Güneş tepemizde ağır ağır yer değiştirirken, zaman sanki sadece bizim için durmuştu. Barın’ın eli hâlâ elimin üzerindeydi; o sert, savaş görmüş parmakların dokunuşu, ruhumdaki tüm o morlukları iyileştiriyordu. Başımı hafifçe omzuna yaslamamak için kendimi zor tutuyordum.
"Akşama kadar buradayız," dedi tekrar, sesi bu sefer daha derinden geliyordu. "Tim çevrede emniyet alıyor. Kimse gelip seni buradan alamaz. Biraz soluklan, biraz huzur bul."
Huzur... Bu kelime benim lügatimden yıllar önce annemle birlikte silinip gitmişti. Ama şimdi, yanımda oturan bu adamın varlığıyla sanki yeniden canlanıyordu. Çınarın altındaki serinlikte, suyun sesiyle beraber içim geçmişti. Günlerdir korkudan uyumadığım uykunun ağırlığı çökmüştü üzerime. Barın’ın fark ettiğini hissettim.
"Uyu Gülce," diye fısıldadı. "Ben nöbetteyim. Senin yanında dururum." anlık kurduğu bu cümlelerden sonra bile o kadar anlam çıkarmıştım ki bana senin yanında dururum demişti sanki hiç bırakmayacakmış gibi.
Gerçekten de öyle oldu. Kaç dakika, kaç saat geçti bilmiyorum ama uyandığımda başım Barın’ın omzuna düşmüştü. O ise kıpırdamamış, bir heykel gibi dimdik durmuş, bir eliyle silahını tutarken diğer eliyle saçlarımı okşamıştı. Gözlerimi açtığımda yüzünde o sert ifadenin yerine, sadece bana özel olduğunu hissettiğim bir şefkat vardı.
"Güneş alçalıyor," dedi usulca. "Gitme vaktin yaklaşıyor zor duruma düşme. Yüzümdeki erin hüznü görünce devam etti. ‘’Korkma ben halledeceğim yarın güneş doğduğunda, her şey değişmeye başlayacak."
Ayağa kalktık. Kovalarımı doldurdu, sanki dünyanın en kıymetli yükünü taşıyormuş gibi dikkatle yolun kenarına bıraktı. Tam ayrılacakken, cebinden küçük bir telsiz çıkarıp avucumun içine bıraktı.
"Bu ne?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Bu senin can simidin. Eğer o eve gittiğinde bir şey olursa, biri sana dokunmaya kalkarsa... Sadece şu düğmeye bas ve 'Barın' de. Beş dakika içinde o evi başlarına yıkarım. Anladın mı beni?"
Gözlerinin içine baktım. Oradaki kararlılık bana hayat verdi. Telsizi göğsüme, kalbimin tam üzerine sakladım. "Anladım," dedim.
O, zırhlı aracına doğru yürürken arkasından bakakaldım. Tozlu yolun ortasında, elimde ağır su kovalarıyla ama ruhumda kuşlar uçarak eve doğru yürümeye başladım. Eve yaklaştığımda Hatice’nin o iğrenç kahkahası yine sokağa taşıyordu. Ama bu sefer korkmuyordum. Elimi göğsümdeki telsize götürdüm.
"Az kaldı," diye mırıldandım kendi kendime. "Az kaldı, kurtuluyorum."
Kapıdan içeri girdiğimde babam masanın başında, Haydar Ağa'nın gönderdiği altın bir saati kurcalıyordu. Hatice ise aynanın karşısında kendine yeni bir fistan tutuyordu. Beni görünce suratını astı.
"Nerede kaldın sen kız sürtük? Akşam oldu!" dedi Hatice bağırarak.
Hiç istifimi bozmadım. Kovaları mutfağa bıraktım ve gözlerinin içine dik dik baktım. Belki de Barının varlığından doğan bir cesaretti bu. Dikkatlerini daha fazla çekmeden odama kapandım zaten şimdilik para sarhoşluğu onları esir almıştı.
…
Haydar Ağa, cebindeki tespihi şakırdatarak kahvenin önündeki kürsüye yayılmıştı. Tam o sırada tozların arasından siyah, heybetli bir arazi aracı hızla gelip tam önlerinde zınk diye durdu. Kapı açıldı; postallarının yere vuruşu bile toprağı titretiyordu. Barın, üzerinde üniformasıyla değil, sivil ama o buz gibi askeri disipliniyle araçtan indi. Gözleri doğrudan Haydar Ağa’yı buldu.
"Haydar Ağa sen misin?" dedi Barın. Sesi sakin ama bir bıçak kadar keskindi.
Haydar, göbeğini kaşıyarak ayağa kalktı. "Benim evlat, hayırdır? Birine mi bakmıştın?"
Barın bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, Barın’ın boyu ve heybeti karşısında Haydar Ağa bir cüce gibi kalmıştı. "şerefsiz Haydar’a bakmıştım" dedi Barın. "Hani şu çocuğu yaşındaki kıza göz koyan sübyancı piçe!"
Haydar Ağa’nın yüzündeki o iğrenç sırıtış donup kaldı. "Sen kimsin be? Ne biçim konuşursun benimle densizz! Aile mevzusu bu, hadi yoluna!" diyerek elini Barın’ın omzuna koymaya yeltendi.
O an sanki zaman durdu. Barın, adamın elini havada yakaladığı gibi geri kıvırdı. Kemik çatırtısı kahvenin sessizliğinde yankılandı. Barın, Haydar’ı bir çuval gibi yere fırlattı ve üzerine çöktü.
"Ben Yüzbaşı Barın!" diye kükredi, sesi tüm köyde yankılanıyordu. "Kadın pazarlığı yapmak neymiş, o kirli ellerini savunmasız bir kıza uzatmak neymiş şimdi öğreteceğim sana!"
Barın’ın yumrukları her indiğinde, Haydar Ağa’nın o altın dişlerinden biri toprağa düşüyordu. Adamın yüzü, az önce benim yanağımı morarttığı o renge bürünüyordu. Barın durmadı; adamı yakasından tutup ayağa kaldırdı ve diz kapağına öyle bir darbe indirdi ki, Haydar’ın feryadı göğe yükseldi.
"Bu bacaklar bir daha Gülce’nin kapısına gidemeyecek!" dedi Barın ve son bir darbeyle adamı tozun toprağın içine gömdü. Haydar Ağa artık yürümeyi bırak, yerinden kıpırdayamayacak halde inliyordu.
…
Akşam yemeği hazırlığı her zamanki gibi bana bakıyordu. Babam bininci defa beni sattığı paraları sayarken kapı tekme ile açıldı. İçeri giren, yüzü gözü sarılı, iki büklüm olmuş, adamlarının kucağında taşınan Haydar Ağa’ydı.
Babam şaşkınlıkla ayağa fırladı. "Ağam! Bu ne hal? Kim yaptı bunu?"
Haydar Ağa, şişmiş dudaklarının arasından zorlukla konuştu, sesi titriyordu: "Al... Al kızını başına çal! Madem bu kancığın böyle belalı bir yavuklusu vardı, niye demezsin? Adam meğer Yüzbaşıymış! Az kalsın canımı alıyordu, ağzımı burnumu kırdı, kemiklerimi un ufak etti! Lanet olsun size de, kızınıza da!"