Sabahın ilk ışıkları, kirli beyaz perdelerin arasından sızıp odanın içindeki toz zerrelerini dans ettirirken, mutfaktan gelen tıkırtılar uykumun en ince yerinden yakaladı beni. Göz kapaklarımın ağırlığı, geceden kalma ders notlarının yorgunluğuyla birleşmişti. Tam tekrar dalacakken, o tanıdık, şefkat dolu ama yorgun ses yankılandı odada.
"Eylül... Kalk kızım, ben gidiyorum. Babana bak yavrum."
Çekyatin içinde doğruldum. Annem, üzerinde her daim temiz tutmaya çalıştığı solgun pardösüsü, başında ise özenle bağladığı eşarbıyla kapı eşiğinde duruyordu.
"Tamam anne, kalktım," dedim, sesimdeki uyku mahmurluğunu silmeye çalışarak.
Yataktan fırlayıp yanına gittim. Annem, nasırlaşmaya başlamış ama hala pamuk kadar yumuşak hissettiren elleriyle saçlarımı okşadı. Eğilip yanağına sıcak bir öpücük bıraktım. Teninde deterjan kokusuyla karışık o kendine has "anne" kokusu vardı, fedakarlığın kokusu.
"Babanın ilaçlarını verdim, kahvaltısını da yaptı," dedi annem, bir yandan çantasının fermuarını kontrol ederken. "Benim bugün çok işim var, eğer gecikirsem merak etmeyin sakın."
Yüzündeki o telaşlı ifade kalbimi burktu. "Kime gidiyorsun bugün anne? Yine o uzak mahalledeki ev mi?"
"Halime Hanım’a gidiyorum," dedi, hafifçe içini çekerek. "Torunu cezaevinden çıkıyormuş bir hafta sonra. Gelen giden çok olurmuş, dip köşe temizlik istiyor. 'Meryem, senden başkasına güvenemem' dedi, kıramadım."
İçimde bir yerlerde o tanıdık, keskin sızı belirdi. Annemin dizlerindeki ağrıları, akşamları eve geldiğinde ellerini nasıl ovuşturduğunu biliyordum. Bir başkasının torunu özgürlüğüne kavuşacak diye benim annem kendi özgürlüğünü başkalarının kirli camlarında, isli duvarlarında harcayacaktı.
Dayanamadım, ellerini tuttum. "Annem... Seni bir gün bu gündelik işlerden mutlaka kurtaracağım. Söz veriyorum."
Gözlerindeki nemli pırıltı yerini buruk bir gülümsemeye bıraktı. "Güzel kızım benim... Sen oku, kendini kurtar, beni boş ver. Benim ömrüm zaten sizinki aydınlansın diye muma dönmüş, varsın bitsin."
"Annem, senin hakkını nasıl öderim ben? Bizim için kendini heba ediyorsun," dedim sesim titreyerek.
Yüzüme bakarken gözlerinde geçmişin hayaletleri dolandı. Başını hafifçe yan odaya, babamın yattığı yöne çevirdi. "Ah kızım... Baban da böyle olsun ister miydi sanıyorsun? O koca adam, dev gibi çınar, bir gün dört duvara mahkum kalacağını bilse yaşar mıydı? Hastalık bu, yapacak bir şey yok. Kaderimiz böyleymiş."
Sesi titredi ama hemen toparladı kendini. Bizim evde zayıflığa yer yoktu, annem hepimiz adına güçlü durmak zorundaydı. Aniden saatine baktı, telaşı geri gelmişti. "Ben çıkıyorum kızım. Geç kalırsam Halime Hanım söylenir şimdi."
"Tamam anne, görüşürüz. Babamı hiç merak etme, ben yanındayım."
Kapıdan çıkmadan önce durdu. Bana öyle bir iç çekerek baktı ki, o bakışta hem büyük bir hüzün hem de sarsılmaz bir güven vardı.
"Sen varken gözüm arkada değil kızım," dedi fısıltıyla. "Babanı nasıl sevdiğini, ona nasıl gözün gibi baktığını biliyorum yavrum. Allah senden razı olsun."
Kapı kapandı. Pencereye koştum, perdenin kenarından sokağı izledim. Annem, omuzları bunca yüke rağmen hala dik, yüzünde sabahın soğuğuna karşı direnen o metanetli gülümsemeyle hızla yürüyordu. Hayat ona en ağır darbeleri vurmuş, hayallerini süpürüp atmıştı ama o, küllerinden her sabah yeniden doğan bir anka kuşu gibiydi.
Arkasından bakarken kendi kendime fısıldadım: "Bir gün anne... Bir gün o ellerin sadece benim saçlarımı okşayacak, başkasının kirini değil."
Birkaç dakika pencere önünde, sokağın köşesinde kaybolan gölgesini aradım. Sonra derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim, şimdi evdeki "direk" olma sırası bendeydi.
Yavaş adımlarla babamın odasına yöneldim. Kapı hafifçe aralıktı. İçerideki hava, ilaç kokusuyla karışık o ağır, hareketsiz bekleyişin kokusuna bürünmüştü. Kapıyı usulca ittiğimde, babamın pencereden dışarıya, gökyüzünün sadece küçük bir parçasının göründüğü o dar aralığa baktığını gördüm.
"Günaydın dünya yakışıklısı," dedim, sesime neşeli bir ton vermeye çalışarak.
Gözlerini ağır ağır pencereden çekip bana çevirdi. Bakışlarındaki o hüzün, beni her seferinde hazırlıksız yakalıyordu.
"Günaydın benim güzel kızım," dedi sesi çatallanarak. Boğazını temizleyip yastığında hafifçe doğrulmaya çalıştı ama bedeni ona itaat etmiyordu.
Bakışları hemen kapıya kaydı. "Annen... Annen gitti mi kızım?"
"Gitti baba," dedim yanına oturup elini tutarken. "Halime Hanım’ın torunu çıkıyormuş ya hani, bugün orada işi çok."
Babam derin, ciğerlerini yakan bir iç çekti. Elimi tutan parmaklarının titrediğini hissettim. Bakışları tekrar pencereye, uzaklara, belki de o karanlık güne gitti.
"Yine el kapılarında diz çürütecek," diye mırıldandı. "Benim yüzümden... Benim şu işe yaramaz gövdem yüzünden."
"Baba, yapma böyle. Sen bizim başımızdasın, o bize yetiyor," diye araya girmeye çalıştım ama babamın anlatacakları yıllardır içinde biriken bir barajın kapaklarını zorluyordu.
"Eylül, bazen gözlerimi kapattığımda kendimi hala o inşaatın on ikinci katında sanıyorum," dedi, gözleri daldı. "Rüzgar yüzüme çarpıyor, elimde mala, altımda koca bir şehir... O gün o iskele sarsıldığında, sadece bedenim düşmedi kızım. Hayallerimiz düştü, sizin geleceğiniz düştü. İki bacağımın üzerine koca bir beton yığını çöktüğünde, ben sadece yürümeyi kaybetmedim, ben babalığımı o molozların altında bıraktım."
Gözlerinden bir damla yaş süzülüp yanağına düştü. Eliyle bacaklarının üzerindeki battaniyeyi hırsla sıktı.
"Düşünsene... Bir zamanlar o dev binaları ellerimle yükseltirdim. Şehri inşa ederdim ben! Şimdi ise bir bardak su için karımın gözünün içine bakıyorum. Annen o zayıf haliyle koca evleri temizlemeye gidiyor, akşam eve geldiğinde elleri şişmiş oluyor. Ben burada, bu yatakta, bir duvar saati gibi sadece zamanın geçişini izliyorum. Çaresizlik neymiş biliyor musun Eylül? Sevdiğin kadının yükün altında ezildiğini görüp de ona bir omuz bile verememekmiş."
Kalbimin üzerine biri oturmuş gibi hissediyordum. "Baba, sen bizi hiç bırakmadın. O kaza senin suçun değildi," dedim sesim titreyerek.
Babam başını iki yana salladı. "Suç değil belki ama yük kızım... Çok ağır bir yük. Ben sizi koruyup kollayacakken, siz benim etrafımda pervane oldunuz. Hele annen... O kadın bir melek. Benim bu huysuzluğumu, bu kahrımı çekiyor ya... Allah benim ömrümden alsın, onun ömrüne versin."
O an babamın sadece bacaklarının değil, ruhunun da o şantiyede kaldığını bir kez daha anladım. Ama ne olursa olsun, o hala benim kahramanımdı.
"Sana söz veriyorum baba," dedim kararlılıkla. "Anneni de seni de bu darlıktan çıkaracağım. Sadece biraz daha sabret."
Babam buruk bir gülümsemeyle saçlarımı kulağımın arkasına itti. "Sen oku kızım. Sen ellerinle değil, aklınla inşa et dünyanı. Bizim gibi betonun altında kalma."
Babamın hüzünlü bakışları altında "ders çalışacağım " diyerek odadan çıkarken, zihnimde sadece tek bir hedef vardı, O beyaz önlük.
Aslında geçen yıl başarmıştım. Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandığımı gördüğüm o sabah, evde bayram havası esmişti. Annem sevinçten ağlamış, babam ise "Benim kızım doktor olacak!" diyerek günlerce o yorgun yüzünde güller açtırmıştı.
Ama hayatın gerçekleri, sınav sonuçlarından çok daha sertti. Ankara’ya gitmek demek, yol parası, yurt taksitleri, kitap masrafları ve annemin burada iki kat daha fazla çalışması demekti.
Kayıt günü yaklaştıkça evdeki o sessiz kederi görmüştüm. Annem belli etmemeye çalışsa da gece mutfakta hesap kitap yaparken döktüğü gözyaşlarını duymuştum.
"Gidemedim" diyemedim onlara, "Bu sene gitmek istemiyorum, İstanbul'da daha iyisini yapacağım" dedim. Kayıt yaptırmadım. O gün kalbimin yarısını Ankara’da bıraktım.
Şimdi ise önümde daha büyük bir hedef vardı, İstanbul Çapa ya da Cerrahpaşa. Şehrimde kalacak, hem aileme destek olacak hem de o kapıdan içeri girecektim.
Mutfağa geçip babamın ilaç saatini beklerken kitaplarımın başına oturdum. Babam aslında benim mimar olmamı çok istiyordu. "Kızım, ben binaların iskeletini kurdum, sen estetiğini kurarsın. Şehirleri sen güzelleştirirsin," derdi hep. Ama benim aklımda binalar değil, bedenler vardı.
Onun o şantiyedeki kaza sonrası çekilen filmlerine baktığımda, doktorların "Ameliyatla bir umut var ama..." diye başlayıp sonu yüksek rakamlarla biten o cümlelerini unutamıyordum. Bizim için imkansız, hayal bile edilemeyecek bir paraydı istenen.
Babamın yeniden ayağa kalkma ihtimali, bir banka hesabındaki sıfırların sayısına bağlanmıştı. İşte o gün karar vermiştim, Ben iyi bir cerrah olacaktım.
Sadece babam için de değil, onun gibi çaresizce bir "umut" bekleyen, parası yetmediği için koridorlarda boynu bükük kalan tüm insanlar için o neşteri elime alacaktım.
Masadaki biyoloji kitabının sayfalarını çevirirken, odadan babamın öksürük sesi geldi. Hemen yanına koştum, bir bardak su uzattım. Göz göze geldik.
"Hala o kalın kitaplar mı Eylül?" dedi gülümseyerek. "Mimar olmayı kabul etsen bu kadar çalışmak zorunda kalmazdın."
Gülümsedim ve elini sıktım. "Baba, ben binaları değil, insanları ayağa kaldıracağım. Kararlıyım. Bu sene o fakültenin kapısından gireceğim. Seni de, annemi de daha rahat yaşatacağım."
Babamın gözleri doldu, bir şey söylemek istedi ama boğazı düğümlendi. Sadece "Sana inanıyorum kızım," diyebildi.
Odaya geçip masadaki test kitabına odaklandım. Her çözdüğüm soru, annemin sildiği bir camın, babamın çekemediği bir adımın bedeliydi. Zaman olsada, benim için zaman daralıyordu, sınav yaklaşıyordu ve benim hata yapma lüksüm yoktu.
Cerrah olmak benim için sadece bir meslek değil, aileme ve kadere karşı verdiğim bir savaştı.