Toz bulutunun içinde kaybolan zırhlı aracın arkasından bakarken, kalbim hala Barın’ın adını sayıklıyordu. Ama gerçek, köyün o rutubetli ve ağır kokusuyla birlikte yüzüme bir tokat gibi çarptı. Kovayı zorlukla yüklenip eve doğru yürüdüm. Kapıdan içeri girer girmez analığım Hatice’nin o kulak tırmalayan sesi karşıladı beni.
"Neredesin sen be sümsük! Su getireceksin alt tarafı, yollarda aşna fişne mi yaparsın?"
Hatice, öz annem öldükten sonra babamın eve getirdiği, taş kalpli bir kadındı. Küçük kardeşim Ali, köşede büzülmüş, elindeki kırık oyuncakla oynarken gözleri korkuyla bana bakıyordu. Babamın vurduğu yerler yetmiyormuş gibi Hatice yanıma gelip kolumu morartırcasına sıktı. "Çabuk mutfağa! Akşama önemli misafir var, baban Haydar Ağa ile el sıkışacak. Seni o konaktan gelip alacaklar, kurtuluyoruz senden!"
İçim buz kesti. Haydar Ağa... Karısı ölmüş, ikinci karıyı almış beni de üçüncüye düşünen benden otuz yaş büyük, bakışları kirli bir adamdı. Akşam olduğunda, evin önünde lüks bir araba durdu. Babam, Haydar Ağa’nın önünde eğilip bükülürken, Hatice beni zorla en güzel fistanımın içine sokmuş, "Gülümse sürtük!" diye tehdit ediyordu.
Sofrada pazarlık dönüyordu. Haydar Ağa, altın dişlerini sergileyerek bana bakıp "Kuma değil, evin hanımı yapacağım onu," diyordu ama gözlerindeki o iğrenç arzu her şeyi anlatıyordu. Babam cebine girecek paranın hesabındaydı. Daha fazla dayanamadım. "Ben istemiyorum!" diye söylendim sessizce. Babamın bakışı masadaki bıçaktan daha keskindi. Elindeki çatal tabağa öyle bir gürültüyle düştü ki, Ali köşede hıçkırığını yutmak zorunda kaldı. Babam yavaşça ayağa kalktı; o an zaman durdu sanmıştım ama Haydar Ağa’nın iğrenç sırıtışı hala oradaydı.
Babam yanıma yaklaştığı gibi, nasırlı ve ağır eli yüzümde patladı. Darbenin şiddetiyle başım yana savruldu, kulağım uğuldamaya başladı. Gözümün önünde şimşekler çaktı, yanağımın iç tarafı dişlerime çarpıp anında kanla doldu.
"İstemiyormuş!" diye kükredi babam. Saçlarımdan kavrayıp başımı geriye doğru sertçe çekti, yüzümü morarmaya başlayan yanağıma rağmen kendi suratına yaklaştırdı. "Eşek gibi isteyeceksin! Seni bu yaşa kadar boğazımdan kesip besledim ben. Ne sandın? Ömür boyu başıma bela mı olacaktın?"
Hatice kenardan kıkırdayarak, "Bak hele şuna, sanki prenses!" diyerek ateşe odun attı.
Babam yüzüme doğru tükürürcesine devam etti: "Seni beslediğim ekmeklere haram olsun! Yaşıtların çoktan iki çocuk sahibi oldu, evini barkını kurdu. Sen hala hayal peşindesin! Bu adam seni hanım edecek, cebin para görecek diyorum, sen bana dikleniyorsun ha?"
Yanağımdaki sızı tüm vücuduma yayılırken, babam beni yere, Haydar Ağa’nın ayaklarının dibine doğru fırlattı. "Bakma kusuruna ağam," dedi sesi bir anda ezilip büzülerek. "Cahilliktir, biz eğitiriz onu iki güne kadar."
Yerdeyken burnuma Haydar Ağa’nın ağır tütün kokusu ve parlatılmış ayakkabılarının cilası geldi. Başımı kaldırdığımda o kirli bakışların üzerimde gezindiğini gördüm. "Taze kısrağın hırçınlığı güzeldir," dedi Haydar Ağa, altın dişiyle iğrenç bir parıltı saçarak. "Uysallaştırması daha keyifli olur."
İçimdeki o son umut kırıntısı, babamın bana vurduğu o tokadın acısıyla birlikte nefrete dönüştü. Yüzümdeki morluk sadece tenimde değil, ruhumdaydı artık. O an anladım; bu evden ya bir ölü olarak ya da bir kaçak olarak çıkacaktım.
O ağır, mide bulandırıcı tütün ve ter kokusu genzimi yakıyordu. Eğilip kirli parmaklarıyla çenemi kavradı, yüzümü zorla yukarı, kendine doğru kaldırdı. Baş parmağını, babamın az önce patlattığı ve saniyeler içinde morarıp şişmeye başlayan yanağımın üzerinde gezdirdi. Acıyla inlememek için dudaklarımı birbirine bastırdım ama gözlerimden süzülen bir damla yaş, onun nasırlı eline düştü.
"Ağlama güzelim," dedi sesi çatallı bir şehvetle. "Bu evde kıymetini bilmemişler ama benim yanımda altınlara boğulacaksın. Sözüm söz, düğün takılarını gördüğünde babana teşekkür edeceksin."
Babam, sanki az önce kızını yerlerde sürükleyen o değilmiş gibi, el pençe divan durup sırıttı. "Edecek ağam, edecek... Şimdilik böyle huysuzluk eder ama ekmeğini yiyince her gün ayağını bile yıkar.’’
Hatice, elindeki çay bardağını masaya sertçe bırakıp yanımıza geldi. Kin dolu gözlerini üzerime dikti. "Boşuna numara yapma kızz! Bak baban haklı, yaşıtların kapılarında çocuk sallıyor, sen hala köyde avare geziyorsun. Ne sanıyorsun? Köyün genç oğlanlarının dilindesin artık nerelere gidip kiminle görüşüyorsan."
Saçımdan hala sızlayan köklerim canımı yakarken, başımı çevirip Ali’ye baktım. Küçük kardeşim masanın altında yumruklarını sıkmış, ağlamamak için alt dudağını ısırıyordu. Onun o çaresiz bakışını görünce, içimdeki o zayıf kız çocuğunun öldüğünü hissettim. Artık sadece nefret vardı.
Babam üzerime doğru bir adım daha atıp tepemde devleşti. "Haftaya cuma günü imam nikahın kıyılacak. O zamana kadar bu evden dışarı adım atmayacaksın! Suya gitmek yok, kapı önüne çıkmak yok! Eğer bir vukuatını daha duyarsam, bu sefer yüzünü morartmakla kalmam, kemiklerini un ufak ederim, anladın mı beni?"
"Anladım," dedim fısıltıyla. Sesim bir ölünün sesi kadar ruhsuzdu. Ama içimden başka bir ses haykırıyordu: Haftaya cumaya kadar ya bu nefesi teslim ederim ya da bu köyden kurtulurum.
Haydar Ağa memnuniyetle ayağa kalktı, babamın avucuna bir deste para sıkıştırdı. Paraların hışırtısı, onurumun kırılma sesinden bile daha yüksekti. Onlar dışarıya, o lüks arabaya doğru yürürken Hatice kolumdan tutup beni odaya sürükledi. "Gir içeri sümsük! Şükret ki Haydar Ağa gibi biri seni bu halinle kabul ediyor."
Kapı üzerime kilitlendiğinde karanlık odada tek başıma kaldım. Yanağım şişmişti, gözüm kapanmak üzereydi ama zihnim hiç olmadığı kadar berraktı. Onlar beni sattıklarını sanıyorlardı, oysa ben çoktan ruhumu bu evden sürgün etmiştim. Şimdi tek gereken, bedenen kurtulmaktı. Ve ben bunun için hayatımda bir defa görüp aşık olduğum bir adama sığınacaktım içimden bir ses onun yardım edeceğini fısıldıyordu.