlu günleriydi ve daha 5 yaşındaydı. Baba Kemal Karaca her gün şoförlük yapar, alın teriyle evini geçindirirdi. Anne Gönül ise evin yükünü çekiyor, yemek yapıyor, temizlikle meşgul oluyordu. Ne kadar kocasına, “Ben de çalışayım, sana yardımcı olayım,” dese de Kemal her defasında onun ellerini tutar, gözlerinin içine bakar ve gülümseyerek: — “Ben bu ellere kıyamam. Hem ev, hem iş yorulursun Gönül’üm. Ben gece gündüz çalışırım, yine de size bakarım.” derdi. Aradan yıllar geçse de aralarındaki sevgi hiç azalmamıştı. O sabah da her şey sıradan bir gün gibi başlamıştı. Kemal erkenden kalkmış, kahvaltısını yapmış, karısı ve küçük kızını öpüp işine gitmişti. Ama ne yazık ki… bir daha geri dönemeyecekti. Gönül, akşam kocasının en sevdiği yemeği hazırlarken telefon çaldı. Numara yabancıydı. Önce açmak istemedi, ama telefon tekrar tekrar çalınca tedirgin oldu. Eli titreyerek telefonu açtı. Karşıdan yabancı bir ses geldi: — “Merhaba, siz Kemal Karaca’nın eşi misiniz?” Gönül’ün içine bir sıkıntı çöktü. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Sesi titreyerek: — “Evet, benim eşim… Ne oldu?” diye sordu. Adam, acı bir sessizlikten sonra devam etti: — “Eşiniz bir kaza geçirdi… Şu an hastanede.” Gönül içinden “Allahım ne olur birşey olmasın" diye geçirdi.Hangi hastahanede olduğunu öğrenince telefonu kapattı.Dizlerinin bağı çözülmüştü gözleri dolmuştu ama kendini güçlü tutmak zorundaydı. Küçük Sude’nin gözlerine baktı, çaresizlik içinde titreyerek: — “Gel kızım, seni Fatma teyzenlere bırakayım,” dedi. Alelacele toparlandı, Sude’yi kucağına alıp dışarı çıktı. Yüreği yerinden çıkacak gibi atıyordu. Komşunun kapısını çaldı. Birkaç kez vursa da elleri tir tir titriyordu. Kapı açılınca: — “Fatma… ne olur Sude’ye göz kulak ol. Ben hemen gelirim, olur mu?” diye yalvardı. Gözlerinden yaşlar süzülürken küçük kız annesinin boynuna sarılmış, neler olduğunu anlamadan sadece: — “Anne, nereye gidiyorsun?” diye fısıldamıştı. Gönül, dudaklarını ısırarak kendini tutmaya çalıştı. Ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sonunda gözyaşlarının arasından kısık bir sesle, — Kemal… kaza geçirmiş… Hastaneye gitmem gerek, dedi. Fatma şaşkınlıkla elini ağzına götürdü, gözleri büyüdü. — Aman Allah’ım… Geçmiş olsun! Sen hemen git, hiç merak etme. Ben Sude’ye bakarım. Gözün arkada kalmasın, dedi kararlı bir sesle. Gönül, kızına dönüp yanına çömeldi. Küçük Sude’nin ürkek bakışlarını görünce kalbi paramparça oldu. Ellerini kızının yanaklarına koydu, defalarca öptü. — Korkma annecim… Çok geçmeyecek, ben geleceğim. Seni almaya mutlaka döneceğim, dedi. Sude annesinin boynuna sıkıca sarıldı, gitmesini istemiyordu. Ama Gönül kızının minik kollarından zorla ayrıldı. Son bir kez arkasına dönüp bakarak kapıdan çıktı. Ayakkabılarının sesi yankılanırken, küçük kız annesinin ardından bakakaldı. Evin sessizliğinde, Sude’nin kalbine derin bir korku yerleşti. O gün anlamasa da, hayatını kökünden değiştirecek fırtınalar çoktan yaklaşmaya başlamıştı… Gönül yolda yürürken kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Gözlerinden akan yaşları sildi, ama durduramıyordu. Ellerini göğe kaldırarak yalvardı: — Ne olur Allah’ım… Ne olur kocama bir şey olmasın… Sen onu başımızdan eksik etme, yalvarırım Rabbim… Hastaneye vardığında nefes nefese kalmıştı. İçeri dalar dalmaz bir hemşireye yaklaştı. — Buraya yaralı… Kemal Karaca isimli bir adam getirildi mi? Ben eşiyim, lütfen söyleyin! dedi, sesi titreyerek. Hemşire gözlerini yere indirdi, sonra hafifçe başını salladı. — Evet hanımefendi, trafik kazası olmuş. Şu an ameliyatta. Gelin, sizi bekleme odasına götüreyim, dedi. Gönül, gözyaşları içinde hemşirenin elini tuttu. — Allah sizden razı olsun, ne olur onu kurtarın… dedi ve hemşirenin peşine düşerek ameliyathane kapısının önüne geldi. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Gözleri kapıya kilitlenmişti, sanki birazdan açılacak ve içeriden güzel bir haber gelecekti. Ama zaman ağırdı, saatler gibi geçen yarım saatin sonunda kapı açıldı. Doktor, yorgun ve yüzü kararmış bir halde dışarı çıktı. Gönül, daha gözlerine baktığında kötü haberi sezdi ama içi bunu kabullenmiyordu. Bir anda yerinden fırladı. — Doktor bey! Kocam… İyi mi? Ne olur söyleyin! dedi çaresizlikle. Doktor derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırarak başını salladı. — Çok üzgünüm hanımefendi… Geldiğinde durumu çok ağırdı. İç kanaması vardı. Tüm müdahalelerimize rağmen… kurtaramadık. Gönül’ün yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Ellerini kulaklarına götürüp hıçkırıklarla haykırdı: — HAYIR! Hayır olamaz! Yalan söylüyorsunuz, yaşıyor! Benim kocam yaşıyor! Kemal’im ölmedi! diye bağırıyordu. Koridor yankılandı. Kadının feryadı herkesi sarstı. Dizlerinin bağı çözülmüş, yere yığılmıştı. Doktor hemşireye dönüp kısık bir sesle, — Hemen sakinleştirici yapın… Kendinde değil, dedi. Hemşireler zorla kollarını tuttular. Gönül çırpınıyor, “Bırakın beni! Kocam nerede? Kemal’im nerede?” diye haykırıyordu. Ama iğne vurulduğunda yavaş yavaş gözleri karardı, çığlıkları kesildi. O an bütün dünya Gönül’ün üzerine yıkılmıştı… Gönül gözlerini açtığında loş ışıklı bir hastane odasındaydı. Yavaş yavaş kendine gelse de dudaklarından hep aynı kelimeler dökülüyordu: — Kemal… Kemalim… Ne olur beni bırakma… Doktor Levent yatağın yanına yaklaşarak alçak sesle konuştu: — Gönül Hanım… Bir yakınınız var mı? Lütfen bize söyleyin, arayalım, yanınıza gelsinler. Bu acıyı tek başınıza taşımanız çok zor. Gönül titreyen elleriyle çantasını açtı, zar zor içinden telefonunu çıkarabildi. Parmakları ekranda dolaşırken gözyaşları akıyordu. Nihayet Kemal’in kardeşi Fuat’ın numarasını buldu, aramaya cesaret etti. Telefon birkaç kez çaldı, sonunda karşıdan telaşlı bir ses geldi: — Efendim, yenge? Gönül’ün boğazı düğümlendi, kelimeler çıkmak bilmiyordu. Ağzı kurudu, nefesi titredi. Güçlükle yutkundu, gözlerinden süzülen yaşlarla kısık bir sesle konuşabildi: — Fuat… hastaneye gelmen lazım… abinn… Kemal’im… öldü Fuat… Son kelime dudaklarından koparken hıçkırıkları boğazını düğümledi, telefonu elinden düşürdü. Doktor hızla telefonu yerden aldı, hattı kapatmadan konuştu: — Fuat Bey, ben Doktor Levent. Hemen hastaneye gelmeniz lazım, adresi veriyorum. Çabuk gelirseniz iyi olur. Telefonu kapattığında Gönül, yatağın kenarında ağlamaktan tükenmiş haldeydi. Başını yastığa gömmüş, elleriyle kalbini tutuyor, boğulurcasına fısıldıyordu: — Ben sensiz nasıl yaşarım Kemal… Ben Sudeyi sensiz nasıl büyütürüm ne derim ona… Acının ağırlığıyla bütün dünyası yıkılmıştı. Koridorda ağır adımlarla ilerleyen ayak sesleri yankılandı. Fuat, nefes nefese hastaneye girmişti. Gözleri panikle etrafı ararken hemşirelerden biri ona yaklaşıp, — Fuat Bey siz misiniz? Lütfen buradan buyurun… dedi. Onu doğruca Gönül’ün odasına götürdüler. Fuat odanın kapısında durmuştu. Gönül’ün gözyaşlarını, titreyen ellerini gördükçe içindeki korku büyüyordu. — Yenge… Ne oldu? Abim nerede? dedi, sesi çatlayarak. Gönül’ün dudakları titredi. Boğazında düğümlenen kelimeler çıkmak istemiyordu. Sonunda gözyaşları eşliğinde, neredeyse fısıltıyla konuştu: — Fuat… Abin… Kemalim… öldü… Fuat’ın yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Sanki kelimeyi duymamış gibi başını salladı. — Ne diyorsun yenge? Ne ölmesi… Abim yaşıyor! Hani nerede? Nerede abim?! diye bağırdı. Bir adım geri attı, sonra duvara yaslandı. Gözlerini sıkıca kapatıp başını iki elinin arasına aldı. — Hayır… Bu doğru değil… Dün daha konuştuk… Nasıl olur bu? Abim güçlüdür, hayatta hiçbir şey ona zarar veremez… dedi, nefes nefese. Gönül, hıçkırıklar içinde ellerini Fuat’ın kollarına koydu. — Keşke öyle olsaydı Fuat… Keşke… Ama artık yok… dedi gözyaşlarıyla. Fuat bu sözleri duyunca bir anda çözüldü. Elleriyle saçlarını çekti, dizlerinin üstüne çöktü. — Allah’ım! Abim neredesin? Beni bırakıp nereye gittin?! Beni, Gönül yengemi, Sude’yi nasıl bıraktın? dedi, gözyaşlarıyla yere kapanarak. Doktor Levent içeri girip yumuşak bir sesle: — Başınız sağ olsun… İsterseniz şimdi Kemal Bey’i görebilirsiniz… dedi. Fuat başını kaldırdı, gözleri kırmızı olmuştu. — Göreceğim… Göreceğim abimi! Gözüyle görmek istiyordu hâlâ. İçindeki bir ses “belki de ölmemiştir” diye çırpınıyordu. Gönül’ün koluna girerek birlikte morga yürüdüler. Kapı açıldığında Fuat’ın yüreği delik deşik oldu. Beyaz örtü çekildiğinde ağabeyinin cansız bedeniyle karşı karşıya kaldı. Fuat’ın dudaklarından tek bir cümle döküldü: — Abim… Sen bizi nasıl bıraktın… Artık inkâr edecek bir şey kalmamıştı. Soğuk morg odasında sessizlik hâkimdi. Hemşire, beyaz örtüyü yavaşça kaldırınca Kemal’in solgun yüzü ortaya çıktı. Sanki uyuyormuş gibi huzurlu görünüyordu ama gözleri kapanmış, dudakları artık kıpırdamaz olmuştu. Gönül’ün kalbi paramparça oldu. Bir anda dizlerinin bağı çözüldü, Fuat’ın kolundan sıyrılıp Kemal’in bedeninin yanına diz çöktü. Titreyen elleriyle kocasının soğuk yüzüne dokundu. — Kemal… Kemalim… diye fısıldadı hıçkırıklarla. Sonra bağırarak devam etti: — Bizi nasıl bırakıp gidersin? Ben sana söz verdim, sen de bana söz verdin… Birlikte yaşlanacaktık! Daha Sude’miz küçücük… O sensiz nasıl büyüyecek? Ben sensiz nasıl yaşayacağım?! Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, yaşlar saçına damlayarak saçlarını ıslatıyordu. Kemal’in ellerini tutmaya çalıştı ama taş kesilmiş gibi soğuktu. — Hani bana “ben varım” diyordun? Hani bana “sen hiç yalnız kalmayacaksın” diyordun? Bak… ben şimdi yapayalnızım! diye haykırdı. O an Gönül’ün çığlığı soğuk odanın duvarlarını yırttı.Kocasının göğsüne başını yaslamış ağlıyordu. Sanki ağladıkça yeniden nefes verecek, Kemal kalkıp “Gönülüm” diyecekmiş gibi. Ama sessizlik her şeyden ağırdı. Fuat, gözleri yaş içinde kardeşine bakarken Gönül’ü kollarından tutmaya çalıştı. — Yenge… Ne olur kendini harap etme Sudenin sana ihtiyacı var… Abim bizi duyamaz artık… diyebildi ama sesi titriyordu. Gönül, gözlerini Kemal’in yüzünden ayırmadan haykırdı: — Sus Fuat! O beni duyar! O hâlâ beni duyuyor! Ve tekrar Kemal’in yüzüne kapanarak ağlamaya devam etti. Ertesi gün köyün cami avlusu kalabalıkla dolmuştu. Herkes sessiz, hüzün içinde bekliyordu. Tabutun üzeri yeşil örtüyle kaplanmış, beyaz çiçekler serpiştirilmişti. Kemal Karaca’nın adı fısıldanıyor, herkes “ah yazık oldu, daha gençti” diyordu. Gönül siyah örtüsüne bürünmüş, ayakta durmakta zorlanıyordu. Sude ise Fatma teyzesinin kucağında, ne olduğunu tam anlamasa da annesinin ağladığını görüp korkmuştu. Küçük kız da gözyaşlarını tutamıyordu. İmam dua etmeye başladığında Gönül bir anda kalabalığın arasından fırlayıp tabutun başına geldi. Tabutun üzerine kapanarak ağlamaya başladı. — Kemal! Kemalim! Sen nasıl kıydın bize? Bizi nasıl bırakıp gittin? Daha Sude’miz büyümedi… Onu kimin kollarına bırakıp gidiyorsun?! diye haykırıyordu. Kadınların feryadı cami avlusunu doldurdu. Gönül tabutun tahtalarına elleriyle vuruyor, sanki “kalk” diye zorla uyandırmaya çalışıyordu. — Hani bana demiştin, “ben sana ömür boyu nefes olacağım” diye… Hani bana demiştin, “seni asla yalnız bırakmam” diye… Yalan söyledin Kemal! Yalan söyledin! diye inliyordu. Fuat gözyaşlarını tutamayıp tabutun bir yanına çöktü. Elleriyle kardeşinin tabutunu kavradı. — Abim… Sen bu toprağa sığmazsın. Ben sensiz ne yapacağım?diye gözyaşlarıyla haykırdı. Kalabalık gözyaşları içinde bu sahneyi izliyordu. Bazıları ağlıyor, bazıları Gönül’ü tutup sakinleştirmeye çalışıyordu ama o çırpınıyordu: — Bırakın beni! Kemalimin yanında kalacağım! Beni ondan ayırmayın! Sonunda tabut omuzlara alındı, mezarlığa doğru götürüldü. Gönül gözyaşlarıyla arkasından yürürken içinden bunun sadece kabus olmasını uyanacağını umuyordu. Sude, küçük elleriyle annesinin eteğine sarılmıştı. Küçük kızın gözlerinden akan yaş, annesinin acısını daha da katlıyordu. Toprak tabutun üzerine döküldüğünde Gönül bir kez daha feryat etti: — Toprak kokusu sinmesin üzerine! Kemalim… sensiz ben nasıl yaşarım?! O gün Karaca ailesinin hayatı tamamen değişmişti. Ocağın ışığı sönmüş, Gönül ile Sude’nin kaderi artık bambaşka bir yola girmişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE