Tarih: 15 Temmuz 2000
Hilal her zamanki gibi sabah ezanında uyanmıştı. Yorganı üzerinden usulca çekip doğruldu. Küçük odasının penceresinden dışarı baktığında, gökyüzünün siyaha çalan mavisinde sabahın ilk ışıkları titriyordu. Önce namazını kıldı. Dizlerinin üzerine kapanıp dua ederken, içinin en derininde annesinden göremediği sevgiye, abisinin sırtından eksik olmayan yükün biraz hafiflemesine, kendi hayatının bir gün değişmesine dair küçük küçük dilekler fısıldadı.
Ardından sessizce salona geçti. Abisini kaldırma zamanıydı.
-“Abii, kalk artık!” dedi sesi hafif titrek ama sevecen bir tonda.
Nafiz zorlanarak doğruldu, belini tutarak yataktan kalktı. Yüzünden yorgunluğun izi okunuyordu; göz kapakları ağır, alnında ter damlacıkları vardı. Dün tarlada çok yorulmuştu.
-“Kalktım, kalktım.” dedi, hafif gülümsemeye çalışarak.
Hilal endişeyle ona baktı. Yüreği, abisinin en ufak ağrısına bile tahammül edemezdi.
-“Belini mi ağrıttın?” diye sordu, gözlerinde kaygının gölgesiyle.
Nafiz ona bakıp gülümsemeye çalıştı. Küçük kız kardeşini üzmek istemezdi.
-“İyiyim ben abim. Merak etme.” dedi ve Hilal’in başına şefkatle bir öpücük kondurdu. Ardından banyoya girdi.
O sırada Nurhayat, her zamanki suratsızlığı ve sert adımlarıyla salona geldi. Gözleri öfke ile bakıyordu, yüzünde hiçbir sıcaklık yoktu.
-“Oy baban öle Hilal! Sen hâlâ burada ne dikilirsin? Hayvanların yemini versene!”
Hilal başını önüne eğdi. İçinde bir kez daha annesinin sevgisizliğinin ağırlığını hissetti ama sesini çıkarmadı.
-“Gidiyorum anne.” dedi kısık bir sesle.
Önce abisi için bir kuşak getirip divana bıraktı. Ardından ayaklarını sürüye sürüye ahıra doğru yürüdü. İçinde, daha o sabahın ilk saatinde yorgunluk başlamıştı bile. Ahırın kapısını açtığında hayvanların ağır kokusu yüzüne çarptı. İçeri girip yemleri verdi, buzağıların başını okşayarak besledi. Onların sıcak nefesleri içini biraz olsun ısıttı. Sonra dama çıktı. Çalı süpürgesiyle önce tozları süpürdü, ardından hortumu açıp damı yıkadı. Ellerinin nasırları suyla birleştiğinde acıdı ama alışmıştı.
Bahçeye inip otları temizlerken, Nurhayat’ın tiz sesi balkonun demirlerinden aşağıya indi:
-“Kahvaltı hazır! Gel de zıkkımlan!”
Hilal’in dudaklarından istemsizce alaycı bir mırıldanma döküldü:
-“Tamam, geliyor… geleyim de zıkkımlanayım…”
Otları bıraktı. Bahçedeki lavaboda ellerini yıkadı, suyun soğukluğu avuçlarına değdiğinde irkildi. Yukarı çıktı. Kapının önünde, üzerindeki tozlu feracesini çıkarıp kenara astı. İçeri girdiğinde, abisinin çoktan gitmiş olduğunu gördü. İçinde bir boşluk hissetti. Onun varlığı her zaman evin içinde bir huzur bırakırdı.
Sofraya oturdu. Nurhayat’ın bakışları yine buyurgandı.
-“Çayları koy.” dedi, elini bile kaldırmadan.
Hilal hiçbir şey demeden kalktı, çayları koydu, bardak bardak uzattı. Kendi önüne bir parça ekmek aldı, birkaç lokma çiğnedi. Daha boğazından geçmeden annesinin sesi sofrayı doldurdu:
-“Çabuk zıkkımlan. Teyzengil geliyo, yoldalar. Ahırı bırak, evi temizle, yemek yap!”
Hilal başını kaldırdı.
-“Hangi teyzem?” diye sordu merakla.
Ama cevap yine sert bir taş gibi yüzüne çarptı.
-“Napacan işe yaramaz! Dediğimi yap sen!”
Bu sözler Hilal’in içine oturdu. Kalbine ağır bir taş konmuş gibi hissetti. Annesinin bu sevgisizliğini hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. Neden böyle olduğunu anlayamıyordu. İştahı tamamen kaçtı. Lokmalar boğazına dizildi. Sessizce sofradan kalktı, mutfağa geçti. Kahvaltının döküntülerini toplamaya başladı.
-“Gel şu bulaşıkları al!” diye bağırdı Nurhayat içerden.
Hilal ses çıkarmadan bulaşıkları aldı, suyu ısıttı, bulaşıkları yıkadı. Ardından çalı süpürgesini alıp evi dip bucak temizledi. Her köşeyi yaptğı sabunlu su ile sildi. Ellerinin içi kızarana, sırtı terden sırılsıklam olana kadar uğraştı. Nurhayat ise oturduğu divanda soğan doğruyor, bir yandan da Hilal’in yaptığı işi göz ucuyla kontrol ediyordu.
Hilal annesinin yanına gelip, elini önlüğüne silerek konuştu:
-“Bitirdim.”
Nurhayat kaşlarını çattı.
-“Tozları aldın mı?”
-“Alayım şimdi.” dedi Hilal ve derin bir iç çekti.
-“Oflama geberesice! Kalkıp ben mi yapacağım?”
Hilal başını eğdi.
-“Oflamadım… yapıyorum şimdi.” dedi usulca.
Tozları da aldı. Artık annesinin çıkarabileceği iş kalmamıştı. Nurhayat divandan kalktı, mutfağa yürüdü. Hilal de peşinden gitti. Sabah erkenden çıkarılan etler çözülmüştü. Nurhayat, eti küçük küçük doğrayıp soğanla kavurmaya başladı. Hilal’e lahana verdi. Hilal de lahanaları haşladı. Ardından ikisi birlikte hızlıca sardılar. Etli sarma hazırdı.
Sonra tandıra geçtiler. Hilal hamuru yoğurdu, kolları ağrıyana kadar unla savaştı. Nurhayat tandırı hazırladı, ardından tandırlığın içindeki ocağa su koydu. Hamuru ikiye böldüler. Hilal su böreği yaparken Nurhayat lavaş açtı. Saatler böyle geçti. Güneş batıya kayarken börek taş fırına girdi.
Nurhayat somyaya oturup derin bir nefes aldı.
-“Koş sen mutfağa! Hemen bir çorba kaynat, yanına da turşu kavur. Bir de salata yap. Ben yoruldum.”
Hilal kendi kendine fısıldadı, annesinin duymayacağını bilerek:
-“Ben hiç yorulmadım zaten…”
Nurhayat’ın yaptığı lavaşları içeri taşırken annesine seslendi:
-“Böreği sen kontrol eder misin?”
Nurhayat sadece başını salladı. Hilal mutfağa geçti. Çorba tencereye konmuştu ki, dışarıdan gelen sesler dikkatini çekti.
Nurhayat’ın sesi birden değişmişti. Neşeyle, özlemle cıvıldıyordu. Hilal’in kulaklarına inanamadığı bir sıcaklık vardı sesinde. Mutfağın camına başını çevirdi. Bahçede annesi, Emriye teyzesine sarılıyordu. Yüzünde bir gülümseme, gözlerinde bir ışık… Hilal içini burkan bir kıskançlık hissetti.
Ardından eniştesi Ali göründü. Sonra… o an geldi. Bahçeye en son giren adamı gördüğünde Hilal’in kalbi hızla çarpmaya başladı. İçinde bir şeyler titredi. Elindeki kepçe donakaldı. Gelen, kuzeni Soner’di…
Hilal dışarı çıkmak istiyordu ama annesinin dedikleri henüz bitmemişti. İçeride misafirler keyifli sohbetlerine dalmış, kahkahalar yükselirken Hilal mutfakta tek başına işleri halletmeye çalışıyordu. Zaman su gibi akıp geçmiş, elinin altında sürekli yeni bir iş türemişti. Bir an başını kaldırıp camdan baktığında karanlığın çöktüğünü fark etti. Yorgunluktan beli ağrımış, dizlerine eğilerek ellerini koymuş, nefesini toparlamaya çalışıyordu.
Tam o sırada mutfağın kapısı açıldı. İçeri abisi Nafiz girdi. Yüzünde yorgun ama sevecen bir gülümseme vardı. Elindeki tatlı paketini tezgâha bıraktı.
-“Hilalimmm… Ne yaptın sen burada böyle?” dedi ocağa yönelirken.
Hilal bir şey söylemeden ona bakakaldı. Nafiz, etli dolmanın kapağını açınca mis gibi koku tüm mutfağa yayıldı. Gözleri parladı.
-“Oofff, yine döktürmüşsün kızım!” dedi ağzına hızlıca bir dolma atarken. Çiğnerken gözlerini kapadı, keyifle homurdandı. “Mmmh… nefisss!”
Hilal’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Yorgunluğunun arasında abisinin sözleri gönlüne su serpti.
-“Afiyet olsun abiciğim…” dedi kısık bir sesle.
Nafiz dolmaları iştahla yerken birden toparlandı:
-“Hadi sofrayı hazırla hemen, annem yine laf etmesin sonra.”
Hilal başını sallayıp salona geçti. İçeridekilerin üzerine çok bakmadan, utangaç bir şekilde başıyla selam verdi:
-“Hoş geldiniz.”
Sonra sofrayı hazırlamaya koyuldu. Yere iki ayrı sofrabezi serdi. Nafiz, erkekler için hazırlanacak olan büyük siniyi getirip yerine koydu. Hilal ise küçük olanı salona yerleştirdi. Yemekleri büyük bir özenle tepsilere dizdi, sofraların kenarlarını düzgünce düzeltti. O sırada Emriye teyzesinin sesi duyuldu:
-“Bi hoş geldin demeye bile gelmedin Hilal…”
Hilal başını kaldırdı, yüzünde mahcup bir ifade vardı.
-“Teyze, yemekleri yetiştirmeye çalışıyordum…”
Emriye dudak büküp, hafif alaycı bir sesle cevap verdi:
-“İyi bakalım, öyle olsun.”
Bu laf Hilal’in içine oturdu ama belli etmedi. Sofraya oturulduğunda çorbalar önlerine kondu. Çorba kaşıkları tabaklara değdikçe çıtırtılar duyuluyor, ama salonda garip bir sessizlik hâkim oluyordu. Erkekler kendi sofralarında gülüşüp neşeli sohbetler ederken kadınların sofrası oldukça gergindi. Hilal önüne bakıyor, kaşığı elinde ağır hareketlerle çorbasını içiyordu.
Emriye, sessizliği bozdu. Nurhayat’a dönüp sordu:
-“İnayetlerin düğünü ne zaman?”
Hilal’in kaşığı havada dondu kaldı. Gözleri istemsizce annesine kaydı. O an her şeyi anladı. Teyzesigil düğün için gelmişlerdi. Nurhayat kısa ve sert bir tonla cevap verdi:
-“İki gün sonra.”
-“İyi, yakınmış.” dedi Emriye. Sesinde bir rahatlama vardı.
Daha fazla konuşulmadı. Yemekler sessizlik içinde yenip bitti. Hilal, tabağındaki son lokmayı zorlukla yutarken içindeki sıkıntı gittikçe büyüyordu. Sofralar toplanıp bulaşıklar bir kenara bırakıldığında Hilal, hızlıca çayı demledi. O sırada Nafiz mutfağa geldi.
-“Çaylar hazır mı?”
Hilal başını kaldırmadan, elleri tabakların üzerinde meşgul:
-“Hazır abi, getiriyorum hemen.”
-“Sen getirme kızım.” dedi Nafiz. Çaydanlığı alıp mutfaktan çıkarken arkasına dönüp ekledi: “Sen bardaklarla tatlıları hazırla, onları da ben götürürüm. Sen bulaşıkları yıka, tamam mı?”
Hilal’in yüzüne küçük bir gülümseme yayıldı.
-"Sağ ol abi…”
Nafiz çıkınca Hilal derin bir nefes aldı, ama o nefes de ona yetmedi. Dermanı kalmamıştı. Elini kolunu sürüyerek bulaşıkların başına geçti. Köpükler arasında tabakları ovalarken gözleri kapanacak gibi oluyordu. Nihayet bitirdiğinde, dama çıkıp biraz nefes almak istedi.
Dama çıktığında erkeklerin olmadığını fark etti.
-“Abimler nerede?” diye sordu merakla.
Nurhayat, oturduğu yerden seslendi:
-“Bağa gittiler.”
O sırada komşuları Gülsüm başını sallaya sallaya Hilal’i süzdü. Dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümseme vardı.
-“Oy Nurhayat… hayırdır siz şeherli mi oldunuz?”
-“Ney?” dedi Nurhayat şaşkın bir sesle.
-“Sen gelinlik kızın yanına bekar oğlan mı sokuyorsun? Ateşle barut yan yana durmaz.”
Hilal’in yüzü bir anda kıpkırmızı oldu. Kalbi öfke ile çarpmaya başladı. Dişlerini sıkarak ayağa kalktı. Gülsüm’ün önündeki yarısı içilmiş bardağı aldı.
-“Gız, edepsiz! Daha bitmedi çayım, bıraksana!” dedi Gülsüm arsızca.
Hilal’in gözleri öfkeyle parlıyordu. Dudakları titreyerek aralandı:
-“Bitmiş Gülsüm abla. Evdekiler de zaten seni bekler.” dedi ve hızla içeri girdi.
Nurhayat, bu hareketine çılgına dönmüştü. İçeri hışımla girip Hilal’in kolundan tuttu. Sert bir tokat patladı kızının yüzünde. Hilal’in başı yana savruldu.
-“Sen köyde adımızı mı çıkarttıracaksın terbiyesiz? Gülsüm’ün ağzı ne gevşek bilmiyor musun sen?”
Hilal, yanakları yanarken, boğazı düğümlenmiş halde mırıldandı:
-“Sen savunsaydın o zaman kızını…”
Nurhayat elini tekrar kaldırmıştı ki dışarıdan gelen erkeklerin neşeli sesleri tokadı havada bıraktı. Nurhayat dişlerini sıktı, gözlerini kısmıştı.
-“Bunun hesabını sana soracağım.” diye fısıldadı.
Hilal hızla dama çıktı. Gözlerinden yaşlar süzülüyor, kalbi daralıyordu. Başını gökyüzüne kaldırdı. Yıldızlara bakarak içinden yalvardı:
“Allah’ım… nolur bana bir çıkış yolu göster. Lütfen beni bu durumdan kurtar.”
Tam o sırada omzunda bir el hissetti. Korkudan irkildi, küçük bir çığlık attı. Arkasını döndüğünde nefesi kesildi. Kalbi zaten hızla atıyordu, şimdi daha da hızlandı. Soner karşısındaydı.
-“Sakin ol, benim.” dedi yumuşak bir sesle.
Hilal’in gözleri büyüdü.
-“Ne yapıyorsun burada?” diye sordu tedirginlikle.
-“Sana bakayım dedim. Çıkarken iyi gözükmüyordun.”
Hilal gözlerini kaçırdı, ellerini ovuşturdu.
-“İyiyim. Git… biri görür.”
-“Yardım edeyim sana, yorulmuşsundur sen de.”
-“Gerek yok Soner abi, ben hallederim. Biri görürse yanlış anlar… git sen.”
Soner başını hafifçe eğdi, üzgün bir tebessümle:
-“Peki, sen bilirsin.” dedi ve geri içeri geçti.
Hilal derin bir nefes verdi, ama içinde sıkışan öfke ve kırgınlık daha da büyümüştü. İçeri girmek istemedi. Sessizce bulaşıkları toplayıp bahçedeki lavaboya indirdi. Orada yıkayıp büyük bir tepsiye yerleştirdi.Hızlıca eve çıktı. Hava iyice soğumuştu artık. İçeri girdiğinde onu güzel bir manzara karşıladı. Abisi Nafiz, salona dört tane yatak sermişti. Hilal’in dudaklarına istemsiz bir tebessüm yayıldı. Abisine baktı, Nafiz de ona göz kırptı.
Babası Hacı, eniştesi Ali, abisi ve Soner salonda yatacaklardı. Annesiyle teyzesi aynı odada kalacaktı. Hilal, odasının elinden alınmamış olmasına şükretti. Büyük bir yük kalkmış gibi hissetti.
Yıkadığı bulaşıkları yerleştirmeye uğraşmadan mutfağa bıraktı, sessizce odasına geçti. Üzerini değiştirip pijamalarını giydi. Yatağına uzandığında göz kapakları ağırlaştı. O kadar yorulmuştu ki, başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya daldı...
Hilal gece yarısı sıkışmış bir halde uyandı. İçini burkan sancıyla yatağında kıvrandı. Tuvalet evin dışındaydı… bu saatte tek başına gitmek fikri bile onu ürpertiyordu. Ama gitmezse, sabaha kadar tutamayacağının da farkındaydı.
Hemen yatağının yanındaki namaz elbisesini çekip üzerine geçirdi. Kalbi hızlı hızlı atarken, odadan sessizce çıktı. Adımlarını halıya basarak atıyor, kimseyi uyandırmamaya dikkat ediyordu. Kapının gıcırtısı yüreğini ağzına getirdi ama şükür ki kimse kıpırdamadı. Derin bir nefes aldı. Başını örtüsünün içine gömüp hızlı adımlarla dışarı çıktı.
Soğuk hava yüzüne çarptığında ürperdi. Karanlık bahçenin içine karışan kurbağa sesleri, köpek havlamaları tüylerini diken diken etti. Aceleyle tuvalete girdi, kapıyı kilitledi. İçerde nefesini tutmuş gibi hızlıca işini bitirdi. Dışarı çıktığında gece daha da karanlık gelmişti gözüne.
Bir anda sert bir şeye çarptı. Tam dengesini kaybedip düşecekken, güçlü bir el belinden kavradı. Hilal’in yüreği hızla çarpmaya başladı, nefesi boğazına düğümlendi.
Bir çığlık koptu dudaklarından. Karanlıkta yankılandı o çığlık. Ardından belini tutan ellerden biri hızla ağzını kapattı.
Hilal daha çok panikledi, gözleri büyüdü, kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. Bağırmaya, çırpınmaya başladı. Elleriyle tutan kişiyi itmeye çalışıyor ama gücü yetmiyordu. Her şey 10 saniye içinde olup bitmişti.
-"Şhhh… bağırma. Benim!" dedi tanıdık bir ses, fısıltıyla. Nefesi Hilal’in kulağına vurdu. "Çekeceğim elimi ağzından, bağırma."
Hilal, korku ve şaşkınlık arasında kalmıştı. O ses… Soner’di.
Ama artık çok geçti. Evin içinden ayak sesleri ve panik dolu konuşmalar geliyordu. Işıklar birer birer yanmıştı. Nurhayat’ın yüzü pencerenin perdesinden belirdiğinde gözleri dehşetle açıldı. Görüp gördüğü şey, zihnine ateş gibi düştü: Soner’in, Hilal’in belini kavramış hali…
Soner'i kendinden itip uzaklaştırsa da çok geç kalmıştı. Nurhayat bir hışımla pencereyi kapatıp kapıya yöneldi. Çılgın bir öfkeyle dışarı fırladı. Yüzü kıpkırmızı, gözleri ateş saçıyordu. O esnada evdeki herkes de mahmur gözlerle kapının önüne çıkmıştı. Komşular bile uykulu halleriyle seslere kulak kesilmişti.
-"Ahlaksız! Namussuz!" diye haykırdı Nurhayat, sesi bütün köyü uyandıracak kadar sertti. Adımlarını yere vurarak Hilal’e koşmaya başladı.
-"Teyze dur!" diye seslendi Soner, araya girmeye çalışarak.
Ama Nurhayat gözünü kan bürümüştü. Soner’i tuttuğu gibi kenara savurdu. Hilal’in saçına yapıştı, acımasızca kavradı. Hilal’in ince bedeni annesinin çekiştirmesiyle savruluyor, ayakları yerden kesiliyordu.
-"Anne! Ahh!" diye inledi Hilal, gözyaşları çenesine doğru süzülürken. "Anne, yapma nolur!"
Ama Nurhayat’ın kollarında taş gibi bir öfke vardı. Hilal’i eve doğru sürüklerken nefesi hırlıyor, ağzından köpükler saçıyordu sanki.
Evin önünde yere yığılan Hilal’i saçından çekerek ayağa kaldırdı. Tüm gücüyle tokadı indirdi. Hilal’in başı yana savruldu, gözlerinden kıvılcımlar çıktı. Yere düşüp kaldı. Dudaklarından kan sızmaya başlamıştı.
-"Bir de utanmadan anne diyor!" diye kükredi Nurhayat. "Gece yarısı herkesi uyutup fingirdeşmeye mi çıktınız siz? Ahlaksızlar! Terbiyesizler!"
Hilal hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
-"Anne! Yok öyle bir şey! Yemin ederim yok!"
Ama Nurhayat’ın gözleri öfke bulutuyla kapanmıştı. Yan evden çıkan komşular bile fısıldaşıyor, olan biteni film izler gibi seyrediyorlardı.
-"Allah belanı versin Hilal! Sana mı inanacağım, yoksa kendi gözlerime mi?! Ama gülsüm dediydi."
Yeniden tokat savurmak üzereyken bir el kolunu tuttu.
-"Yeter anne!" dedi Nafiz, öfkeyle ama gözleri yaşlıydı.
Kardeşini bu halde görmek, yüreğini paramparça etmişti. Hilal’in saçları darmadağın, yüzü kızarmış, dudağı patlamıştı. Nefesi kesik kesikti. Nafiz, annesinin elini sıkı sıkı tuttu. Kardeşini tek koluyla sarıp arkasına aldı.
-"Ne 'yeter'i?! Görmediniz mi ahlaksızı? diye kükredi Nurhayat. "Bir de bana dur diyorsun! Ver ellerime, öldüreceğim onu!"
-"Teyze, yok öyle bir şey! Vallahi yok!" dedi Soner, çaresizce. Sesi titriyordu. Gözleri dehşet içinde Hilal’in haline bakıyordu.
Nurhayat bir anda arkasına döndü, Soner’e de bütün gücüyle tokat attı.
-"Kes sesini! Sıra sana daha gelmedi!"
Kalabalığın arasından mırıldanmalar, homurdanmalar yükseldi. “Yazık kıza…” diyen de vardı, “Namus elden gidiyor” diye fısıldayan da…
Nafiz dişlerini sıkarak annesine çıkıştı:
-"Yeter artık! Kendine gel anne! Herkes bize bakıyor, rezil olduk!"
Ama Nurhayat’ın öfkesi dinmek bilmiyordu. Hilal’in kolunu son kez tuttu, sanki koparacakmış gibi sıktı.
-"Namusumuzu kirlettin!" diye tükürdü yüzüne.
Hilal’in gözleri yaşlarla doldu, yüreği paramparça oldu. Nefes bile alamıyordu artık. Nurhayat burnundan solur halde, gözlerini Soner’e çevirdi. Dudakları titredi, ama sesi kaya gibi sert çıktı:
-"Siz ikiniz bu ahlaksızlığı temizleyeceksiniz! Evleneceksiniz!!!"