2 Hafta Sonra...

2452 Kelimeler
İki haftadır Çeşme’nin tatlı rüzgârına, denizin kokusuna, güneşin sıcaklığına alışmışlardı. Sabahları verandada birlikte kahvaltı yaparken Hilal’in dudaklarına konan küçük gülümsemeler, Soner’in kalbinde hiç bilmediği bir huzur bırakıyordu. Gündüzleri havuz başında geçen zaman, akşamları ise sahildeki yürüyüşlerle tamamlanıyor, ikisi de birbirinin varlığına her geçen gün daha çok bağlanıyordu. Karı koca olmayı öğreniyorlar, ama henüz o çizgiyi geçmemiş olmanın garip dengesi aralarında asılı kalıyordu. O sabah da rutinlerini tamamladıktan sonra havuza inmek için hazırlandılar. Hilal aynanın karşısında üzerini dikkatle düzeltip haşemasının üzerine ince bir pareo geçirdi. Aynada kendine bakarken içten içe gülümsedi; iki hafta önceki tedirginliğinin yerini yavaş yavaş alışılmışlık alıyordu. Soner ise plaj çantasına bir şişe soğuk limonata, havlular ve birkaç atıştırmalık yerleştiriyordu. Hilal hazırlanıp yanına geldiğinde çantasını koluna takıp elini ona uzattı. -"Tamam mısın?" diye sordu, gözlerinde tatlı bir sabırsızlıkla. Hilal başını hafifçe eğerek, utangaç bir tebessümle: -"Tamamım." dedi. Sitenin taş yollarından havuza yürürken, Hilal’in adımlarındaki hafif ürkeklik Soner’in dikkatini çekti. Ama elini sıkıca tutuyor olması, ona güvendiğinin sessiz bir işaretiydi. Havuz kenarına vardıklarında Soner çantayı şezlonga bırakıp tişörtünü çıkardı. Kaslı kolları güneş ışığında parıldarken Hilal, gözlerini istemsizce kaçırdı. O, pareosunu çıkarıp kenara bıraktığında, haşemasıyla kalmıştı. Gerginliğini fark eden Soner, gülümseyip havuza önden atladı. Birkaç kulaç atarak suya alıştı, sonra Hilal’in yanına yaklaştı. Suyun kenarında oturan Hilal’in ayakları havuza değdiğinde ürperdi. Soner elini uzattı: -"Gel hadi." Hilal onun elini sıkıca tutarak suya indi. Soğuk temas eder etmez titredi, nefesini derin derin çekti. Göğsü hızla inip kalkıyor, panik gözlerinden okunuyordu. Soner kıkırdayarak, ama aynı zamanda güven vermek istercesine onu havuzun ortasına çekti. Hilal endişeyle çevresine bakıp, -"Daha fazla gitmeyelim, korkuyorum." dedi. Soner, belinden kavradı. İkisinin vücutları neredeyse birbirine değiyordu. Hilal’in kalp atışları göğsünde yankılanıyordu. -"Korkma, ben buradayım." dedi Soner, sesi neredeyse fısıltıya yakın bir güvenle. "Hem iki hafta oldu. Artık yüzebiliyorsun. Bırakabilirim seni." Hilal’in gözleri büyüdü, panikle hayır diye tekrar etti: -"Hayır! Hayır! Hayır! Sakın bırakma beni!" Ve kollarını daha da sıkı doladı Soner’in boynuna. Soner’in hoşuna gitmişti bu çaresiz sarılış. Dudaklarının kenarında bir tebessüm belirdi. Güneş, Hilal’in ıslanmış yüzüne vuruyor, gözlerindeki korkuyla karışmış o saf güzelliği parlatıyordu. Soner, bir an için kendini kaybedip dudaklarına yapışmak istedi ama içinde tuttu. Kendini frenleyip yavaşça Hilal'den uzaklaştı. Hilal, panikle ayaklarını çırpıyor ama batıyordu. Soner onu bıraktığında suyun üstünde kalmayı başaramadı; başı suya gömüldü. Soner birkaç saniye bekledi. Belki kendi çabasıyla çıkar diye düşündü. Ama Hilal’in bedeni panikle çırpınırken daha da batmaya başlayınca hızlıca kolundan çekip göğsüne bastırdı. Hilal sudan çıkıp öksürmeye başladı, birkaç kesik nefes aldıktan sonra gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. Kollarıyla Soner’e sımsıkı sarıldı. -"Neden bırakıyorsun? Ölecektim!" diye ağladı. Soner sırtını sıvazladı, sesi yumuşak ve şefkat doluydu: -"Sakin ol. Ölecek kadar uzun kalmadın. Ben o kadar bırakır mıyım seni?" Hilal gözyaşlarının arasından fısıldadı: -"Bırakma. Çıkmak istiyorum." Soner onun bu haline kıyamadı. Bir eli Hilal’in belinde, diğer eliyle yüzerek kenara getirdi. Hilal çıkmak için kenara tutundu ama Soner onun ellerini tuttu, hafifçe geri çekti. -"Çıkma, üşürsün. Sakinleşene kadar burada bekleyelim. Sonra yavaşça karşıya yüzeceğiz, tamam mı?" Hilal’in içi karışık duygularla doluydu. Hem korkmuştu hem de Soner’in ona bu kadar yakın olması, sesiyle teskin etmesi kalbinin hızlı hızlı atmasına sebep oluyordu. Bir an tereddüt ettikten sonra başını sallayarak kabul etti. Hilal’in gözyaşları yanaklarından süzülürken nefesi hâlâ düzensizdi. Soner, onun gözlerine bakarak hafifçe gülümsedi. -“Bak, derin nefes al. Ben yanındayım. Hiçbir şey olmayacak.” Hilal derin bir nefes almaya çalıştı ama ciğerleri hâlâ sıkışmış gibiydi. Soner ellerini onun omuzlarına koydu, göz hizasına eğildi. -“Bana bak.” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Sadece bana bak, tamam mı? Çevrene değil. Suya değil. Bana.” Hilal bakışlarını Soner’in gözlerine kilitledi. O an etrafındaki kalabalık, havuzun uğultusu, güneşin sıcaklığı bile kaybolmuştu. Yalnızca Soner’in gözlerinde kendini güvenli hissediyordu. Soner gülümseyerek, sesini biraz yumuşattı: -“Aferin sana… Böyle, işte böyle. Şimdi yavaşça ayaklarını çırpmayı dene. Ben tutuyorum seni.” Hilal tereddütle ayaklarını suyun içinde hareket ettirdi. İlk başta panikle çırpıyordu, sonra Soner’in sakin tavrı onu yavaşlatmaya başladı. -“Çok güzel… bak yapabiliyorsun.” dedi Soner. Hilal’in dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi, korkusunun arasından sıyrılan minik bir gurur gibi. Ama yine de sıkıca tutunmayı bırakmadı. -“Bırakmamı ister misin?” diye sordu Soner, gözlerinde hafif bir oyunbazlıkla. Hilal hemen başını iki yana salladı: -“Hayır! Sakın!” Soner güldü. O gülüş, Hilal’in içini garip bir sıcaklıkla doldurdu. Sonra Soner başını ona doğru biraz eğdi: -“Peki o zaman… biraz daha beraber gidelim. Bak, ben seni taşıyorum.” İkisinin bedeni suyun içinde yan yana süzülürken Hilal’in kalbi hızlı atıyordu. Soner’in güçlü kollarına güvenmek hoşuna gitmişti, ama bunu kendine bile itiraf etmekten utanıyordu. Bir süre sonra Soner onu havuzun daha sakin bir köşesine götürdü. Güneş, suyun üstünde küçük ışık oyunları yapıyor, Hilal’in ıslanmış kirpikleri parlıyordu. Hilal gözlerini kısmış, hâlâ ürkek bir ifadeyle Soner’e bakıyordu. -“Ben asla öğrenemeyeceğim galiba…” dedi hüzünlü bir sesle. Soner kaşlarını kaldırıp hafifçe gülümsedi. -“Olur mu öyle şey? Sen düşündüğünden daha cesursun. İki hafta önce suya girmeye bile korkuyordun. Şimdi bak, ortalara kadar geliyorsun. Ben de senin yanındayım. Sen yeter ki iste.” Hilal, Soner’in sözleriyle gözlerini yere indirdi. Kalbi sıkıştı; çünkü Soner’in bu kadar güven vermesi onu hem rahatlatıyor hem de başka bir duygunun kıpırtılarını içine serpiyordu. Soner başını yana eğdi, hilalin saç diplerinden düşen damlaları fark etti. Onu izlerken içinden geçenleri frenlemek zorundaydı. “Bir adım daha atsaydım…” diye düşündü. Ama geri çekildi. Hilal, Soner’in sözleriyle kendini ilk kez gerçekten suyun üzerinde güvende hissetti. İçindeki korkunun yerini yavaş yavaş huzur almaya başladı. Hilal bir süre daha Soner’in kollarında suyun içinde kaldı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu ama biraz daha sakinleşmişti. Soner, onun yavaş yavaş toparlandığını görünce nazikçe gülümsedi. -“Tamam, artık çıkalım. Fazla kaldık, üşüyeceksin.” Hilal sessizce başını salladı. Kenara doğru yüzüp birlikte sudan çıktılar. Güneş, damlaların tenlerinden kayıp parlamasına sebep oluyor, havuz kenarında şezlonglara yürürken ayaklarıyla su birikintilerini dağıtıyorlardı. Hilal pareosunu aceleyle üzerine aldı, utangaç bir şekilde etrafa bakındı. Soner ise havluyla saçlarını kuruturken göz ucuyla Hilal’i izliyordu. Onun bu ürkek tavırları bile içindeki şefkati kabartıyordu. Tam şezlongların yanına geldiklerinde, havuz kapısının oradan bir ses yükseldi: -“Soner? Oğlum, sen misin lan?” Soner, başını sesin geldiği yöne çevirdi. Birkaç saniye baktıktan sonra yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. -“Cafakar! Ulan, nereden çıktın sen?” İki eski dost kucaklaştılar. Soner’in sert ifadesi ilk defa bu kadar samimiyetle yumuşamıştı. Hilal şaşkınlıkla ikisini izliyordu. Cafakar gülerek Soner’in omzuna vurdu: -“Yahu seni gördüğüme inanamıyorum! Üniversiteden beri ne yapıyorsun? Buralarda olduğunu bilmiyordum.” Soner gülümseyerek Hilal’in yanına dönüp eliyle onu işaret etti: -“Valla kardeşim, anlatacak çok şey var da… bu da eşim, Hilal.” Hilal utangaç bir şekilde hafifçe başını eğdi. -“Memnun oldum.” dedi nazik bir sesle. Cafakar sıcakkanlı bir tavırla Hilal’e döndü: -“Ben de memnun oldum yenge! Soner’i üniversite zamanından bilirim, deli dolu adamdır. Siz nasıl tanıştınız? Ne ara evlendiniz?" Hilal hafifçe gülümsedi, gözlerini yere indirdi. Soner ise hafifçe öksürerek konuyu kapatmak ister gibi yaptı. -“O uzun hikâyeyi sonra anlatırız.” dedi göz kırparak. Cafakar ellerini birbirine vurdu: -“Harika! Bu akşam bizim çocuklarla buluşma var. Eski sınıf tayfası, uzun zamandır görüşmüyorduk. Güzel bir yemek yiyelim dedik. Siz de gelin, olur mu? Hem Hilal de tanışır, ortam neşelenir.” Soner bir an düşündü, bakışlarını Hilal’e çevirdi. Onun gözlerinde kararsızlık, aynı zamanda çekingen bir merak vardı. Hilal kısa bir an tereddüt etti, sonra başını hafifçe sallayarak onayladı. Soner’in yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. -“Tamamdır kardeşim, geliriz. Hilal de kabul etti.” Cafakar’ın yüzü parladı. -“Süper! O zaman saat sekizde marinadaki restoranda buluşuyoruz. Yer ayırtıldı zaten. Bekliyorum sizi.” Soner kafasını salladı. -“Tamam, oradayız.” Cafakar vedalaşarak uzaklaştığında Soner Hilal’in yanına döndü. Onun yüzündeki hafif tedirginliği fark etti. -“İstemezsen gitmeyelim.” dedi ciddi bir ses tonuyla. Hilal başını iki yana salladı. -“Hayır… gidelim. Senin arkadaşların sonuçta.” Soner, Hilal’in bu anlayışlı tavrına içten bir tebessümle karşılık verdi. İçinden “Artık gerçekten benimle her şeye adım adım alışıyor…” diye düşündü. Akşam olduğunda Hilal uzun süre aynanın karşısında hazırlanıp hazırlanmadığını kontrol etti. Ne giyeceğini seçerken defalarca fikrini değiştirmişti. Sonunda sade ama zarif bir elbisede karar kıldı. Saçlarını hafifçe topladı, yüzüne çok az bir makyaj yaptı. Aklında hep aynı düşünce vardı: “Acaba Soner’in arkadaşları beni beğenecek mi? Bana nasıl davranacaklar?” Soner ise gömleğini düğmelerken Hilal’i fark etti, gözleri bir an için üzerinde takılı kaldı. -“Çok güzelsin.” dedi samimi bir şekilde. Hilal mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi. İçindeki tedirginlik biraz olsun hafiflemişti. Birlikte marinadaki restorana doğru yürüdüler. Restoranın ışıkları denize yansıyor, hafif bir rüzgâr etrafta esiyordu. İçeri girdiklerinde gürültülü kahkahalar ve canlı sohbetler ortama hâkimdi. Birkaç masa birleşmiş, uzun bir masa hazırlanmıştı. Soner’in arkadaşları çoktan toplanmış, içkiler ve mezeler masayı süslemişti. Cafakar onları görünce ayağa kalktı. -“İşte geldiler! Ooo, Soner bey ve hanımefendi!” diye seslendi. Bir anda tüm gözler onlara çevrildi. Hilal kalbinin hızlandığını hissetti. Soner’in elini sıkıca tuttu, adımlarını onunla birlikte attı. -“Oğlum hoş geldin be!” diye bağırarak birkaçı ayağa kalktı, Soner’i sarılarak karşıladılar. Gözlerde özlem, kahkahalarda eski günlerin sıcaklığı vardı. Soner arkadaşlarıyla kucaklaşırken Hilal hafifçe kenarda kalmıştı. Cafakar hemen yanına gelip: -“Yenge, sen de hoş geldin. Bak bu ekip, Soner’le yıllarca aynı sırayı, aynı kantini paylaştığımız tayfa.” diyerek tek tek tanıttı. Hilal utangaç bir tebessümle herkesin selamına karşılık verdi. Bazıları sıcak ve samimi, bazıları ise meraklı bakışlarla onu süzüyordu. Hilal, masadaki yabancılığın arasında biraz sıkışmış hissetse de Soner’in yanına oturduğunda kendini daha güvende buldu. Yemekler gelmeye başladığında sohbet koyulaştı. Eski günlerden açılan konular, kampüs maceraları, sınav stresleri masaya kahkahalar getirdi. Soner arada bir Hilal’e dönüp -“Bak şu anlattığım olay vardı ya, işte bu adamla olmuştu.” diyerek onu da sohbete dâhil etmeye çalışıyordu. Hilal, Soner’in o arkadaşlarının yanında bambaşka biri olduğunu fark etti. Daha neşeli, daha dışa dönük, daha rahat… Bu hâlini görmek hoşuna gitmişti. Arada göz göze geldiklerinde Soner’in gülümseyen bakışları Hilal’in içindeki tüm çekingenliği hafifletiyor, “Ben buradayım.” diyordu sanki. Hilal bir yandan yeni bir çevreye alışmaya çalışıyor, bir yandan da Soner’in hayatında daha önce yer etmiş insanları tanımaktan farklı bir heyecan duyuyordu. Masadaki kahkahalar bir süre devam ettikten sonra, Soner’in arkadaşlarından biri merakla Hilal’e döndü. -“Yenge, siz nasıl tanıştınız Soner’le? Biz bu adamın evleneceğine hiç ihtimal vermez, iddiaya girerdik.” dedi. Masadakiler hep birlikte kahkaha attılar. Hilal’in yanaklarına sıcaklık yayıldı, gözlerini tabağına indirip kaşığıyla oynamaya başladı. Soner hemen araya girdi. -“O kısımlar bize özel kalsın beyler.” dedi sert ama gülümseyen bir ses tonuyla. “Hem Hilal utangaç, laflarınızla köşeye sıkıştırmayın.” Cafakar da gülerek destek oldu. -“Haklı, bırakın da kızcağız rahat etsin. Daha yeni alışıyor aramıza.” Hilal başını kaldırıp küçük bir tebessümle Cafakar’a teşekkür eder gibi baktı. Sonra, cesaretini toplayıp kısık bir sesle konuştu: -“Aslında… tanışmamız çok da beklenmedikti. Ama… Soner olmasa bugün burada olmazdım.” Masadakiler kısa bir sessizliğe büründü. Hilal’in bu cümlesinde hem minnet hem de buruk bir derinlik vardı. Soner, onun bu sözlerini duyunca gözlerinde yumuşayan bir ifadeyle Hilal’in elini masanın altında tuttu. -“İşte bu yüzden yanımdasın Hilal.” dedi fısıltıyla, sadece onun duyabileceği şekilde. Hilal, Soner’in sıcak parmaklarının arasında kendini daha güvende hissetti. Çekingenliği yavaş yavaş çözülüyordu. Sohbet ilerledikçe, Soner’in arkadaşları üniversite anılarını birer birer anlatmaya devam etti. Hilal bazen gülüyor, bazen şaşkınlıkla bakıyordu. Onu en çok etkileyen şey ise Soner’in bu kadar çok insan tarafından değer görmesiydi. Arkadaşlarının gözünde onun ayrı bir yeri vardı. Hilal, içinden “Demek ki gerçekten güvenilecek bir insan… Onlar da biliyor.” diye geçirdi. Soner ise Hilal’in yanındaki sessizliğini fark ediyor, ara sıra eğilip kulağına espriler fısıldayarak onu güldürmeye çalışıyordu. O akşam Hilal için hem yeni bir dünyanın kapısı açılmış hem de Soner’e dair bilmediği bir yön ortaya çıkmıştı: Arkadaşlarının gözünde Soner’in güçlü, neşeli, sahiplenici yanları daha da belirginleşmişti. Alkoller masada birer birer devrildikçe sohbetler koyulaşmış, kahkahalar yükselmiş, ortamın ciddiyeti çoktan kaybolmuştu. Soner, normalde mesafeli ve kontrollü durmaya alışkın olan haliyle alakası olmayan bir şekilde gevşemişti. Bir ara, herkesin ısrarları ve alkışları arasında kendini Cafakar’la beraber masanın yanında mezdeke oynarken buldu. Omuzlarını sallıyor, dengesiz adımlarıyla ama samimiyetiyle herkesi kahkahaya boğuyordu. Hilal, bütün ayıklığıyla onu izliyordu. Daha önce Soner’i bu kadar kontrolsüz, bu kadar neşeli görmemişti. İçinden bir sıcaklık yükseldi, dudaklarından kahkahalar dökülürken masadaki diğerleriyle beraber ellerini şaklatarak tempo tuttu. İlk defa, Soner’in o ağır, öfkeli ve sert yüzünün ardında ne kadar hayat dolu bir adam gizlendiğini görüyordu. Tam bu neşeli anlarda, ortamın neşesini topuk sesleri böldü. Aheste ama bir o kadar da kendinden emin adımlarla içeri giren kadın, sanki rüzgârla beraber gelmiş gibiydi. Dimdik bir yürüyüşü vardı; başı dik, gözlerinde meydan okuyan bir parıltı… Öyle bir özgüvenle girdi ki mekâna, salonda bir anlığına derin bir sessizlik çöktü. Sonra, birer birer sesler yükseldi: -“Ahu, hoş geldin!” -"Nasılsın?” -"“Neden geleceğim demedin kızım, sürpriz oldu bu!” Masadaki erkekler, kadınlar, herkes bir şekilde ayağa kalkıp selam verdi. Kadın gülümseyerek etrafına bakarken bakışları Soner’e kilitlendi. Sadece Soner yerinden kalkmamıştı. Gergin bir ifade ile dudaklarını birbirine bastırmış, gözlerini Ahu'ya değdirmiyordu.Başını hafifçe eğerek selam vermekle yetindi. Hilal, kadının bakışlarının ağırlığını omuzlarında hissetti. Kadın, sanki onun varlığını sorgular gibi, küçümseyen bir merakla Hilal’i süzüyordu. Hilal’in boğazı düğümlendi, rahatsızlığı yüzünden okunuyordu. Tatlılar masaya gelecek, sohbet yeniden toparlanacakken Soner hafifçe Hilal’e eğildi, sesi fısıltıdan da kısıktı: -“Tatlı yemek istiyor musun?” Hilal şaşkınca baktı: -“Hayır… çok şiştim. Neden sordun?” Soner’in gözlerinde derin bir yorgunluk vardı. Kahkahalar, oyunlar, içkiler… artık göz kapakları ağırlaşıyor, sesi bile titriyordu. -“Çok yoruldum ben. Kalkalım mı?” Hilal, biraz da kadının bakışlarından kurtulmak istediği için başını hemen salladı: -“Olur, kalkalım.” Soner onun elini tuttu. Parmaklarının arasındaki sıkılık, sanki “Beni bırakma” der gibiydi. Arkadaşlarına kısa ve yorgun bir veda ettikten sonra birlikte mekândan çıktılar. Arkada kalan Ahu’nun gözleri, bütün bu süre boyunca Hilal’in üzerinde olmuştu. Hilal, kadının bakışlarını sırtında bir iğne gibi hissetti. Dışarı çıktıklarında serin gece havası yüzlerine çarptı. Soner’in ayakları sendelemeye başlamıştı, zar zor ayakta duruyordu. Taksiye binip eve geçtiklerinde Hilal, Soner’in kolunu omzuna atıp tüm gücüyle onu taşımaya çalıştı. Nefesi kesiliyor, kolları titriyordu ama bırakmadı. Onu zorla sürükler gibi yatak odasına götürdü, neredeyse yatağa “attı”. Soner derin bir iç çekerken Hilal eğilip ayakkabılarını çıkardı, battaniyeyi üstüne örttü. Tam arkasını dönüp odadan çıkacaktı ki birden bileğinden yakalandı. Soner’in avuç içi sıcaktı, kavrayışı ise sertti. Hilal dengesini kaybedip onun üstüne doğru düştü. Soner, sarhoş olmasına rağmen inanılmaz bir kararlılıkla belinden kavrayıp kendine çekti. Aralarındaki mesafe yok oldu. Hilal kıpırdanmaya çalıştı ama Soner’in kolları demir gibi sıkıydı. Gözleri, gecenin karanlığında bile parlıyordu; arzunun ateşiyle yanıyordu. Hilal’in sesi hem utangaç hem korku doluydu: -“Soner… ne yapıyorsun?” Soner’in nefesi Hilal’in yanağına vurdu. Dudakları titriyordu ama kelimeleri netti, içten ve tutkulu: -“Hilal… ben sana aşık oldum. Seni çok istiyorum. Bu gece benim olur musun?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE