Dedem, elini arkasında birleştirmiş bir şekilde Demhat'a bakarak kafasıyla selam verdiğinde, Demhat'a baktım. O da aynı şekilde kafasıyla selam verirken, hafifçe eğilerek arabasına doğru ilerledi.
Dedemin keyifli halini görmem, yakalanmanın verdiği korkuyu bastırdı. Hasan amca beni kapıda karşılarken, bir an ne kadar yaşlandığını fark ettim. Saçları daha bi ağırlaşmış ve yüzü çökmüştü.
"Günaydın Hasan amca. Nasılsın?" diye sorduğumda, avluya girmiştik. "İyiyim, Xezal kızım. Sen nasılsın?" diye sordu.
"Gayet iyiyim. Teşekkür ederim." Deyip, merdivenlerden inen dedeme baktım.
Hasan amca valizimi yanıma bırakarak mutfağa geçtiğinde, dedemin yanıma gelmesini bekledim. Bastonunu yere vurdukça çıkan "Tak" sesi beni ürkütmeye başlamıştı. Ağır, ağır merdivenlerden inip bana doğru yaklaştı. O sırada mutfaktaki halam ve Dicle bize bakıyordu. Babam ve diğerleri ise üst kattan bana şaşkınlıkla bakıyordu. Sanırım dedemden başka kimsenin kaçacağımdan haberi yoktu.
"Günaydın dedem," dedim, gülümserken. "Sabah sabah, Şanlıurfa'yı gezip geldim." Dedem'in bakışlarında hiç yumuşama olmazken, aksine kaşları daha bi çatılmıştı. Tam önümde durduğunda bastonunu sertçe yere vurdu. "Neden geri geldin?" diye sordu, çatık kaşlarına rağmen sesi yumuşaktı.
"Hiç gitmedim ki," dedim, tatlı olmaya çalışarak. "Sadece hava alanının havasına baktım." Saçmaladığımın farkındaydım.
"Havası nasıldı? Beğendin mi bari?" benimle dalga geçtiği o kadar belliydi ki, yukarıdaki kıkırtılara dönüp baktığımda, Şiyar ile Baran kahkaha atmamak için kendilerini sıkıyordu.
Tekrar dedeme döndüğümde, "Hiç sevmedim ya," dedim, yüzümü ekşiterek. Dedem hâlâ tüm sakinliğiyle beni izliyordu. "Hem kertmemle de biraz konuştuk."
"Ha bu arada bana ne zaman söyleyecektiniz?" dedemin kaşları eski halini alırken, "Neyi?" diye sordu. "Beni kiminle neden kerttiğinizi." Dedim, gayet ciddi bir şekilde.
Aniden, üstündeki şaşkınlığı atarak omuzlarını dikleştirdi. "Sen bana hesap mı soruyorsun?" dedi, kızgınlıkla.
"Hesap soracağım tabi ki de. Benim bundan ne zaman haberim olacaktı dede?" Az önceki halimden eser kalmamıştı. Gayet ciddiydim.
"Yerinde dursaydın anlatırdım!" diye bağırdı öfkeyle. Bir an irkilsem bile hızla kendimi toparladım.
"Dede bak, ben bir çingene kızıyım o ise ağa..." Sakin kalmaya çalıştım. Zaten evliliği kabul etmiştim. Sadece dedemden öğrenmek istediğim şeyler vardı. "Biz evlenirsek, her şey o kadar kolay olmayabilir."
"Biliyorum." Deyip, bir adım attı. "Ama kolay olması için hep arkanda dururum."
"Ama birbirimizi tanımıyoruz bile, hayatlarımız, yaşam tazımız, düşüncelerimiz bile farklı," dedim, isyan edercesine. "İki yabancıyı birbirine mahkum edemezsiniz."
"Hiç de yabancı gibi dans etmiyordunuz Xezal Xanım." Kinayeyle konuştuğunda, bir an unuttuğum görüntüleri hatırladım. Haklıydı. Demhat ile birlikte sarmaş dolaş dans etmiştik.
"Bütün Şanlıurfa hayırlı haberlerinizi bekliyor. Tabi kimisi ise fesatlık yapmak için köşedeki yerini almışlar bile," sağ elini kaldırıp koluma dokundu. "Xezal'ım... Kara gözlü torunum, biraz büyüsen mi artık?" diye sorduğunda, Baran'ın sesini işittim.
"Dede! Xezal'ı zorla evlendiremezsiniz. İstemediği birine vermem ben kardeşimi." Dediğinde, merdivenlerden inmişti bile.
Dedem, arkasını dönerek Baran' baktığında, babam da merdivenlerden inmeye başlamıştı. "O zaman sen evlen Baran Bey! Kardeşin için fedakarlık yapar mısın?" Dedemin lafları her zaman oldukça ağır ve yerinde olmuştu. Tıpkı şimdiki gibi. Baran'ın yüzündeki öfke birden silinirken yerini şaşkınlık aldı. "Zınar'ın torunu Arin ile evlenmeyi kabul edersen bu beşik kertmeyi bozarım!" Gür sesi, konağın taş duvarlarında yankılanırken, Baran'ın haline acıdım. Benim için fedakarlık yapardı ama bu kadar büyük bir fedakarlığı asla yapmazdı. Bunu hepimiz çok iyi biliyorduk.
"Aynı şeyin olmadığını biliyorum dede. Onlardan kız almak başka, bizden onlara vermek başka." Dedi, Baran öfkeyle.
Dedem, sadece kafasını salladı. "Dede, ben evlenmeyi kabul ettim." Dedim, dan diye. "Demhat'la evleneceğim." Baran'ın gözleri birden irileşirken kafasıyla reddetti. "Hayır Xezal! Sevmediğin biriyle evlenemezsin!" diye bağırdığında, gülümsedim. Dedem bana döndüğünde, gözlerimdeki kararlı halimle rahatça nefesini dışa vurdu.
"Demhat ağayla evleneceğim. Son sözüm budur." Deyip, babama bakmadan merdivenlere ilerledim. Çünkü babama baksaydım gözlerindeki mahcubiyeti görürdüm ve bunu istemiyordum. Bana karşı mahcup olduğunu biliyordum. Bilmek bile canımı acıtırken, görmek beni mahvederdi.
Odama girdikten birkaç saniye sonra kapı çalındı. "Girebilirsin," dedim, çantamı yatağa bırakırken. Dicle elindeki valizi odaya bırakarak kapıyı kapatıp içeri girdi.
"Kabul etmek zorunda değildin." Dediğinde, yatağa uzandım.
"Zorunda değilim zaten," tekrar doğrulurken, saçımdaki fuların olmadığını fark ettim.
"Demhat ağayla evleneceğim." Dediğimde, ses tonumdan sinsilik aktı. Dicle merakla yanıma oturduğunda, "Aklında ne var?" diye sordu, sabırsızca.
Tek kaşımı kaldırıp, Dicle'ye baktım. "Şanlıurfa'ya çingene bir Hanım ağa geliyor." Dediğimde, Dicle'nin gülümsemesi büyüdü ve bana hayranlıkla baktı. Yataktan kalkarak saçımı savurarak banyoya doğru ilerledim.
Dicle birkaç dakika sonra arkamda bağırarak, "Kahvaltı hazır Hanım ağam! Fazla oyalanma." Diye konuştuktan sonra, odamın kapısının kapandığını duydum.
Kısa bir duştan sonra, valizimden beyaz, mavi küçük çiçekli midi elbisemi çıkartarak giydim. Saçımı kuruttuktan sonra, hafif dalgalandırarak açık bırakmayı tercih ettim. Beyaz sandaletlerimi de giydikten sonra boynumu ve bileklerimi ince bilekliklerle süsleyip, boynuma gül kokulu parfümümü sıkarak aynadan son görüntüme memnuniyetle baktım.
Vazgeçilmezim olan makyajımı da tamamladıktan sonra aşağıya inmek için hazırdım. Elbisemin yırtmacı neyse ki pek derin değildi. Sağ dizimin dört parmak yukarısından başlıyordu. Merdivenlerden inerken, keyfim yerindeydi. İstanbul'a gitmek zorunda değildm artık burada kalmak için harika bir fırsat bulmuştum üstelik onunla da kalmayıp Şanlıurfa'nın Hanım ağası olacaktım.
Değil Şanlıurfa, hiçbir aşiret böyle bir Hanım ağa görmediklerini anlayacaklardı. Bir süre evcilik oynamak güzel olacaktı.
"Günaydın tatlı ailem. Afiyet olsun." Merdivenlerden indiğimde, neşeyle şakıdım. Dedem yine üstüme bakarak burun kıvırttığında, babama göz kırparak masaya geçtim. Dedemin çaprazındaki yerimi aldıktan sonra, Halamla bakışlarımız kesişti. O da kaşlarını çatarak bana bakıyordu. "Xezal, kızım benim. Ne zaman buraya göre giyineceksin? Bak vallahi o bacakların cayır cayır yanar bir gün." Dediğinde, gülmemek için dudaklarımı sıkı sıkı birbirine bastırdım.
Baran karşıdan bana beğeni dolu bakışlar atarak göz kırptı. "Halam bak ne güzel giyinmişim. Hem ben artık Hanım ağayım. Yani kimse bana karışamaz." Dediğimde, dedem boğazını temizleyerek, "Azade, Xezal ile Dicle'yle birlikte çarşıya çıkın bugün. Xezal'ı akşam istemeye gelecekler." Dediğinde, az önce ağzıma aldığım ekmem parçası boğazıma takıldı ve öksürmeye başladım.
Ne demek bu akşam istemeye geleceklerdi? Biz henüz tanışmıyorduk bile! Dicle bana su içirirken, kaşlarımı çatmış bir şekilde dedeme döndüm. "Dede ne acelemiz var?" diye sordum, çatallaşan ses tonumla.
"Ne demek ne acelemiz var?" diye sorarken, babama baktı. "Ne kadar çabuk olursa o kadar iyi." Diye ekledi.
Bu kadar çabuk olacağını bilmiyordum. Bu yüzden her an kararımdan vazgeçebilirdim. Henüz tanımadığım biriyle evlenmeye hazır değildim. Ki ayrıca ailesini bile tanımıyordum. Birden yabancı bir yere gitmeye de hazır değildim.
Acaba yol yakınken vaz mı geçsem?
"Dedem," ses tonum yalvarış dolu çıkmıştı. "Bari, Demhat'la biraz kaynaşsaydık." Dedim. Kararla.
"Zamanla tanırsın torunum." Dediğinde, yemeğine devam etti.
Babama baktığımda gözlerindeki mahcubiyeti gördüm. Gözlerini benden kaçırmadan, elindeki bardağı masaya bırakarak, "Baba," dedi, sakince. Bakışlarını dedeme çektiğinde dedeme baktım. "Kızım istemiyorsa bu evliliğe rızam yoktur."
Dedemin kaşları çatıldı. Masadaki yüzlere yavaşça bakıp bana baktı. "Rızan var mı torunum?" diye sorduğunda, Demhat'ın söylediklerini hatırladım. Omuzlarımı dikleştirip boğazımı temizledim. "Rızam vardır dedem." Dediğimde, dedem gülerek babama baktı.
"Xezal'ın rızası olmasaydı ben de vermezdim evlat." Deyince, hepimiz sessizliğe gömülerek kahvaltıya devam ettik.
Eğer hayallerimi gerçekleştirmem için evlenmem gerekiyorsa bunu yapacaktım. Bunu neden yaptığımı henüz çözememiştim ama galiba evleneceğim kişiyle bağlantısı vardı.
Yani, Demhat'la tanışmamız belki evlilik konusunu yumuşatıyordu. Demhat değil de başkası olsaydı kabul eder miydim bilmiyorum.
Ona güvenerek bu yola çıkmak istiyordum ama biz henüz tam olarak konuşup anlaşmamıştık bile.
Bir yanım ona güvenmeye devam etmem gerektiğini söylerken, bir yanım ise bu güvenimi boşa çıkartmasından korkuyordu.
Kahvaltıdan sonra, dedem ve babam lokantaya gitmek için konaktan ayrılırken, Şiyar, Baran ve Fırat ise pastaneye gitmek için konaktan ayrılmışlardı.
Dedem ile babam, Şanlıurfa'nın lezzetli geleneksel yemeklerini yapan bir lokanta işletirken, Diğerleri ise tam tersi modern bir pastane açmışlar ve işletiyorlardı. Fırat şefliğini yaparken, Baran ise işletiyordu. Şiyar ise her işe yetişmeye çalışıyordu. Arada bir babamlara da yardım ediyordu.
Biz de hemen arkalarından konaktan çıkarken, halam çıkmadan önce konakta bize yardım eden, Sevda ve annesi Şahika ablayı akşam yemekleri için iyice tembihlemişti. Halam önde, Dicle'yle birlikte onu takip ederek çarşıda gezinmeye başladık.
Şahika abla, Hasan amcanın kızıydı. Bazı sorunlardan dolayı kocası onları sokağa atmış, dedem buna göz yummayıp bizimle çalışması için işe almıştı. Sevda ise yirmi yaşındaydı. Annesine yardım ediyor ve boş vakitlerinde ise liseyi açıktan okuyordu.
Her ne kadar halam, yöresel kıyafetler giymemi tembihlese bile onu aldırmayıp kendi tarzımdaki elbiselere bakınıyordum.
Çarşıdaki insanlar bizi görür görmez aralarında fısıldaşırken, çoğunun ne dediklerini rahat bir şekilde duymuştum.
"İstanbul'larda Demhat ağayla fink atana çingeneye bak sen!"
"Bu mu Hanım ağa olacak?!"
"Aslında güzel kız da buraya olmaz. Hanım ağa olmaz bundan."
"Başımıza Hanım ağa kesilecek desene." Tanımadığım insanların konuşmalarına daha fazla tahammül edemeyip adımlarımı durdurup, arkamda fısır fısır konuşanları dinlemeye başladım.
"Demhat ağa çingene parçasına nasıl gönül koydu?"
"Koynuna girseydin sana da gönül koyardı kızım." Son duyduğumla sinirle arkama dönüp, anne ve kıza baktım. Ellili yaşlarında ve yirmili yaşlarındaki anne kıza baktığımda bir an
öfkeme yenik düşmemek için direndim. Onları öfkeyle süzüp, gözlerimi yumdum. Sakin olmalıydım. Oldukça sakin kalmalıydım. Zihnimden bedenime akın eden sinir hücrelerime engel olmaya çalıştım. Anne ve kızın saçını başını yolmamak için kendimi dizginlemeye çalıştım. Çünkü ben artık bir Hanım ağa olacaktım ve şiddet yanlısı olarak görünmek istemiyordum.
"Xezal, de gel kızım." Halamın sesiyle gözlerimi açarak, beyaz yazma takan kadına son kez bakıp arkamı döndüm. Dicle koluma girdiğinde, "Sakin ol Xezal. Milletin ağzı torba değil ki büzesin." Beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Çünkü sinirimin ne kadar kötü bir şey olduğuna her zaman şahit olmuştu.
Halamın girdiği mağazaya girerek, az önce duyduklarımı unutmaya çalıştım. İnsanların bu kadar ön yargılı olmalarından nefret ediyordum. Dinlemeden hemen yargılamak için can atıyorlardı.
Çarşıda geçirdiğimiz saatler sonrasında nihayet içime sinen ve kendi tarzımda olan bir elbise almıştım. Halam ilk başta istekli olmasa bile sonunda kabul etmişti. Dicle de geleneksel kıyafet almak yerine bilekte biten şifon bir elbise almayı tercih etmişti. Ve halam zorla da olsa birkaç tane geleneksel kıyafetler de aldırmıştı. Neyse ki giymeyeceğim için sorun değildi.
Hasan amcanın yeğeni olan Ali bütün gün bize eşlik etmişti. Poşetleri arabaya taşıdıktan sonra bizi beklemesini istemiştik. Önünden geçtiğimiz kuyumcunun camından baktığımda gözüme çarpan ışıltılı şeyle olduğum yerde durup, ince zarif halhala hayranlıkla baktım. "Halam, lütfen bunu da alalım." Dedim, yalvaran ses tonuyla. Sabır dilercesine nefes aldığında, "Kızım aldık ya az önce üç tane." Dedi, bıkkınlıkla.
"Söz veriyorum bu son olacak." Dediğimde, Dicle gülümsedi. "Anne haydi alalım." Dicle'ye göz kırparak, kolundan çıktığımda, halam pes ederek, "De haydi, bu son olsun." Diyerek kuyumcuya girdi.
İnce zarif takılara aşıktım. En çok da halhallarla aşk yaşıyordum. Takmasam bile sürekli alırdım. Küçüklükten beri gelen bir alışkanlığım olmuştu. Bugün takmayı unutmuştum ama olsun. Artık her zaman takacaktım.
Kuyumcuya girdiğimizde az önce benim hakkımda ileri geri konuşan anne ve kızı görmemle kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Vay hoş geldiniz Azade Hanım." Orta yaşlardaki adam bizi karşılar karşılamaz, uzun boylu kızla bakışlarımız kesişti. Ona delici bakışlar atarak adamın yönlendirdiği koltuklara geçip oturdum.
"Size nasıl yardım edeyim?" diye sordu adam. Dedemi tanıyan herkes bizi saygıyla karşılıyordu. Dedemi sevmeyenleri kadar sevenleri de vardı çok şükür.
Halam, "O camdan görünen ince halhala bakacaktık." Dediğinde, adam gülümseyerek ayağa kalktı. Kısa bir süre sonra önümüze getirdiği onlarca özel tasarım halhalları hayranlıkla incelemeye başladım.
Dicle'yle birlikte halhallara bakarken halam ise adamla kısa bir sohbete girmişlerdi. Adam dedeme selamlarını iletirken ona olan hayranlığını da anlatmıştı.
Dedem zamanında kaçan kız kardeşinin öldürülmesine izin vermemiş.
Yarım saat sonra, kuyumcudan çıkarken iki tane özel tasarım olan halhal almıştık. Üstelik anne kız ise bana imrenerek bakmıştı. Onlara bu sefer karışmamıştım. Başka bir sefer olsaydı saçlarını yolmuştum ama bugün kimse keyfimi bozamayacaktı. Arabaya doğru giderken, karşıdan gelen orta yaşlı hükümet gibi kadın sert bakışlar atarak bize yaklaşıyordu. Yanındaki yirmili genç kız ise yüzündeki gülümsemeyle ışık saçıyordu. Oldukça güzel bir kızdı. Büyük kahverengi gözleri ve kıvrımlı vücudu bütün dikkatleri üstüne çekiyordu. Giydiği bordo elbisesi beyaz tenine oldukça yakışmıştı.
Kol kola girdiğimiz Dicle hafifçe kulağıma eğilerek, "Demhat ağanın annesi ve kız kardeşi," dediğinde, şaşkınlıkla Dicle'ye baktım. "Hakikaten mi? E ben ailesini unutmuştum be ya." Dedim, kendi kendime. Ailesini ve gerçekten kim olduğunu sormayı unutmuştum.
Sadece Demhat'ın Şanlı aşiretinden olduğunu biliyordum. Ve tabi ki benimle evlenirse aşirette büyük bir yeri olacağını.
Halam, burun kıvırtarak durduğunda, orta yaşlı kadın da durup halama baktı.
"Nasılsınız Azade Hanım?" diye sordu ismini henüz bilmediğim kaynanam.
"Sağ olun. Çok şükür iyiyim," halam oldukça soğuktu. "Sizi sormalı?" diye sorduğunda kadın kafasını sallayarak, "Üç gündür hiç iyi değilim," dediğinde sesi imayla doluydu.
Göz ucuyla bana baktığında baştan aşağıya süzerek kaşlarını çatıp gözlerime baktı. "Merhaba efendim." Dedim, tereddütle. Kadının kahverengi gözleri öfkeyle doluydu. Bir an neden böyle baktığını anlamamıştım ama hızla kendimi toparlayarak yanındaki genç kıza baktım.
"Merhaba." Dediğimde, kız gülümseyerek aniden bana sarıldı. "Merhaba yenge. Nasılsın?" diye sorduğunda annesinin aksine oldukça tatlı ve sevecen göründü.
Tebessüm ederek, "Teşekkür ederim," dedim.
Dicle'yle sarıldıklarında, isminin Arin olduğunu öğrendim. Tekrar ismini bilmediğim kaynanama baktığımda, "Şey, isminizi öğrenebilir miyim?" diye sordum. Kaynanamın kaşları daha çok çatıldı ve gözlerini kısarak sertçe konuştu.
"Azade Hanım, yeğeninize daha giyinmeyi öğretmemişsiniz nasıl ağa hanımı olacak." Dediğinde bir an kaşlarımı çatarak üstüme baktım. Gayet de güzel giyinmiştim.
Dicle yavaşça kulağıma, "Kaynananın adı Gülnaz." Deyip geri çekildiğinde, dilimle dudaklarımı ıslatarak yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim.
"Gülnaz Hanım, ben uzun giyinemiyorum. Alerjim var." Deyip, sağ bacağımı kırparak yırtmacımın açılmasını sağladım.
Yüzü daha çok gerildi ve burnunda soluyarak sabır çekti. "Terbiyesiz!" dedi dişlerinin arasından. Halam olaya el attığında, Gülnaz Hanım ile birkaç dakika akşam için konuştular. O sırada Arin ile Dicle de küçük tatlı bir sohbete girmişlerdi.
Gülnaz Hanım'ın delici bakışlarını ve sert sözlerini hiç beğenmemiştim. Bu kadınla işim vardı desene. Neyse ki kızı ona çekmemişti.
"Abim gelecekti az ötede ihtiyarlarla küçük bir sohbete daldılar." Dedi, Arin arkasına bakarak. Bir an Demhat'ın burada olması gerilmeme neden oldu. İçimde garip bir kıpırtı olduğunu hissettim. Arin'in baktığı yöne baktığımda Demhat'ın tüm heybetiyle bize doğru geldiğini gördüm.
Uzun boyu ve heybetli fiziğiyle tüm kızları çıldırtan bir cinstendi. Bu adam tam ağa olmak için yaratılmıştı. Yakınlaştıkça belli olan küçük gözlerini ısrarla benden ayırmayıp, bıyık altından gülümsüyordu.