Hilal imamı görünce vücudundaki bütün kanın çekildiğini hissetti. Yüreği sıkıştı, elleri buz kesti. Nefesi boğazına düğümlendi, sanki yer ayağının altından kaymış gibiydi. Soner, “Her şey anlaştığımız gibi olacak.” demişti ama Hilal’in zihninde yankılanan tek soru vardı: “Gerçekten güvenebilir miyim ona?”
Soner, Hilal’in tereddütlerini fark eder gibi elini tuttu. Hilal istemese de, ayakları geri geri gitse de Soner yürüyünce onunla birlikte sürüklenmek zorunda kaldı. İçindeki direnç, dışarıya yansımıyordu; başı önde, gözleri yerdeydi.
Bahçenin ortasında kalabalık bir grup toplanmıştı. Kadınların fısıldaşmaları, erkeklerin ağır ve ciddi bakışları arasında imam ağır adımlarla ilerledi.
-“Hoş geldiniz imam efendi. Ne ikram edelim size, ne içersiniz?” diye sordu Ali, mahcup bir tebessümle.
İmam, yüzündeki yorgun çizgilerle başını hafifçe salladı.
-“Bir şey içmeyeyim Ali efendi. Hayırlı işimizi tamamlayalım, yatsıya yetişeceğim ben.”
Sesi tok, aceleciydi. O an Hilal’in kalbi daha da hızlandı. Bu kadar çabuk… Her şey bu kadar çabuk mu olacaktı?
Nurhayat, içten pazarlıklı bir memnuniyetle öne atıldı.
-“E haydi o zaman eve çıkalım, buyurun.”
Kalabalık, konuşmalar eşliğinde eve doğru ilerledi. Kimi memnuniyetle gülümsüyor, kimi meraklı bakışlarla Hilal’i süzüyordu. Hilal en arkada, ağır adımlarla yürüyordu. Soner yanındaydı ama onun varlığı Hilal’in yüreğindeki sıkıntıyı hafifletmiyordu. Nafiz ise arada bir dönüp bakıyordu; kardeşinin gözlerinin altındaki morlukları, dudaklarının titremesini, avuç içindeki teri görebiliyordu. Onun için her şey apaçık belliydi: Hilal korkuyordu.
Eve geçtiklerinde salon çoktan hazırlanmıştı. Ortadaki halının üzerine yan yana iki minder konmuştu; Hilal ve Soner için. Biraz ileride ise imam için ayrı bir minder bırakılmıştı. Odanın duvarları arasında ağır bir sessizlik vardı; yalnızca kalabalığın nefes alışları duyuluyordu.
İmam minderine oturduktan sonra elini hafifçe kaldırdı, “Buyurun, oturun.” dercesine işaret etti. Soner kendinden emin bir tavırla minderin üzerine geçti. Hilal’in dizleri titriyordu. Omuzları düşmüştü, gözleri dolu doluydu. Ama herkesin bakışları üstünde olduğundan geri adım atamadı. Yavaşça Soner’in yanına oturdu.
O an Hilal için minder, koca bir uçurum kenarı gibiydi. Ayağını attığı her an, düşecekmiş gibi hissediyordu. Soner yanına oturmuştu, yüzünde ciddi ama aynı zamanda sakinleştirici bir ifade vardı. Hilal’in omzuna fark ettirmeden hafifçe dokundu. Bu, kalabalığın göremediği küçük bir “yanındayım” işaretiydi.
Ama Hilal’in içinde kopan fırtınalar durmuyordu. Kalbi sanki avuçlarından fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Düşünceleri kulaklarında uğulduyordu: “Bu bir oyun mu? Gerçekten beni kurtaracak mı? Yoksa kaderim çoktan mühürlendi mi?”
İmam, önündeki tespihini elinde evirip çevirirken derin bir nefes aldı. Odanın içinde ağır bir sessizlik çökmüştü. Herkesin bakışları, minderlerin üzerinde oturan Hilal ve Soner’in üzerinde toplanmıştı.
-“Bismillahirrahmanirrahim…” dedi imam, tok ama yumuşak bir sesle. “Hayırla geldiniz, Allah hayırla tamam etsin inşallah. Evlilik, dinimizin en önemli sünnetlerinden biridir. Bugün burada, şahitlerin huzurunda bu gençlerin nikâhlarını kıyacağız.”
Hilal’in elleri kucağında kenetlendi. Parmakları bembeyaz kesilmişti. İçinden bir ses bağırıyordu: “Ben istemiyorum!"
Ama Soner’i fısıldadığı sözler yankılanıyordu zihninde:
“Sadece kağıt üstünde… Okula gideceksin… Arkandayım.”
Hilal, korkusunu bastırmaya çalışarak gözlerini yere indirdi. İmam, bakışlarını Soner’e çevirdi.
-“Evladım, adın nedir?”
-“Soner Kurşen.” dedi Soner, sesi titremese de ellerinin hafifçe terlediğini hissetti.
-“Sen, şahitlerin huzurunda ve Allah’ın emriyle Hilal Demir'i karılığa kabul ettin mi?”
Salondaki kalabalık başını Soner’e çevirdi. Bir anlık sessizlik… Soner’in kalbi hızla atıyordu. Sonra gözlerini Hilal’e kaydırdı. Hilal gözlerini kaldırmamıştı ama omuzlarının titremesinden ne kadar korktuğu belli oluyordu. Soner derin bir nefes aldı.
-“Ettim.” dedi kararlı bir sesle.
İmam, iki kez daha tekrarladı. Soner ikisinde de "ettim." dedi. İmam, başını onaylarcasına salladı.
-“Allah hayırlı etsin. Şahitlerin huzurunda Soner Kurşen'in beyanını işittiniz mi?”
Nafiz ve Soner'in şahidi Miran aynı anda, yüksek sesle karşılık verdiler:
-“İşittik, kabul ettik.”
Nafiz’in sesi gür, sertti. Sanki kardeşinin hakkını korumak için bu kelimelere yüklenmişti. Miran’ınki ise sakindi, ama dostunun yanında dimdik durmanın ağırlığını taşıyordu.
İmam bu kez Hilal’e döndü.
-“Kızım, adın nedir?”
Hilal’in boğazı kurumuştu. Dudaklarını araladı ama ses çıkmadı. O an Nafiz’in bakışlarını hissetti üzerinde. Abisinin gözlerindeki kararlılık, ona güç verdi. İnce bir sesle fısıldadı:
-“Hilal Demir.”
İmam, yüzünde ciddi bir ifadeyle devam etti:
-“Hilal Demir, şahitlerin huzurunda ve Allah’ın emriyle Soner Kurşen'i kocalığa kabul ettin mi?”
Hilal’in kalbi deli gibi çarpıyordu. İçinden binlerce düşünce geçti: “Kaçsam mı? Hayır desem mi? Kurtulur muyum? Ya annem beni zorla sürüklerse? Ya Soner sözünde durmazsa?”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Derin bir nefes aldı, titreyen sesiyle:
-“Ettim.” dedi.
İmam yine iki kez sordu. İkisinde de aynı cevabı aldıktan sonra sordu:
-“Şahitler, Hilal Demir'in beyanını işittiniz mi?”
Nafiz’in sesi yine gür ve net çıktı:
-“İşittik, kabul ettik.”
Miran da aynı şekilde onayladı:
-“İşittik.”
İmam, ellerini dua eder gibi kaldırdı.
-“Allah hayırlı mübarek etsin. Nikâhınız kıyılmıştır. Rabbim muhabbetinizi artırsın, evinizi huzurla doldursun.”
Salonda bir uğultu yükseldi. Kadınlar dualar etti, bazıları gözyaşlarını sildi, bazıları ise alaycı fısıldaşmalara başladı. Nurhayat’ın gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı; sanki istediğine ulaşmanın verdiği bir memnuniyet. Nafiz ise Hilal’e baktı; gözlerinde bir damla yaş, dudaklarında ise hiçbir gülümseme yoktu.
Soner yavaşça elini Hilal’in elinin üzerine koydu. Kimse görmesin diye hafifçe fısıldadı:
-“Sözüm söz, Hilal. Bu sadece bir başlangıç.”
Hilal’in içi hâlâ korku doluydu ama bir yanıyla da ilk kez, “belki…” diyordu. Belki bu karanlık gerçekten aydınlığa çıkarılabilirdi...
Sabah güneşinin ilk ışıkları evin üstüne vurduğunda mahalle çoktan ayaklanmıştı. Avlularda kazanlar kaynıyor, kadınlar ellerinde tepsilerle koşuşturuyor, gençler süslemeleri tamamlıyordu. Davulun tok sesiyle birlikte zurnanın ezgisi mahallenin sokaklarına yayıldı. Çocuklar kahkahalarla etrafta koşturuyor, ihtiyarlar ise avlunun gölgeli köşelerine oturup olan biteni izliyordu.
Hilal, odasında oturmuş ellerini birbirine kenetlemişti. İncecik perdeden sızan ışık yüzüne vuruyor, kalbinin hızlı atışını susturamıyordu. Dışarıdaki neşeye rağmen içindeki fırtına dinmemişti. “Gerçekten kurtulabilecek miyim?” diye düşündü. “Yoksa başka bir zincire mi sürükleneceğim?”
Kapı usulca aralandı. İçeri giren Nafiz oldu. Kardeşinin gözlerindeki korkuyu görünce içi parçalandı. Diz çöküp Hilal’in karşısına geçti.
-“Korkma,” dedi alçak bir sesle. “Ben buradayım. Bir şey olursa ardında ben varım.”
Hilal’in gözleri doldu. Başını sallamakla yetindi. Tam o sırada dışarıdan davulun ritmi hızlandı.
-“Gelinin hazırlığı vakti!” diye sesler yükseldi.
Kadınlar içeri girip Hilal’in etrafını sardılar. Renkli şallar, pullu yazmalar, altın sarısı kemerler… Hilal’in üstüne işlemeli bindallı giydirildiğinde odanın havası bir anda değişti. Aynaya baktığında tanımadığı biriyle karşılaşmış gibi hissetti.
Soner ise dışarıda bekliyordu. Üzerine giydiği koyu renk takım elbisesiyle iri gövdesi daha da heybetli görünüyordu. Ama içindeki telaş, bakışlarındaki ciddiyeti ele veriyordu. Kalabalığın arasından Hilal’i gördüğünde derin bir nefes aldı. Onu bu cehennemden kurtarmaya söz vermişti, geri adım atamazdı.
Zurna en tiz sesine ulaştığında kadınlar alkışlarla Hilal’i dışarı çıkardı. Kalabalığın gözleri bir anda ona çevrildi. Fısıldaşmalar, hayranlıkla bakanlar, kıskançlıkla dudak bükenler… Hilal hepsini duyuyor, hepsini hissediyordu. Soner ise bir adım öne çıkıp elini uzattı.
Hilal tereddüt etti, ama sonra Soner’in eline dokundu. O anda davulun sesi daha da gürledi. Alkışlar yükseldi. Mahalle düğünü başlamıştı…
Davul ve zurna eşliğinde avlunun ortasında halay halkası kuruldu. Renkli yazmalar havada dalgalanıyor, gençler coşkuyla ayak uyduruyordu. Kadınlar kendi aralarında türkü tutturuyor, erkekler tok sesleriyle davulun ritmini destekliyordu.
Hilal, bir köşeye oturmuş sessizce izliyordu önce. Başındaki kırmızı duvak rüzgârla hafifçe sallanıyor, yanaklarındaki pembelik gözlerini olduğundan daha parlak gösteriyordu. Çocuklar yanına gelip elini öpüyor, ona şeker uzatıyorlardı. Hilal’in yüzünde ilk defa içten bir gülümseme belirdi.
Soner kalabalığın arasında bir an bile gözünü Hilal’den ayırmadı. Yanına gidip ona uzattığı küçük bir su bardağını verirken alçak sesle fısıldadı:
-“Yorgun musun? Birazdan oynarız.”
Hilal şaşkın bakışlarla başını kaldırdı. “Ben mi oynayacağım?” der gibi gözlerini kocaman açtı. Soner ise gülerek başıyla onayladı.
Az sonra kadınlar Hilal’i ortaya çekti. Zurnacı, gelin için özel bir oyun havası çaldığında bütün gözler ona çevrildi. Hilal önce çekingen adımlar attı. Ellerini nereye koyacağını, nasıl hareket etmesi gerektiğini bilmiyordu. Ama sonra davulun ritmiyle kalabalığın coşkusu birleşince yüzündeki gerginlik yerini utangaç bir tebessüme bıraktı. Soner halaya katıldığında ise Hilal’in adımları daha bir cesurlaştı.
Mahallenin ihtiyarları,
-“Maşallah, pek yakıştılar!” diye söyleniyor, genç kızlar ise Hilal’i hayranlıkla izliyordu.
Gün boyu süren şenlikte sofralar kurulmuş, misafirlere etli pilavlar, tatlılar dağıtılmıştı. Çay bardaklarının tınlaması, kahkahaların arasında kayboluyordu.
Akşamüstüne doğru güneş ufka inerken avlu sarı bir ışığa büründü. Çocuklar hâlâ oyun peşinde koşuyor, kadınlar türkü söylemeye devam ediyordu. Hilal, kalabalığın arasında Soner’in yanında otururken bir an etrafına bakındı. Gözlerinde hâlâ tedirginlik vardı ama kalbinin derinlerinde küçük bir güven tohumu, yüreğinde ise aşkın ilk dalları filizlenmeye başlamıştı.
Soner, Hilal’in elini sessizce sıktı. Hilal başını hafifçe eğdi. Bu düğün, onun için bir son değil, belki de bir başlangıç olacaktı.
Gece çökmüştü. Avludaki ışıklar birer birer sönüyor, kahkahaların, davul zurnanın coşkusu yerini dingin bir sessizliğe bırakıyordu. Misafirler yavaş yavaş dağılmış, bahçede yalnızca birkaç sandalye ve boş tabaklar kalmıştı. Yorgunlukla ama tatlı bir huzurla dolu olan köy, sanki hep birlikte derin bir nefese hazırlanıyordu.
Genç çift, Soner’in ailesinin evinin bitişiğindeki eve yerleşecekti. Evleri ayrıydı ama avluları birdi; iki evin arasında sadece ince bir duvar vardı.
-“Haydi evinize artık,” dedi Nurhayat, ince ama iğneli bir ses tonuyla.
Herkes ayağa kalktı. Gelin ve damada sırayla sarılıyor, iyi dilekler fısıldıyorlardı. Tebriklerin arasında bir sıcaklık vardı ama Hilal’in kalbine ulaşmıyordu. Kalabalığın içinde nefesi daralmış, adımları titrekleşmişti.
Sıra annesine geldiğinde Hilal’in gözleri bir an dondu. Nurhayat, gururdan çatlayan bir yüz ifadesiyle kızına sarıldı. İşte o an Hilal, içindeki zehri daha fazla tutamadı; dudakları, bir hançer gibi annesinin kulağına kıvrıldı:
-“İçin soğudu mu anne? Kirletmediğim namusun şimdi temizlendi mi?”
Sözler, Nurhayat’ın kalbine buz gibi saplandı. Bir anlık bir donukluk, ardından gözlerinde karanlık bir kıvılcım belirdi. Çehresi, az önceki sahte şefkati unutturan bir şeytanlığa büründü. Elini kızgın demire değdirmiş gibi hızla çekti Hilal’den; sanki kendi doğurduğu evlat değil de karşısında bir düşman vardı.
-“Siz!” diye haykırdı, sesi bahçedeki herkesi irkiltti. Parmakları titreyerek Hilal’i ve Soner’i işaret etti. “Siz madem masumdunuz… Madem hiçbir şey yapmıyordunuz… O hâlde ispatlayın! Bu gece sizin ilk geceniz. Ben -aha!- tam da burada bekliyorum.”
Bahçedeki fısıltılar bir anda kesildi. Havanın içindeki coşku, yerini buz gibi bir sessizliğe bıraktı. Hilal’in yüzünde acıdan yoğrulmuş bir tebessüm belirdi. Gözlerini kapattı, yumruklarını sıkıp derin bir nefes aldı. Annesinin sözleri, kalbinin en kırılgan yerlerini paramparça ediyordu.
Soner’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Bir sağa, bir sola baktı; ne olduğunu kavrayamıyor, dudaklarının arasından boğuk bir nefes kaçıyordu. “Ne demek istiyor?” diye sordu gözleriyle.
Nurhayat, bu kez doğrudan damadına çevirdi bakışlarını.
-“Anlamadın mı, damadım?” dedi, dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme kıvrılırken.
Soner başını hızla iki yana salladı, yüzünde şaşkınlıkla birlikte öfkeye çalan bir ifade vardı.
Nurhayat, zehrini son darbeyle aktardı:
-“Çarşafı göreceğim!”
Bahçedeki hava bir anda kasırgaya dönüştü. Kadınların ağzı açık kaldı, erkeklerin bakışları birbirine çarptı. Birkaç çocuk korkuyla annelerinin eteklerine sarıldı. Nafiz öfkeyle ayağa kalktı, yumrukları titriyordu. Hilal’in boğazında düğümlenen çığlık, gözyaşına dönüşüp yanaklarından süzüldü. Soner’in içindeki sabır ipliği sonuna kadar gerildi.
Ve işte o an… kızılca kıyamet koptu...