KARANLIK ÇEMBER

1888 Kelimeler
Agola, Alçin ile herkese haber göndermiş bütün Lokasi Milih halkının gün batımında meydanda toplanmasını istemişti. Bu Lokasi Milih'in bir geleneğiydi. Her hasattan sonra toplanılır, yenilir, içilir, eğlenilir, birlikte vakit geçirilirdi. Gün batmaya yakınlarken halk yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Hasada giden Lurra önderliğindeki grup dönmüş ve meydanda yerlerini almışlardı. Hasat diğer yıllara nazaran az olsa da bütün yılı geçirebilecek kadar yiyecek elde edilmişti. Meydanda yerlerini alan insanlar birbirleriyle sohbet etmeye başlamışlardı. Aralardaki boşluklara yerleştirilen ateş topları sayesinde herkes birbirini net bir şekilde görebiliyordu. Agola ise Berceste'yi arıyor, gelenlere onu görüp görmediklerini soruyordu. Neyse ki fazla telaşa kapılmadan onu meydanın girişinde bulmuştu. Kıza "Şimdiye kadar nerelerdeydin?" diye sorduğunda Berceste ilkin biraz düşündü. Sonra da haddinden fazla eğitim yaptığını ve yorgun olduğu için geciktiğini söyledi. Agola onun bu hâlini görünce fazla üstüne gitmedi. Ziyafetin başlamasına yakın Stea hala ortalarda yoktu ama Agola herkesin toplandığını düşünerek ziyafet konuşmasına başlamıştı bile. "Değerli Lokasi Milih sakinleri bildiğiniz gibi bugün hasat toplandı. Sözü çokta uzatıp sizi sıkmak istemem, ziyafetimiz başlasın mı?" "Evet!" Kalabalıktan yükselen coşkuyla birlikte elindeki içki kupasını havaya kaldırdı adam sonra da içindekinden bir yudum aldı. Onun bu hareketi ile ziyafet başlamış oldu. Herkes yemeye, içmeye ve eğlenmeye başladı. *** Stea, her şeyi Berceste'ye anlatmasına rağmen içindeki huzursuzluğu hâlâ yatıştıramamıştı. Angel'ın Kızı'yla şimdilik ölüm yıldızından kimseye bahsetmemeye karar vermişlerdi. Berceste "Boş yere birilerini tedirgin etmeye gerek yok," demiş, Stea' da ona hak vermişti. Kimseye bahsetmeme konusunda uzlaşmışlardı.  Meydana doğru yaklaştıkça kalabalığın neşe dolu seslerini daha çok duymaya başladı. Burası Lokasi Milih'ti. Yani onun dünyasıydı ve ölüm yıldızı dünyasının tam üzerine doğmuştu. Stea düşünmeden edemiyordu. Küçüklüğünü hayal etti bir an; buraya nasıl geldiğini ve Lokasi Milih'in nasıl kurulduğunu. Lokasi Milih'i, Büyücü Angel kurmuştu. Berceste'nin annesi. Buradakilerin birçoğu küçük yaşta terk edilmiş ya da kimsesi olmayan çocuklardı. Ayrıca bu çocukların birçoğu özel yeteneklere sahipti. Tabi ki aralarında hiç yeteneği olmayanlar da vardı ama yine de hepsi seçilmiş çocuklardı. Angel birçok yer dolaşmış, bu çocukları teker teker toplayıp buraya getirmişti. Galiba buraya seçilmiş yer manasında Lokasi Milih ismini vermesinin nedeni, getirdiği çocukların özel olmasıydı. Stea kendi çocukluğunu düşündü. Aslında çok da hatırlayamıyordu. Anımsadığı kadarıyla babası bir odun ustasıydı. Küçük bir kasabada yaşıyorlardı ve annesi yoksulluktan hastalanıp ölmüştü. Karısını kaybeden babası, onu kasabada bir başına bırakıp gitmişti. Stea ise babası tarafından terk edildiğini anlayamamış, onu bulmak için yıldızlardan izini sürmüştü. Başarılı da olmuş, babasını bulmuştu ama ne yazık ki adam ondan hep kaçmış, onu her seferinde terk etmişti. Stea buna rağmen onun izini sürmeyi hiç bırakmamıştı ta ki Angel' la karşılaşana kadar. Angel onu buraya getirmiş ve artık iz sürmemesi konusunda ikna etmişti. Yıldız İzcisi, bunları düşünürken yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Sonra birden farkına vardı; Angel'ı özlemişti. Usta Büyücü, hâlâ hayatta olsaydı böyle huzursuz hissetmezdi çünkü o, her şeyi hallederdi. Düşüncelere dalmış bir şekilde meydana vardı. İnsan halkasının son kısmına, arkalara doğru bir yere oturdu. Derin bir iç çektikten sonra eğlenceyi seyretmeye başladı. *** Halkanın en başında Agola oturuyordu. Agola, Angel hayattayken onun en büyük yardımcısıydı. Büyü yeteneğine sahip olmasa da Angel, adamı eğitmiş ve ona birçok büyü öğretmişti. Angel'la birlikte büyümesi ve onun arkadaşı olması Agola için büyük bir şanstı. Angel öldüğünde ise Lokasi Milih'in yönetimi ona kalmıştı. Belki de bu görev Berceste'ye ait olmalıydı, sonuçta Angel'ın kızı olan oydu ama Agola hem yaşça daha büyük hem de daha bilgiliydi. Henüz orta yaşlarda olmasına karşın saçları ağarmaya yüz tutmuştu. Gözlerindeki mavi de canlılığını yitiriyordu. Gerçi adam çökmekte haklıydı; herkesle ayrı ayrı ilgileniyor ve dertlerine çare buluyordu, yaptığı kolay bir iş değildi. Bu kadar yıpranmış olmasaydı, birçok kadını etkileyebilecek kadar heybetli ve yakışıklı bir adamdı. Agola'nın hemen yanı başında da Alçin oturuyordu. Alçin, Agola'nın haber kuşuydu. Agola bir şey duyurmak istediğinde ona söylerdi, o da herkesi bilgilendirirdi. Gerçekten de bir kuş kadar hızlıydı ve fiziği de kızıl bir çalıkuşuna benziyordu. Ufak tefek bir kızdı, kızıl saçları dışında pek de göze çarpan bir özelliği yoktu. Belki de bunu düşündürten şey; Alçin'nin, yan tarafında oturan Akvo'nun güzelliğinin onu gölgede bırakmasıydı. Akvo'nun beline doğru inen dalgalı saçları ve kendine özgü hoş bir yüzü vardı. Ayrıca boyu uzun, fiziği de çok düzgündü. Tam bir sevgi insanıydı ve Lokasi Milih'e ilk gelenlerdendi. O dört elementten biriydi, bir Su Büyücüsüydü. Tek eksiği vardı; o da savaşmaktı. Büyüde oldukça yetenekli olmasına rağmen iyi kılıç ve ok kullanamazdı. Yine de mevcut özellikleriyle çoğu kişinin imrenerek baktığı bir kızdı ve birçok erkek ondan hoşlanırdı. Akvo'nun diğer tarafında ise bir diğer element olan Lurra oturuyordu. Lurra, Toprak Büyücüsüydü. Lokasi Milih bu zamana kadar onun sayesinde doymuştu. O toprakla konuşur, enerjisini topraktan alırdı ve bir gün başı sıkışırsa hiç şüphesiz toprak onu korurdu. Lurra da güzel bir kızdı. Akvo'nunki gibi dalgalı, koyu kahverengi saçlara sahipti. Yüzüne inildiğinde saçını takip eden kahverengi kaşları ve görkemli kirpikleri vardı. Ayrıca çok iyi bir kılıç ustasıydı. İnsanlar eğlenceye dalmış bir haldeyken Agola yüksek sesle konuşmaya başladı. "Yemeklerimiz bittiyse düello meydanına geçebiliriz çocuklarım!" Bu da Lokasi Milih'deki bir diğer gelenekti. Her ziyafette düellolar yapılırdı ve düellonun sadece bir kazananı olurdu. İlk iki kişi çıkar kaybeden elenir, kazanan sıradaki kişi ile düelloya devam ederdi. Önceki sene düelloyu Berceste, geçen sene ise Krijger kazanmıştı. Agola'nın çağrısı üzerine insanlar, ziyafet meydanından kendileri inşa ettikleri küçük arenaya doğru yürümeye başladılar. *** Stea, insan topluluğunu takip ederken birisinin kalabalığın tam zıttı yönde ilerlediğini fark etti. Daha dikkatli inceleyince gelen kişinin Berceste olduğunu gördü ama Berceste, onu görmemiş gibiydi. Etrafına hiç bakınmadan yoluna devam ediyordu. Yıldız İzcisi onu kolundan yakalayıp durdurdu.  "Nereye böyle Berceste düelloya katılmayacak mısın?" Stea'nın bu ani hareketi kızı korkutmuştu. Aslında onu korkutan bu değil, Stea'nın kendisiydi. Anlattıkları Berceste'yi çok etkilemişti ve Angel'ın Kızı, bu etkiyi atlatması için bir süre Stea'yı görmemesi gerektiğini düşünüyordu. Ondan uzaklaşmak için aceleci bir açıklama yaptı. "Tabi ki düelloya katılacağım Stea ama önce Umoya'yı bulmam lazım. Ah şu kız her zamanki gibi yine ortalarda yok." Açıklama yaparken etrafına bakındı. Sanki bir şeyler arıyor gibiydi. Yarım yamalak gülümseyip "Gitmeliyim," dedi. Berceste uzaklaşırken bir süre onun arkasından baktı Stea. Kızın bu halini anlayabiliyordu. O da kendisi gibi huzursuzdu ve o da kendisi gibi korkuyordu. *** Düello Agola'nın önderliğinde başlamıştı. İlk yarışmacılar Meyus ve Bagyo'ydu. Aslına bakılacak olursa Meyus'un özel bir yeteneği yoktu. O, küçüklükten beri hep durgun biri olmuştu ve çok fazla gülümsemezdi. Ama savaş sanatlarında fena değildi. Gerçi Lokasi Milih'teki herkes iyi birer savaşçı olarak yetişirdi. Meyus bu kadar durgun ve somurtkan olmasa belki daha yakışıklı görünürdü. Siyah, ensesine uzanan havalı saçlara sahipti, köşeli yüzü de hiç fena sayılmazdı. Akvo, Meyus'taki bu gizli havayı fark etmiş olacak ki bu aralar onunla yakından ilgiliydi. Bagyo ise Meyus'a göre daha uzun ve iriydi. Güçlü olduğunu belli eden gösterişli kaslara sahipti ve fazlasıyla yakışıklı olduğunu saymasak bile bu özelliği onu çekici yapmaya yetiyordu. Bagyo bir hayvan terbiyecisiydi. Bu onun yeteneğiydi; hayvanlarla konuşur, onları eğitirdi. Özellikle de atları. Atlar onun uzmanlık alanıydı, ayrıca çok hızlı koşabilme gibi bir yeteneği de vardı. Düello başladığında Bagyo hiç hamle yapmadan kendine güvenli bir şekilde dimdik duruyordu. Meyus ilk hamlenin karşıdan gelmeyeceğini anlayınca elindeki mızrağı yerden kaldırdı ve doğruca Bagyo'ya doğru fırlattı. Bagyo, Meyus hamle yapar yapmaz ortadan kayboldu. Çok hızlı koştuğu için kimse onun ne tarafa gittiğini görememişti. Mızrak havada belli bir yol kat ettikten sonra yere düştü. Meyus kılıcını kavramış Bagyo'yu bekliyor, ne taraftan geleceğini tahmin etmeye çalışıyordu ve birden ensesinde bir esinti hissetti. Bu esintiyle birlikte anlamıştı ki Bagyo herhangi bir taraftan gelmeyecekti. Zaten şu anda etrafında bir daire çiziyordu. Bagyo'yu seçebilmek çok zordu, öyle hızlı koşuyordu ki Meyus sadece onun arkasından havalanan toz bulutunu görebiliyordu. Biraz daha böyle devam ettikten sonra Meyus artık etrafında oluşan toz bulutundan dışarıdaki insanları bile göremez oldu. Bagyo'nun hamle yapmak için hazırlandığını hissedince kılıcına daha sıkı sarıldı. O anda sırtında ağır bir darbe hissetti. Bagyo onun beklemediği bir yerden gelmişti ve ona hamle yapma şansı bile tanımamıştı. Sırtına aldığı darbenin etkisi ile nefesi kesildi. Beyninde bir zonklama, bir uğultu meydana geldi. Yavaş yavaş dünya karıyordu, daha fazla dayanamadı ve kendini çaresizce yere bıraktı. Herkes meraklı gözlerle toz bulutunun içinde olup bitenleri görmeye çalışıyordu. Toz bulutu dağılıp Meyus'un baygın bedeni göründüğünde birinci karşılaşmanın kazananı belli olmuştu. Kazanan Bagyo'ydu. Şimdi ise başka bir rakip seçilecekti. Bagyo göğsü kabarmış bir halde meydanda dolanıyor ve kendinden oldukça emin gözüküyordu. Agola tam onun karşısına yeni bir rakip seçecekti ki Akvo kalabalığı yarıp öne çıktı. "Onun karşısına ben çıkacağım," dedi.   "O, tam bir hileci. Meyus'u adil bir şekilde yenmedi. Lütfen onunla savaşmama izin ver Agola!" Akvo düello için gönüllü olurken epey sinirli görünüyordu. Bagyo'nun, Meyus'u kısa bir sürede yenmesi onu oldukça rahatsız etmişti. Agola bu isteğini geri çevirmedi ve kızı düello için meydana çağırdı. Akvo, dağınık saçlarını bir toka yardımıyla toplayıp Bagyo'nun karşısına yürüdü. Bagyo alaylı bir ifade ile ona doğru döndü. "Aslında küçük kızlarla pek oynamam ama madem bu kadar ısrarcısın seni kırmamalıyım Su Büyücüsü." Akvo'nun siniri Bagyo'nun bu sözleri ile biraz daha kabarırken öfkesi gözlerinden okunuyordu, keskin bakışlarını Bagyo'ya çevirerek "Kim büyük, kim küçük birazdan göreceğiz Bagyo." dedi. Bagyo'ya meydan okuduktan sonra ağzından büyülü sözcükler dökülmeye başladı. Siyah gözleri daha bir kararmış, göz bebekleri iyice açılmıştı. Daha sonra avuç içleriyle bir şeyler itiyormuşçasına kollarını ileri doğru uzattı. O anda sivri uçları olan, birer ok şeklini almış su birikintileri Bagyo'yu hedef alarak havada son sürat ilerledi. Bagyo bunu görünce hemen koşmaya başladı ama oklar peşini bırakmıyordu. Adam bir anda duraksayıp yere yattı ve oklar üzerinden geçip gitti. Oklardan kurtulunca yerden kalktı ve yeniden koşmaya başladı ama bu sefer tersi yönde koşuyordu. Kendisi görünmüyordu ama arkasından havalanan toz bulutu göz önündeydi. Toz bulutundan çıkan bir mızrak Akvo'ya doğru ilerlemeye başladığında Akvo bunu hemen fark edip birkaç büyülü sözcükle önüne sudan oluşan bir kalkan ördü. Mızrak kalkana vardığında etkisini yitirdi ve yere düştü. Kalkanın diğer tarafında yüzündeki alaylı gülümsemeyle Bagyo beliriverince Akvo onun ne yapmaya çalıştığını çözemedi. "İyi gidiyorsun küçük kız." Bagyo bunu söylerken bir şeyler planladığı belliydi. Az önce kurtulduğu oklar hâlâ arkasındaydı, oklar tam ona temas edeceklerken birden ortadan kayboldu ve oklar Akvo'nun korunmak için sudan yaptığı kalkana çarptılar. Akvo'nun büyüsü yine kendi büyüsü ile karşılaşınca kalkan buza dönüştü. Buz dehşet verici bir sesle çatlayıp parçalara bölündü ve etrafa saçıldı. Saçılan parçalardan bazıları Akvo'nun kendisine saplanıp onu yaralamıştı. Yani Akvo kendi büyüsüyle mağlup düşmüştü, ikinci karşılaşma da sona erdiğinde kazanan yine Bagyo'ydu. *** Berceste ormanda epeyce yürümüştü. Umoya'yı nerede bulacağını iyi biliyordu. Her zamanki gibi şelalenin oradaki küçük gölün yanına oturup sessizce etrafı izliyordur diye düşündü ve gölün oraya vardığında hiç yanılmadığını gördü. İşte oradaydı, siyah pelerininin şapkasını kafasına geçirmiş öylece oturuyordu. Onu başkası görse kara bir kaya olduğunu düşünebilirdi ama Berceste biliyordu o, Umoya'nın ta kendisiydi. Berceste yaklaştı ve karaltının yanına oturdu. Otururken de, oturduktan sonra da hiçbir şey söylemedi. Umoya'nın yüzü hiç görünmüyordu sadece kesik kesik nefesi duyuluyordu. "Niye buradayız Berceste?" Sesi boğuktu. Belki de uzun süren sessizlikleri, sesinin git gide boğuklaşmasına neden oluyordu. Berceste onun sorusunu cevapsız bıraktı. Araya birkaç dakika sessizlik girdikten sonra Umoya devam etti. "Angel niye bizi buraya getirdi? Sana hiçbir şey söylemedi mi?" Umoya aslında bu sorunun cevabını alamayacağını biliyordu. Berceste, Angel'ın kızı olsa da niye burada toplandıklarını o da bilmiyordu. "Niye burada toplandık ve neden Lokasi Milih?" Çok fazla konuşmuş gibi derin bir nefes aldı. Araya yine bir sessizlik girdi. Berceste hâlâ suskunluğunu koruyordu. Normalde konuşan hep Berceste, dinleyen hep Umoya olurdu ama bugün tam tersiydi. Sessizliği bozan yine Umoya oldu. Kafası karışmış ve kendi kendine bir sorunu çözmeye çalışıyormuş gibi konuşuyordu.  "Garip şeyler oluyor Berceste, bir karanlık yaklaşıyor hem de çok yakında bir yerde yada bilemiyorum . Gerçekten bilemiyorum, belki de karanlık bir çemberin tam ortasındayız."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE