Gün ışığı çoktan kapalı perdelerin iki arasından odaya sızmış ve yeterince aydınlatmış olmalıydı. Yatağın sırtımı kavrıyor oluşuna kaşlarım çatılmak istemişti ancak henüz bedenime hükmüm geçmiyordu. Uykunun en tatlı evresini yaşıyordum. Beş dakika daha kafasına henüz gelmediğim dakikalardı ama güneşin göz kapaklarıma verdiği selamı almıştım. Kafamın altında sıcak bir gövde yoktu. Sanırım Aruz en sonunda rahatsız olmuş ve benden biraz uzaklaşmış olmalıydı. Yoksa?.. Acaba canını yakmış mıydım gece farketmeden? Kapı tıklatılmıştı ama gözlerimi aralayamıyordum. Yatakta küçük bir hareketlenme oldu ve kapının varla yok arasındaki açılma sesini işitmekte zorlanmıştım.
"Abi?" dedi Lalin. Sorgulayıcı bir ton hakim olmuştu sesine.
"Şşş.." şüphesiz bu Aruz'un sessiz bir uyarısıydı Lalin'e. Oda da uyuyan biri olmalıydı.
Ben
"Üç gecedir ya sandalyede ya koltukta uyuyor...." diye fısıldadı Aruz açıklama hissiyatıyla.
"İyi düşünmüşsün." dediğinde Aruz'a ayak uydurarak fısıltıyla konuşmuştu Lalin.
"Odasına gitmemekte diretiyor. Sanırım yaşadıkların için kendisini suçluyor... o gece sabaha kadar gözünü bile kırpmadı."
"Yaşananlar benim hatam. Onun hiçbir suçu yok."
"Bunu her ne kadar kabul etmek istemesemde malesef öyle Aruz." Lalin hem azarlar gibi, hemde sitem eder gibi konuşmuştu.
"Konseyi takmadın tamam... Tuzak olduğunu bile bile çıktın, o Balgard pisliğine teslim oldun... Hadi, o da tamam! Abi niye adamlara seni çıkarmamaları için emir verdin! Aklını mı kaçırdın sen? İntihar etmeye mi gittin oraya? Ya İldayı öldürmüş olsalardı? Aruz, ya sen de ölseydin? " Lalin öfkeye kapılarak sesini yükselttiğinin farkına bile varmadığında Aruz onun sözünü yine fısıldayarak kesmişti.
" Şşş! Yavaş... Tüm gece uyumadı zaten." benden mi bahsediyordu? Bu doğruydu. Kalbinin sesinin kulaklarımı dolduruşu öyle huzurluydu ki.. Ancak, o sesi duyamama endişesi gözüme bir damla uyku girmesine izin vermemişti. Ama Aruz şuan konuyu değiştirmişti. Lalin çok haklıydı...
Gerçi, hata yaptığını itiraf etmişti zaten.. Dün gece, yalnızca bana... Teşekkür etmişti sonra, yaşadığım için..
"Sana bir şey olsaydı aklımı kaçırırdım!" dedi kısa bir sessizliğin ardından ağlamaklı sesiyle. "Benim şu hayatta senden daha değerli bir varlığım yok Aruz." diye devam etti sesi gittikçe daha çok kısılmıştı. Endişesinin bıraktığı hüzün kendini nihayet salmıştı meydana bir hıçkırık kopup süzüldü Lalin'in dudaklarından.
"Annem seni sevmiyor ama... Senin için onu bile karşıma alırım ben. Kanın yok bende biliyorum! Bir parçan değilim beni geride bırakmak vicdanını sızlatmaz belki... Kara kara düşünmezsin bana bir şey olursa Lalin ne yapar diye..." dedi hüzün karışan cümlelerinin Aruz'un içini dağladığından emindim. Burnunu çekti. " Ama sen benim bir parçamsın Aruz. Kanın dolaşmıyor belki kanımda tamam... Ama hiç bir zaman sana Abi derken üvey olduğumuzu hissetmedim. Başka bir ananın, başka bir babanın evladıymış gibi hissetmedim sen yanımdayken. Hissettirmedin." titriyordu kelimeleri. İncecikti sesi.
" İlk kez o gün; arkanda bıraktığın, öz kardeşin olsaydı... Bu kadar düşüncesiz davranır mıydın acaba diye sorguladım-"
" Lalin." yumaşacık sesi Lalin'in titreyen kelimelerini incitmeden kestiğinde Lalin hıçkırıklı bir nefes verdi. "Sen benim canımsın! Sen benim kardeşimsin başlatma biyoloji bilgine! Bu kadar takıyorsan kanı, verelim gidip birbirimize kan olsun bitsin!" diye çıkıştı Aruz, ne kadar sert çıkmış olsa da sesi söyledikleri benim bile içimi yumuşatmıştı. "Kan mı yani bütün derdin! Feda olsun sana hepsi!"
Güldü Lalin. "Ben sana verdim zaten kan, onu diyecektim... " dedi ağlamklı kıkırdayışıyla. "Artık damarlarında benim kanım dolaşıyor. İstesende öz olmadığımı inkar edemeyeceksin!" diye sitem ettiğinde Aruz küçük bir sesle güldü ve ardından derin bir nefes aldı.
"İşte şimdi başım belada" dedi şakacı bir tavırla Lalin de gülmüştü buna.
"Lalin... O ananı hiç sevmem. Ama seni dünyaya getirdiği için nasıl minnettarım anlatamam. Gün gelir, bana seni sebep gösterip minnetini kanıtla dese, istesin yeter ki hiç düşünmem kendimi uçurumunun yamaçından atarım okyanusa." Lalin'in hıçkırıkları kesilmişti. "Sen annenin şu hayatta yaptığı tek güzel şeysin." bu defa gülerek ağlamaya başladı Lalin. Daha fazla katlanamayacaktım bu duygusallığa. Göz yaşlarımı koyuvermeden önce uyanmam lazımdı. Usulca kıpırdandım yatakta. Uyanayacağımı anladıklarında hızla burnunu çekti Lalin sanırım kaş göz arasında bluzunun koluna göz yaşlarınıda silivermiş olmalıydı. Yerimden doğrulup ağırca gözlerimi açtığımda ilk Aruz'un bal köpüğü bakışlarıyla karşılaşmıştım.
Mahmurlu bir "Günaydın " döküldü dudaklarımdan. Aruz'un ifadesi hafif çatılırken yan bir bakış attı bana.
"Öğlen oldu. Böyle mi bekliyorsun sen benim başımda?" dediğinde ifadem birden değişmiş hızla gözlerim kısılmıştı. O nasıl Günaydındı!
"Sen değil miydin be! Bana dinlen İlda, yoruldun İlda diyip duran!" diye çıkıştım Aruz'a... Sağı solu belli değildi!
"Dinlen dedim de, öğlene kadar uyu demedim." birden dikleştirdim sırtımı. "Uyanamamışım işte!" diye çemkirdim kötü kötü bakarken.
"Abi demin dedin ya uyumadı sabaha kadar sessiz ol diye, niye kızıyorsun şimdi kıza?" dediğinde Lalin'e döndüm. .. Sahi, öyle dememiş miydi demin? Hızla bakışlarımı Aruz'a çevirdiğimde çatılan kaşlarım sırıtan dudağına kaydı. İfadem şaşırırken, anlamayarak gözlerine baktım. Gülüyordu. Lalin durumu farketmiş olacak ki, "Ben aşağıdayım. Bir şey lazım olursa seslenirsiniz" diye gülerek dışarı çıktı.
"Sen... Dalga mı geçtin benimle? " diye sorduğum zaman Aruz'un sırıtışı daha fazla büyürken göz kırptı. Alay mı ediyordu bu benimle! Sertçe omzuna vurup "Soytarın mıyım ben senin de eğleniyorsun benimle!" diye sitem ettim.
Aruz'un eli hızla göğsüne giderken ifadesi birden değişmişti. Aniden değişen yüz hatlarıyla birlikte benimde ifadem de yavaşça değişirken,
"Ah!" dedi acıyla. Yüreğime saplanan korkuyla birden Aruz'a dokundum.
"Aruz... Noldu!" diye bağırdım telaşla.
"Kalbim!" diye inlerken yüzü acıyla kırıştı. Dizlerini kendine çekip kıvrandığında "Lalin!" diye seslendim avazım çıktığınca. "Doktor çağır!" hızla Aruz'a döndüm. Acıyla kıvranan bedeni ellerimin altındaydı... Ne yapacağımı bilmiyordum!
"Aruz özür dilerim! Özür dilerim nolur bir şey olmasın çok özür dilerim!" diye bağırmaya başlamıştım. Aruz acıyla gözlerini yumdu.
"İlda..." dedi dişlerinin arasından. "Efendim..." diye fısıldadım güçsüz çıkan sesimle öyle korkuyordum ki bütün kanım vücudumdan çekiliyordu sanki.
"Senden birkaç şey isteyeceğim..." diye konuştu zorlukla. "Yaparım!" diye bağırdım hiç düşünmeden. "Ne istersen söyle yaparım!" Aruz zorlukla yutkundu.
"Lalin'in..." dedi zorlukla,
"Ablası ol. Seni çok sevdi onu yalnız bırakma..." ciğerini söken bir öksürük döküldü dudaklarından.
"Atım, Lalin'e emanet. Her gün ahırdan çıkartsın..." derin bir nefes aldı güçlükle, "....Huy-.. suzlanır yoksa." heceleyerek söylediği cümleden sonra ağır biçimde yutkundu. İçim parçalanıyordu.
"Bir de..." diye eklerken çok güçlü bir öksürük firar etti ciğerlerinden.
"Bir-.. de..." devamını getirmekte güçlük çekiyordu. Sustu, öksürdü. Derin bir nefes aldı. "Söyle..." dedim yavaşça. Korkudan ağlayacktım sanırım burnum sızlıyordu.
"Bir de, Mezar taşıma..." ciğerimi yakan başka bir öksürükle aniden doğruldu Aruz.
"İsmimi.... Grafiti şeklinde yazsınlar." derken son kelimeleriyle güçlü öksürüğü yavaşça kahkahaya dönüştüğünde, dumur olmuş bir şekilde omuzlarından sarmalamış olduğum Aruz'a baktım.
" Şaka mı bu? " dedim boş boş bakarken. Aruz gülüyordu.
"Senin şakana tüküreyim!" dedim kollarımın arasındaki gövdesini sertçe yatağa bırakırken.
"Yapacağın şakaya sıçayım Aruz!" diye bağırdım artık iyice sinirlenmiştim. Aruz'un kahkahası kesilmişti fakat hala keyifli bir ifadeyle beni izliyordu.
"İnşallah patlarda damarın, yine şaka yaptığını zannettiğim için geberip gidersin Aruz!" diye bağırdım. Çok kızmıştım. Hızla kapıyı açıp sertçe çarptığımda Aruz'un "İlda" diye seslenişi kapının gürültüsüne karışmıştı. Nasıl bir cinsti bu ya! Çok sinirlenmiştim. Ayaklarımı yere vura vura aşağı indiğimde öfkem daha ben görünmeden 'geliyorum' demiş gibi bütün suretler şaşkınlıkla bana çevrildi. İfadem yavaşça değişirken boğazımı temizledim.
"Manyak bu adam!" diye söylendim Lalin kahvaltı hazırlıuordu Pamir küçük bir ses çıkararak güldü. O sıra kapı çaldığında aka sandalyesini geri iterek yerinden kalkarken ağzındaki ekmeğe aldırmadan, "Ablam kelmiştir." dedi boğuk bir sesle. Kapının önüne vardığında.
"Kimo!" dedi. Oysa megafondan geleni görüyor olmalıydı.
"Aka aç benim" dedi kapının diğer ucundaki Kendi'nin sesi.
"Sen misin? Yav niye daha önce söylemiyorsun Allah Allah yav.." diye güldü Aka dalga geçer gibi. "Sen kimsin?" diye sordu tekrar ciddileşerek. Kırık ya diye geçirdim içimden dayanamayarak bende gülmüştüm bu şapşiğin saçma sapan hareketine ama Kendi oldukça sinirlenmiş olmalıydı.
"Aka dalga mı geçiyorsun açsana!" dedi sesi biraz yüksek çıkmıştı kızdığı yeterince belliydi.
"Valla kusura bakma her benim diyene kapı açsaydık ohooo namusumuz kaç kere elden gitmişti. Bunun hırlısı var hırsızı var sütçüsü var tüpçüsü var-"
"Aka!" işte bu sesle anlamıştım ki; Kendi ne kadar güçlerini kullanamıyor olursa olsun o tam bir Cadıydı. Aka bu sesin ardından hiç ikiletmemiş ve anında kapıyı açmıştı. Sanki demin pislik yapan o değilmiş gibi süt dökmüş kediye dönerek burnundan duman üfleyen ablasına nazikçe yol verdi.
"Hoş geldin bacım" dedi Kendi içeriye geçerken. Göz ucuyla Aka'ya bakıp saçını savurdu ve amerikan mutfağını salonla birleştiren iki basamaklı merdivenden inerken topuklularını konuşturdu.
"Nerde benim huysuz kuzenim, yaralı kuşum?" dedi Kendi hüzünlü bir sesle.
Lalin, "Yukarda," dediğinde, Kendi yukarı çıkan merdivene şöyle bir göz ucuyla bakıp, "Gideyim ben bir yanına," diyerek hareketlenmişti.
"Git git! Azıcıkta sen çek nazını illallah ettik kaç gündür." Pamir'in söylediğiyle kaşlarımı öyle mi der gibi çatarak "Siz mi çektiniz nazını pardon da!" diye sitem ettim. Pamir'in kraker tutan eli ağzına dopru giderken duraksamıştı ve dudakları tek çizgi halini alarak genişlemişti. Bakışları bana çevrilirken eliyle sol göğsüne vurarak başını hafifçe eğdi, "Sen kesinlikle bir azizesin! Tanrı sabır verdi sana... Bizimki de laf işte..." dediğinde gülmek istesemde ciddiyetimi bozmadan özrünü kabul eder gibi başımı eğdim. Kendi gülerek merdivenlere yöneldiğinde bende Lalin'e yardım etmek için masaya bir şeyler çıkarmaya koyuldum.
❄️
Kahvaltılar edilmişti, Aruz'u yine kimse tutamamış ısrarla çıkmıştı verandaya... Karşısında surat asarak oturuyor hiçbir lafa karışmadan yalnızca sohbetlerini dinliyordum. Aruzla ne zaman göz göze gelsek burun kıvırıp yüz çeviriyordum. Ama Aruz bundan şikayetçiymiş gibi durmuyordu hiç zaten. Tavşan dağa küsmüştü. Dağın ne tavşandan, ne küstüğünden haberi vardı... Sohbet muhabbet baya koyulaşmıştı ve ben trip attığım için sohbete girmediğime pişman olmuştum şimdi de nereden araya gireceğimi hiç bilmiyordum. Öksüz gibi boynu bükük kenarda oturmuş oyun oynayanları izleyen çocuk gibiydim. Çok geçmefen bu hararetli muhabbeti kesen Pamir'in telefon melodisi olmuştu. Herkes sessizleştiğinde Pamir uzaklaşma gereği duymadan telefonu açıp sesi hoparlöre verdi.
"Söyle Erez." dedi karşı tarafa otoriter bir sesle bu ismi daha önce de duymuştum. O gün arazideyken brni arabaya bindiren adam telefonda Erez ismindeki bu kişiyle konuşmuştu ve kesin bir dille içeriyi girilmemesini ve araziyi terk etmsmizi emir vermişti o adama. Aruz da yerinde dikleşmiş bir elini bacağında diğerini bahçe koltuğunun kenarında, büyük bir ciddiyetle Pamir'i ve telefondaki kişiyi dinlemeye başladı.
"Aruz o gün yaşanan aksiliği kim çıkardıysa getirin demiş. Adam burada. Yaşıyor hala. " dediğinde Pamir yanıt beklercesine Aruz'a döndü.
"Ulan ben bunlara beni beklemeyin sıkın kafanıza dedim, ama adamlar beni kaşı diye yalvarıyorlar anasını satayım!" diye mırıldandı Aruz öfkeyle. "Nerede buldunuz Erez?" diye seslendi bu kez telefonun diğer ucundaki adama.
"İnanmayacaksın ama... Biz bulmadık kendi geldi Sipahi..." dedi adam. Hem Aruz'un hrmde karşımda oturan Pamirin ifadesi hafifçe çatılmıştı. İkisininde tek kaşı yer çekimine meydan okudu. "Neyse cezamı kesin, içim rahat etmiyor siz verin cezamı abi dedi çocuk" Aruz Pamire 'Al işte...' şeklinde bir bakış attığında Pamir küçük bir nefes vererek güldü. "Getir arkadaşı Erez." dedi gülerek karşı tarafa. Karşı tarafın başka bir şey söylemesini beklemeden telefonu kapatarak geriye yaslandı.
"Vefalı çocukmuş, çokta kızma." dedi Aruza bakarak. Aruz başını ya sabır der gibi iki yana sallarken o da sırtını geriye yaslamıştı.
"O günden bahsetmişken..." Konuşan Kendiydi.
"Annemin kitaplarını karıştırdım ve ben, ilginç şeylere denk geldim. Bilemiyorum... Belki bana ilginç gelmiştir." derken elini hemen yanındaki çantasına attı ve çantayı dizlerine çekerek yavaşça fermuarını açtı. İçinden çıkarttığı kağıtlar bir defterin sayfaları gibiydi. Kendi gösterip göstermemekten değilde, sanki, neyi nasıl anlatacağından emin değilmiş gibi kağıtların iç kısmını dizlerine kapatarak bize baktı.
"O gün... Tapınakta, Kupa da var mıydı?" Kendi'nin sorusuyla kaşlarım düşünceli biçimde havalanmıştı. Ben herhangi bir kupa görmemiştim. Aksi bir düşünceleri var mı diye Aruz ve Pamir'e döndüm. İkisi de oldukça düşünceliydi ancak Aruz olumsuz anlamda başını iki yana sallamıştı.
"Ben hiç dikkat etmedim ama, bir kupa olduğunu da sanmıyorum." dedi Pamir.
"Olamaz zaten." Kendi'nin söylediği ile Pamir'in kaşları birbirine yaklaşırken, ifadesi biçimsizleşen yalnızca o değildi. Kendi derin bir nefes alarak elindeki kağıtları masaya koydu. İlk sayfa da bir kupa resmi vardı. Hemen altında bilmediğim dilde bir yazı yazıyordu.

"Eski dil bilmiyorum, ne yazıyor?" diye sordu Aka. Kendi Aka'ya ayıplar gibi bir bakış atsa da benimde bilmediğimi düşünmüş olacak ki, parmağını yazının üstünde gezdirerek. "Marlie'nin askeri, bozulmaz bir yemin içti." diye okudu. Hemen ardından "Ve şöyle bir durum var ki, bunu yırttığım kitapta bu kupa olmadan yeminin bozulmayacağı yazıyor." diye eklerken bakışları hepimizin üzerinde sırayla gezinmişti.
"Kupa nerede?" Aruz'un Meraklı bakışları kendiye kitlenmişken ifadesi ne kadar gerildiğini saklamıyordu.
"Kupa kayıp..." dedi Kendi emin bir şekilde, "Ve sanırım kupanın varlığından Cadı da bir haber." Diye ekledi. Aruz yavaşça geriye yaslanırken Kendi alttaki bir sayfayı daha alıp üste çıkardı.
"Ve.... Sanırım," deyip duraksadığında, bakışları karşısına yalnızca Aruz'u almıştı. "Cadı'nın hançeri göğsüne saplaması, öylesine değilmiş." diye mırıldandığında Aruz' un bakışları anlamdığını belli edercesine kısıldı. "Nasıl?" Kendi bana dönüp yutkunurken, bakışlarına derin bir ifade sahip çıkmış ve gayriihtiyari bir hareketle üste çıkardığı kağıdı göstermişti.

İşaretiyle birlikte gözlerim isteksizce eski resime giderken, bakışlarım çizimin üstünde durduğunda dikkatle inceledim. Çarmıhı görür görmez yaşadığım dejavu anlatılamaz bir histi. Büyük bir zorlukla yutkunurken boğazımdan geçen acı tada aldırmamıştım. Parmaklarım istemsizce resmin üzerinde gezinmeye başladığında çizilmiş olan kalp görselinin altındaki kupaya doğru yol çizerek parmaklarım kupanın üzerine geldiğinde, bir süre orada sebepsizce bekledi. Gözlerimi yavaşça yumarken düşüncelerimi dağıtmaya çalıştım. Hatırlamak istemiyordum. Kendinin sesi usulca kulaklarıma iliştiğinde göz kapaklarımı zorlayarakta olsa ağır ağır tekrar açtım.
"Askerin kalpten ettiği yemin, ancak, ondan gelen nesil kalbini sökmek uğruna yemini bozarsa; tılsımlı taş bozulan yemini kabul görecek." dediğinde, söyledikleri hepimizi dumur ederken boş boş masaya serilmiş kağıtlara bakıyorduk.
"Bir şey daha var,"
"Söyleme ne olur!" Aka'nın isyanı çok haklı olsa da Kendi'nin ağzından çıkacak olan ve hepimizi daha fazla tedirgin edeceğini tahmin edebildiğimiz o bilgiye nail olmak gerektiğinin farkındaydık. Aruz gergindi ancak ifadesi bunu genel olarak devamlı yalanlıyordu. Düz bakışları Kendi'den ayrılmıyordu. Kendi sessizliğin verdiği komutla alttan bir başka kağıt daha çıkarıp üste yerleştirdi. İşte şimdi gözlerim fal taşını aratmayacak şekili almıştı!
"Sanırım Baykuşun, Yemin Kupası ile bir bağlantısı var...."
bu sıradan bir baykuş resmiydi. Beyaz, ve gökte nazlı nazlı süzülen rüzgara karşı kanat çırparken, ayaklarının ucunda kırmızı renkte büyükçe bir kupa tutan sıradan bir baykuş...

"Bu kitap kime ait!" dedi Aruz bir anda. Kendi kağıtları yavaşça toplayarak geriye yaslandı. Gülümsedi. Oldukça hissiz bir gülümsemeydi bu.
"Yaşayan bir ölüye...." dediğinde ifadesi daha da genişlemişti. Diğerlerinin çatılan kaşları benimkine nazaran biraz farklıydı. Orta da sanırım bir tek benim haberdar olmadığım bir konu vardı ve sanki öyle bir cümle edilmişti ki herkes edilen bu cümlenin esareti ile düşüncelere bürünmüştü.
"Merze Kahin!" Kendi'nin hissiz tebessümü yerine gergin bir ifade bırakırken bu kez Aruz'unda Kendi'den kalır bir yanı yoktu. Kemikli ifadesi seğirirken çenesi dişlerine büyük bir kuvvet uyguluyordu.
"Anneannem!" diye tısladı Aruz. İfadesinin büründüğü hissi tarif edememiştim. Pamir gülümsedi. Ama onunda gülümsemesi hiç de içten değildi.
"Torun tombalak toplaşıp bir el öpmeye gitme vaktiniz geldi sanırım ha?" dediğinde Pamir'in gülüşü alayla genişlerken Aruz'un ifadesi daha da seğirmişti.
Bahçe kapısının gıcırtılı sesi duyulduğunda içeri giren bir kaç kişiyle hepimizin bakışları o yöne toplandı. Bu adamların içinden sadece birini tanıyordum onunda kollarından tutup ite kaka içeriye adeta sürükleyerek getiriyorlardı. Kaşlarım bu duruma istemsizce şekillenirken göz ucuyla Aruz'a baktım. O bu durama şaşırmamış, hatta beklediği bir görüntüymüş gibi gayet rahat bir şekilde koltuğunda yayılırken ifadesi olgunlaşmıştı. Keskin bakışları ilgiyle adamları takip ediyordu. Çimleri ezmeden taş yolu dolaşarak verandaya geldiklerinde sima olarak tanıdığım adamı kollarından tutan iki izbandut, sırtına baskı uygulayarak tabiri caiz ise; önümüze attıklarında. Kaşlarım haddini aşarak daha fazla havalanmıştı. Zihnimde canlanan diyaloglar ise şuan ki vicdan azabımın altına odun atarak daha iyi harlanmasını sağlıyordu. O gün beni odadan çıkarmak için uğraşan adam ve şimdi büyük bir utanç duyduğum o tavırlarımı hatırlayınca elimi yüzüme kapatmak istemiştim. Benim yüzümden ölecekti. Onu karşımda canlı görmeyi hiç beklemiyordum. Sanki yüzüm varmış gibi yalpalayarak yere diz çöken adamın yüzüne baktığımda bakışları bana hiç değmemişken Aruz'un ateş eden bakışlarındanda hiç kaçmamıştı.
"Abi-"
"Ulan ben size demedim mi beni beklemeden verin kendi infazınızı diye!" Aruz öyle bir kükremişti ki, ben dahi yerimden sıçrarken adamın göz bile kırpmamış oluşunu hayretle izledim.
"Abi, yapamadım..." dedi adam utanç akan bakışları yerle birleşirken Aruz'un yüzünde zaten bunu demesini bekliyormuş gibi alaycı bir sırıtış kendini göstermişti. Yanılmamış olduğunun ona verdiği gururlu ifadeyle adamın yüzüne baktı.
"Neden? Ölmek korkuttu mu-"
"Kolay olurdu abi." diye kesti adam Aruz'un sözlerini. Aruz'un ifadesi bu cümlelerle değişirken biçimli kaşlarının aldığı şekle dayanarak oldukça şaşırdığını söyleyebilirdim. Başı çevik bir hareketle Pamir'e doğru döndüğünde aynı ifadeden onun da muzdarip olduğunu farketmiştim. Pamir şaşkınlıkla başını 'anlamadım' der gibi salladığında Aruz'un bakışları tekrar diz çöken adamın mahçup yüzüne indi.
"Lan sen mazoşist misin! Ananı ağlatırım lan!" dedi bağırmıyordu ama kelimeleri dişlerine öyle çarpmıştı ki ses tonunun sertliği tüylerimi diken diken etmişti. Adam usulca başını salladı. "Kabulüm..." diye mırıldandı sessizce. Aruz şaşkınlık içersinde diz çöken adama bakıyordu. Bir eli başının üstüne doğru yol aldığında hızlıca oradaki saçlarını kaşıdı. Dişlerinin bembeyaz görüntüsü kendini meydana sererken gülüşünün acayip bir tonu vardı. Şaşkınlık, boş bulunmak... sanırım her zaman böyle dumur olmuyor olmalıydı.
"Aptalsın." diye mırıldandı Aruz.
"Haklısın abi. Başınıza gelenlerin sorumlusu benim. Daha çevik olmam gerekirdi. Ben tam bir aptalım. Ölüyordunuz... Bu yükle yaşayamam abi kes cezamı..." diye yalvardı adam. Pamir boşboş adama bakarken şaşkınlıkla yutkunmuştu.
"Oradan nasıl kurtuldun?" dedi bir ses... Benim sesim? Ben mi sormuştum bunu... Hangi sıfatla?
Adamın bana dönmekte zorlanan bakışları sesimle birlikte mecburiyeten ağır ağır bana çevrildiğinde, buğulanmış bakışlarının altındaki yosun yeşilinin barındırdığı tonlarca duygudan biri hayal kırıklığıydı. Sanırım o hissiyatın sahibi de bendim. Güçlükle başını kaldırıp gözlerime sabitlediği bakışlarını kırpmadan,
"İyi olmanıza sevindim." diye mırıldadı. Bu, haddim olmayarak sorduğum sorunun cevabı değildi. Başımı hafifçe aşağı yukarı sallayıp,
"Bende seni iyi gördüğüme sevindim, ama seni iyi görmemi neye borçluyum?" diye sorduğumda, Aruz'un bana dönen bakışlarını hissedebiliyordum ama o bakışlarının bana sunduğu ifadeyi okuyamayacak kadar ona bakmıyordum. Adam burukça gülümsedi.
"Sayenizde..." Bakışlarım kısılırken tek kaşımın benden habersiz havalandığını hissetmiştim. İfadem ona devam etmesi için bir komut izlenimi vermiş olmalı ki, tereddüt ederek tekrar konuştu. "Lord, Balpars Balgard, size unutmamanız gereken bir sözü hatırlatmam için yaşayacağımı söyledi." yüzümdeki bütün hatlar bu cümleyle resmen felç geçirirken hızla başımı Aruz'a çevirdiğimde onun da yüzünün aldığı halin benden kalır bir yanı olmadığını görmüştüm. Fakat onun ki hızlıca toprlandı ve kısılan bakışları direkt adama yöneldi.
" Ne dedin sen? " ifadesi oldukça sorgulayıcıydı.
"Başka bir şey bilmiyorum. Lord yalnızca bunu söyledi ve beni serbest bıraktı." diye açıkladı adam tok bir sesle. Sesi benimle konuştuğu anki gibi tereddüt barındırmamıştı. Aruz'a kendini daha rahat ifade ediyordu. Aruz'un bakışları tekrar beni bulurken yutkundum. "Ne sözü ilda?" diye sordu merakla. Gözlerimi usulca yumdum ve derin bir nefes aldım. Tekrar açtığımda Aruz'un cevap bekleyen bakışları hala benim yüzümdeydi.
"Balgard o gün beni infazdan aldı." dedim sessizce. "Beni öldürmek üzere olan adamı öldürerek ona bir can borcum olduğunu söyledi." diye mırıldadım bıkkınlıkla. Aruz'un ifadesi aniden değiştiğinde bakışları kocaman olmuştu ve beni etkisi altına alan gözlerinin büründüğü ifade öyle korkunç bir hal almıştı ki biraz daha böyle bakarsa korkudan küçük aklımı kaçırabilirdim. Ürkekçe hareketlendiğimde sesiyle yerimde çivilendim "Kabul ettin mi!!" diye kükredi. Aramızdaki mesafeye rağmen nefesi yüzüme tokat gibi çarparken ürkekçe kırptığım bakışlarımı tekrar açmaya korkmuştum. Kesik bir nefes alma fırsatım olmuş ve gerisi gelmemişti.
"İlda!" diye bağırdığında zorlukla açtığım gözlerimi Aruz'un ateş sarısı rengini alan bakışlarında tutmakta güçlük çekerek yüzüne baktım. Konuşamıyordum zira dilimi yutmuş bile olabilirdim. Aruz bana doğru atıldığında Pamir onun önüne geçerek durdurmuştu. Korkuyla ayağa kaltığım vakit bacaklarımın zangır zangır titrediğini yeni farketmiştim. Ürkek bedenim karşısında üflese devrilecekmiş gibi dururken Aruz beni gözleriyle öldürüyordu.
"İlda Kabul ettin mi!" diye sordu son kez soruyor muş gibi. Güçlükle boğazımdan akan sıvıya yol açarken başımı teredüt ederek ağır biçimde salladım. Bu hareketimle Aruz'un sımsıkı yumulan gözleri neye delaletti bilmediğim gibi öfkesinin neticesinde olacakları da kestiremiyordum. Bedenini Pamirden hızla kurtarırken bana sırtını dönerek toprağa şiddetli bir tekme savurmuştu.
"Allah kahretsin!" diye bağırdı. Uçan kuşlar Aruz'un öfkesine şahit olduğunda havada kolayca bir manevra yaparak kanatlarını geldikleri tarafa doğru çırpmaya başlamış ve çok geçmeden gözden uzaklaşmışlardı. Aruz'u dizginlemeye çalışıyordu ancak Pamirde Aruz'dan daha farklı bir ifadeye sahip değildi. O da saçlarını sinirle karıştırırken göz ucuyla bana bakıp öfkesini sunmuş ve bakışlarını hemen kaçırmıştı. Öyle ki biraz fazla bakarsa sanırım o da kendini tutamayacak ve üzerime yürüyecekti. Aka hiçbir şey söylemeden hızla verandadan çıkarken şaşkın bakışlarım eve girene dek sırtını takip etti. Aka'dan sonra hızla Lalin'e baktığımda, en hayırlısı susmasıymış gibi bir bakış atarak gözlerini benden kaçırdı. Hemen yanındaki Kendi'ye kaydırdım nezaman buğulandığını bilmediğim mavilerimi. O da başını hayal kırıklığıyla yatırırken alt dudağını dişlemişti
"Sen ne yaptığının farkında mısın!" Kısa süreliğine girdiği sessizliği bozan Aruz dişlerinin arasından tısladığında, irkilerek taşmak üzere olan mavilerimi, alevin sarı tonlarına yönelttim. Kıvılcım kıvılcım bakan gözleri ifadesini ilelebet harlayacak ve öfkesi daima sıcak kalacak gibi bakıyordu. Dokunsam yanacakmış gibi hissettiğim bedene yaklaştığımda ecelime adım atar türden bir halim vardı. Başımı yorgunmuşum gibi iki yana salladım. 'değilim' dedi bakışlarım. Hayır ne yaptığımın farkında değilim.
"İntihar ettin İlda!!" diye kükredi. Bu kez bana değil, kendine kükrüyordu sanki. Ağzının içinde biriken tatsız bir sıvıyı yere savurduktan sonra oda bana küçük bir adım attı. Başını sıkıntıyla iki yana salladığında, bakışları bir çok duygunun ev sahibiydi.
"O adama, canını vermek pahasına bir can borcun var!" dedi sessizce ama sertçe.
"Yemin ettin..." diye mırıldandı acı çeker gibi...
BÖLÜM SONU
...Devam Edecek...