1. Bölüm: Çaresizliğin Çaresi.

2262 Kelimeler
“Hadi kızım, yolda dinlersin şarkını. Baban yemek bekliyor…” Telefonun ses düğmesine basıp yattığım yerden doğruldum. Bu annemin bilmem kaçıncı seslenişiydi ama bugün hiç ayağa kalkıp çarşıya, babamın yanına gidesim yoktu. Hiç olmadığım kadar üşengeçtim bugün ve bu çok can sıkıcıydı. Sürekli yatmak, ara ara yemek yemek, sonra yine yatmak, sonra su içmek, sonra yine yatmak… hep yatmak istiyordum. Oysa ben düne kadar kitap okuyan, ev işlerinde annesine yardım eden, annesinin lafını ikiletmeden yapan ve asla bir şeylere üşenemeyen bir kızdım. Bugün bana ne olmuştu böyle? Geceden beri içime işleyen huzursuzluk şimdi bedenimin her yerindeydi. Adım atmaya bile derman bırakmayacak bir huzursuzluktu bu. Bana doğru yaklaşan ayak seslerinin ardından odanın kapısı sertçe açıldı ve annemin evhamlı bakışları gözlerimi buldu. “Hadi ama Türkü, hızlı biraz…” Üzerime yapışıp kalan pijamalarımı çıkarıp askıda asılı duran elbisemi giydim. Burası öylesine sıcak bir memleketti ki, pantolonla dışarı çıkmak eziyet gibi geliyordu. Beyaz boydan elbisemle beraber aynanın karşısına geçip saçlarımı topladım. Görünürde olan yerlerime güneş kremini boca edip çantamı koluma taktım ve odadan çıktım. biz iki katlı ve bahçeli bir evde yaşıyorduk. Üst kat benim ve kız kardeşlerimin içindi. Alt katta da annemlerin odası, oturma odası mutfak ve misafir odaları vardı. Misafir odaları ekstra olarak bahçede de vardı. Çünkü geniş aile olmak böyle bir şeydi. Çok fazla yer yatağı, yastık, yorgan, tabak, çanak ve daha nicesi vardı evimizde. Ama bundan asla rahatsız değildik. Çünkü misafir bizim için berekettir. Güzelliktir. Çoğu geceler tanımadığımız insanlar kalır bizde. Babam sokakta kalan, gideceği yeri bulamayıp kaybolan insanları getirirdi. Ev ahalisindenmiş gibi davranır, üzerlerine titrerdik. Basamakları yavaş yavaş inerken dışarıdaki sıkkın havanın evin içine işlediğini fark ettim. Her adımımda ayak tabanlarımdaki yanma hissi artıyordu. Alt katta duran dolabı açıp, sandaletlerimi alıp giydim. Ben onları ayağıma geçirirken de annem arkamdan geldi ve beklemeye başladı. “Aman kızım hızlı ol emi. Gölgeliklerden git, karşıdan karşıya geçerken de iyi bak etrafına. Allah korusun başına bir iş gelir- ayh ayh neyse kötü oluyorum aklıma öyle şeyler gelince. Sen dikkatli ol kızım tamam mı?” “Tamam anne, ben gelmeye şey yapar mısın…” Her öğle arası ben babamın yanına giderken annemde benim gelmeme yakın naneli limonata yapıp, buzluğa yapıp attığı tatlıdan çıkarıp şerbetliyordu. “Nanelerini kıydım bile. Sen gelmeye hazır olur. Beraber otururuz içeriz.” Annemin elindeki sefer tasını alıp gülümsedim. “Allah’a emanet ol kızım.” Ben kapıdan çıkıp bahçe kapısına doğru yürürken arkamdan bakmaya devam etti. Bahçe kapısını aralayıp ona son kez baktığımda gülümseyip el salladı. Annem biz evden çıkmadan önce her zaman ‘Allah’a emanet olun…’ derdi. Allah’a emanet ettiğini görmeden ölmezmiş insanoğlu. Bu düşüncedeydi. Küçükken bu dediği şey bana mantıklı gelmezdi ama gün geçtikçe, yaş aldıkça annemi daha iyi anlama başladım. Annem duygusal bir kadındı. Rüzgar esse gözleri yaşla dolar, sessiz sessiz ağlardı bir köşede. O kadar duygu yüklüydü hayata bakış açısı. Hele ki son zamanlardaki hali… Üniversite sınavına girdiğim ve yakın bir zaman içinde tercih yapıp evden ayrılacağım için ekstra duygusaldı. 18 yaşına gireli daha 5 gün olmuş, yakında evden ayrılacak bir kızdım ben. Mardin’e, doğum büyüdüğüm şehre ne kadar aşık olsam da annemle babam il dışında okuyup kendimi daha da geliştirmemden yanaydı. Hayalimi belirlenmemde de onlar yardımcı oldular zaten. Çocukluğumdan beri bana aşıladıkları müzik isteği beni konservatuar okumaya itti. İstanbul’a, yeni bir hayata başlamak için gidecektim. Yeni ve daha güzel bir hayata. Bazen ne ara hayatıma dair adımlar atacak kadar büyüdüm diyorum. Ne ara tek karar yetkisi bana geçti de ben şimdi bu planları yapıyorum… “Ah bu ben,” dedim kulaklığımdan gelen şarkıyla beraber. Ah bu ben, ah… Büyümüştüm. Ben olduğum yerde dururken bile büyümeye devam ediyordum. Ve bu çok garipti. Allah ne büyük… Adımlarım babamın dükkanının olduğu Revaklı Çarşısı’na dönünce kulağımdaki kulaklığı çıkarıp çantama koydum. Buradaki her esnaf babamdan dolayı beni tanırdı ve her gün yaptığımız bir selamlaşma seremonimiz vardı. Yapmazsak olmazdı. “Kolay gelsin Ahmet Abi,” dedim ilk karşıma çıkan esnafa gülümserken. “Sağ olasın benim güzel yüzlü kızım, bugün ne yemek getirdin bakalım…” dedi kahkahalarının arasından. “Annem ve menüsü biliyorsun abi.” Başını sallarken elindeki çayındaki son yudumu aldı. “Bilmem mi kızım, annen sağ olsun hepimize yemek yapar. Allah gönlünüze göre verir inşallah.” “İnşallah Ahmet Abi, hadi hayırlı işler.” Bugün çarşı o kadar sakindi ki, hiçbir esnaf kapının önünde belirmiyordu. Sanki sokağa çıkma yasağı varmış gibiydi. Babamın dükkanına yaklaştıkça etraftaki siyah takım elbiseli adamlar artmaya başladı. Bana bakıp kaşla gözle bir şeyler konuşuyorlardı. Etrafıma göz gezdirdiğimde koca çarşıda yürüyen tek kişinin ben olduğumu fark ettim. Sanırım bundan dolayı bana kınayan gözlerle bakıyorlardı. Ama neden ortalık bu kadar sakindi? Dükkana girip elimdeki sefer tasını babamın girişe koyduğu bakır tepsiye bıraktım. “Baba… Neredesin?” benim arkamdan gelen bir adam boğazını temizleyip ona bakmam için bekledi bir iki dakika. Ardıma baktığımda bana dokunmayacağı bir şekilde koluma doğru uzattı elini. “Yenge dışarı çıksan iyi olur, içeride ağamla-“ “Ne yengesi be ağzını topla!” Bağırmamla sadece o değil, dışarıda kaçamak bakışlarla bakanlarda şok içinde bakakaldılar. “Dışarı çıksanız iyi olur bayan…” Bayan. Şu an bu kelimeye sinirlenmemek için çok haklı bir sebebim vardı. Babam. Babamı görmem ve içimin rahat etmesi gerekiyordu. Daha sonrasında bayan kelimesine sinirlenebilirdim. “Babam nerede?” “Arka tarafta.” Dükkanın mutfak tarafını kastediyordu. Arkaya doğru gideceğim esnada bana doğru bir adım attı. Bu adım gitme demek gibi bir şeydi sanırım. “Bana bak, bu bayan seni bir bayar… Karışma işime. Babamın dükkanında elalemin herifleriyle uğraşıyorum arkadaş ya…” Adını bilmediğim adam la havle der gibi nefes alıp dükkanın kapısına doğru yürümeye başladı. Bir iki saniye etrafta duran adamlara ağzının içinden ne gevelediği anlamak için durup dinledim. Ama hızla arka tarafa, babamın yanına doğru yürüdüm. “Olmaz Celil Efendi. Bu dediğin olmaz. Dükkanı al benden, evimi al, arabamı al, hatta ben ailemi alıp gideyim buralardan borcumu öyle ödeyim. Ama bu dediğini yapmam. Yapamam.” Mutfağa girmeden kapıda durmuş babamı dinliyordum. Sanırım yanında tek bir kişi vardı. Çünkü sadece iki kaşık sesi geliyordu. “Aziz ben kötü bir şey demiyorum ki. Her şey usulünce yerli yerinde olsun. Ne dersen yaparım ben. Beni biliyorsun tatsızlık seven biri de değilim. Can yakmam, Allah’tan korkarım çünkü. Ama gel dediğime he de. He demezsen anamı tutamam. Önünde de duramıyorum büyüktür diye. Ben can yakmam ama anam yakar. Eski toprak o. Adettir, töredir der yapar kendi kafasında kurduğu şeyleri. He de Aziz. Üzülme diye diyorum. Kan çıkmasın. Kan çımasın diye uğraşıyorum. Bak kaçtır kapına geldim. Ha yok, he demezsen de biz bir akşam çayına size geleceğiz.” “Zorla diyorsun yani.” “Senin çocukların zorlanmasın. Kızların ötekileştirilmesin diyorum. Azıcık düşün be Aziz. Kızlarını düşün. İster miyim hiç onlara zarar gelsin?” Babamın kime ne borcu vardı da adam babamın karşısında babam için, bizim için konuşuyordu? “Celil… Çok küçük…” dedi babam sessizliğini bozarak. “Büyütürüz Aziz. Büyütürüz… Sen bana hiç mi güvenmiyorsun?” “Güveniyorum ama…” “E o zaman? Bugün iyice düşün taşın. Yarın bir gün bana güzel bir haber ver. Senin de yüzün gülsün benim de. Çocuklarımız gülerse zaten güleriz orası ayrı ama. Sen düşün taşın bana haber ver.” Ayaklanma sesleri gelince kulağıma bir iki adım geri çekildim ve mutfaktan çıkmalarını bekledim. Kapı aralanınca babamın bana hüzün dolu gözlerle bakıp başını yere eğmesinin ardından diğer adam, adı Celil’di galiba, bana gülümseyerek baktı. “Merhaba Türkü, nasılsın?” dedi biraz öncekiyle aynı ses tonuyla. Tek gözümle babama baktıktan sonra gülümsemeye çalıştım. “İyiyim teşekkür ederim. Siz nasılsınız?” dedim. Konuşulanları duymadığımı sanıyorlardı. Duymuştum ama anlamamıştım. “Çok şükür. Görüşmek üzere, kendine iyi bak kızım.” “Siz de…” Giyiminden anladığım kadarıyla oldukça varlıklı birine benziyordu. Buralarda durumu iyi olanlar genelde yukarıdan bakarlar insana. Ama bu adamın samimi tavrı, kafamın içindeki zengin adam profilini yıktı desem yeri. “O kim baba? Ne kadar da nazik…” dedim babama bakarken. Başını sallayıp elini beline koydu. “Öyledir. İlkokul arkadaşım. Arada gelir, konuşuruz.” Belli ki olanı biteni anlatmak istemiyordu. Üstelemedim bende. “Annem yine döktürmüş. Girişe koymuştum. Getireyim de güzelce ye.” Ben girişe geçtiğimde etrafta bekleyen adamların olmadığını, gittiğini fark ettim. Sefer tasını elime alıp babamın yanına döndüğümde babamın dolapta duran tabaklardan birini çıkarıp her zaman oturduğu yere değil de tam karşısına oturduğunu gördüm. Bugün normal bir gün değildi anlaşılan. “Kızım sen eve geç. Zaten bugün pek çalışasım yok. Ben de birkaç saate eve gelirim.” “İyi misin baba?” Babam yüzüme ne dediğimi duymamış gibi bakarken bir adım daha attım ona doğru. “İyi ol baba. Biraz önce o adamla aranda her ne geçtiyse boş ver, kafana takma. Hem sen demez misin, hayat bir şeylere dertlenecek kadar uzun değil.” “Öyle öyle ama,” dedi ve yutkundu. “Akşam evde görüşürüz.” “Peki.” Yanına gidip yanaklarından öpüp gülümsedim. Ama babamın gözlerindeki hüzün hareleri gitmedi. Eskiden olsa eli katranlı olduğunda bile gülümseyip o da beni öperdi. Ne yapacağını bile bilemeyecek bir halde olduğuna göre durumun ciddiyetini kendi içimde ölçmeye çalıştım. Ama konunun ne olduğunu bilmediğim için düşünemiyordum bile. Yol boyunca kulağımda çalıp duran şarkıyı bile dinlemedim. Aklım babamda ve hareketlerinde kalmıştı çünkü. Bir şey vardı ve babam bize bunu anlatmamıştı. Annem biliyordur belki ama bize her şeyi tüm şeffaflığıyla anlatırken bunu niye anlatmadı anlamış değilim. Evin bahçe kapısını araladığımda Tuna ile Tuana’nın yani kardeşlerimin yine ve yine kavga seslerini geldi kulağıma. “Ablama söylerim, seni döver.” “Asıl ben ablama söylerim, o zaman beni değil seni döver.” “Hadi be oradan! Ablam beni hiç dövmedi ki bu zamana kadar.” “Beni de dövmedi!” “O zaman bu sizi dövmeyeceğim anlamına geliyor.” İkisinin hızla dönüp bana şaşkınlıkla bakışı ve ardından gülerek yaptıkları şeye, çamur oyununa devam etmelerinin arasında yalnızca üç saniye vardı. Her an her dakika kavga edip ama hiç kavga etmiyormuş gibi oyun oynamaları beni güldürüyordu. Sanırım çocuk olmak böyle bir şeydi. “Hoş geldin kızım, baban nasıl? Beğendi mi yemekleri?” Elini havluya silerek avluya çıkan anneme ilk başta ne diyeceğimi bilemedim. Kafa sallayıp gülümsedim sadece. “İyi güzel. Hadi geç sen de içeri. Bu sefer ki limonata bi’ başka güzel oldu. Hemen iç…” Evin dış kapısının önünde durup ayağımdaki sandaletleri çıkarırken burnuma taze nanenin kokusu gelmişti bile. onları dolaptaki yerlerine koyup hızla mutfağa girdim. Tatlı tabağındaki 5 dilim tatlı ve koca bir sürahi naneli limonata beni bekliyordu. Çekmeceyi açıp çatal ve bardak çıkarıp sedire oturdum. İçtikçe içesim geliyordu bu limonatayı. Basit bir şeydi aslında. Yapımı çok ama çok kolaydı. Naneleri ince ince kıyıp tuzla karıştırıyor üzerine sıkıp buzluğa attığımız limon suyunu ilave ediyorduk. Bu kadardı. Ama o kadar lezzetli geliyordu ki bana, saatlerce uğraşılsa bu kadar hoşuma gider miydi bilmiyorum. Belki de onu lezzetli yapan benim sıcağın altında dakikalarca yürüyüp yorulmuş olmamdı. Ama bu, o yorgunluğa değerdi. “Afiyet olsun Türkü’m, güzel kızım benim… Bugün piyano çalışmadın, hayırdır bir sorun yok değil mi?” Her gün daha gün aymadan piyanomun başına geçer, ev ahalisini sırada hangi parça varsa onunla uyandırırdım. Ama bugün öyle üşengeç hissediyordum ki kendimi; bakmalara doyamadığım piyanomun başına geçmek bile gelmedi içimden. “Gece geç uyudum, uyuyakalmışım.” Yalan olduğu belli olan bir yalandı bu söylediğim. Babamın 3 ay önce sürpriz olarak aldığı ve doğum günümden önce dayanamayıp verdiği bu piyanoyu ilk gördüğümde her ne olursa olsun sabahları onları piyano sesiyle uyandıracağıma dair bir söz vermiştim ve ben sözünün eri bir insandım. Ne olursa olsun sabahları kalkıp piyanonun başına geçerdim. Ama bugün, bende bir haller vardı. Adını koyamadığım, koysam da anlayamayacağım bir şeyler. Günün kalanını her zamankinden farklı olarak odamda geçirdim. Normalde Tuna ve Tuana’nın yanında oturur, çoğu zaman onlarla beraber oyun oynardım. Ya da onlar oyun oynarken kitap okur, nota çıkarırdım. Ama bugün odamda olmak daha cazip gelmişti. İnsan bazen yatağa uzanıp boş boş tavanı seyretmek istiyor. Hiçbir şey yapmadan hava kararana kadar sadece tavanı izledim bende. Avlu kapısının açılma sesi gelince babamın geldiğini anlamıştım. Güç bela yattığım yerden doğrulup odadan çıktım. aşağı indiğimde babamın elindeki ekmek poşetini taşımakta zorlanacak kadar kötü gördüm. “Baba hayırdır?” dedim hızla yanına giderken. Kapı pervazına tutunup derin bir nefes aldı. Ama konuşmadı. Hepimiz babama merak dolu gözlerle bakıyorduk ve babamın yaptığı tek şey nefes almaktı. Ya da nefes almaya çalışıyordu. “Geç otur Aziz. Kızım babana bir bardak su getir.” Annem sessizliği bozup babamın koluna girdiğinde bir yandan da bana laf vermişti. Hızla mutfağa girip masanın üzerinde duran sürahiden bir bardak su alıp bahçeye çıktım. Annemle babam bahçedeki kamelyaya oturmuş beni bekliyorlardı. Babamın gözleri yerden kalkmıyordu ve annem babama ilk kez endişeli bir şekilde bakıyordu. Elimdeki suyu anneme uzatıp tam karşılarına geçip oturdum. “Aziz, neyin var senin? Hiç böyle olmazdın.” Annem suyu babama uzatırken yüzüne bakmaya çalışıyordu ama babamın yüzü yerden kalkmıyordu. Ne annemin uzattığı suyu içti ne de tek kelime bir şey dedi. Sadece yere baktı durdu. “Türkü…” dedi nihayet. “Türkü için… gelecekler.” Türkü için gelecekler. Türkü için gelecekler. Türkü için gelecekler. Türkü için gelecekler. Türkü için gelecekler. Türkü… yani ben. Benim için gelecekler. Kim, niye gelecek? “Olmaz.” Annem dolu gözlerle ayağa kalkarken elindeki su bardağını sertçe oturduğu yere bıraktı. “Gelecekler…” dedi babam çaresizce. “Olmaz diyemedin mi?” Annemin gür çıkan sesi kulaklarımda çınladı. “Olmaz diyorum. Olmaz!” “Tijen,” dedi başını yerden kaldırıp. Babamın ağladığını o an fark ettim. “Tek çare bu.” “Tek çare? Tek çare öyle mi? Senin bu dediğin çaresizliğe bile çare olmaz. Olmaz! Anladın mı?! Rızam yok!” “Anne ne oluyor Allah aşkına, olsa ne olur ki?” Dudaklarımdan çıkan cümle ikisini de şaşırtmış olacak ki bana şok ifadelerle bakıyorlardı. “Daha yattığı yeri bilmez benim kızım, ne evlenmesi Aziz?” Öyle bir zaman geliyor ki, insan sadece tavanı izlemek istiyordu. Düşünmemek ve mümkünse hiç büyümemek.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE