1.Bölüm: Bitmeyen Kabus

2335 Kelimeler
Uykulu gözlerimle annemin sıcaklığına sokulurken tatlı parfümünün kokusu hapşırmama neden olunca koyu kırmızı dudakları kıvrıldı. Saçlarımı okşayıp yanağıma tüy kadar hafif bir öpücük kondurduktan sonra kulağıma alçak sesle ‘’Uyu bebeğim, annen işlerini halledip geri dönecek.’’ dedi. Çoktan kapanmış gözlerimle mırıldandım. ‘’Kızlar gecesi yapacağımıza söz verdin.’’ ‘’Hem de bol çikolata ve cipsle.’’ Annemin doğum günüm için sözünü tutacağını biliyordum. Asla yalan söylemez, sözlerini her zaman tutardı. Onuncu yaş günüm hepsinden özel olacaktı. İçimde yeşeren mutluluk ile yumuşak yastığa daha çok gömülürken heyecanım, küçük bedenimin yorgunluğuna yenilmişti. Odanın kapısı beni uyarmak ister gibi annemin arkasından yüksek sesle gıcırdayıp kapanırken onu son kez gördüğümden bihaberdim. Aynı masum çocukluğumun kan ve ölümle lekelenip arkasında bir enkaz bırakacağını bilmediğim gibi. *** Terden sırılsıklam olmuş geceliğim göğsüme yapışmışken, bacaklarıma dolanan çarşaftan beni kabusuma geri çekmek için uzanan ellermiş gibi tekmeleyerek kurtulmaya çalıştım. Ağzımdan dökülen tiz çığlığı içimde tutabilmek için dudaklarımı birbirine kenetledim. Yanaklarımdan yaşlar süzülürken gözlerimi yummaya korkuyordum. Göz kapaklarımın inmesinin ardından gelecek olanları biliyordum. Karanlık, üzerime yığılmış bir beden ve yanaklarımı ıslatan sıcak kan… On üç yıldır kaçmayı başaramadığım kabusum. Ciğerlerim kasılıp bedenim titremeye başladığında, el yordamıyla komodinin üzerindeki telefonuma uzanıp hızlı arama tuşuna bastım. Peş peşe yankılanan arama sesi derin ve sığ nefeslerime karışırken sonunda tanıdık uykulu sesin ‘’Deniz. Sorun ne?’’ dediğini duydum. Adımdan daha engin bir karanlığın içinde boğulurken iki elimle telefona kurtarma halatımmış gibi sarıldım. Titreyen sesimle ‘’Onur…’’ dedikten sonra devamını getiremedim. Sesi hemen uykudan sıyrılıp netleşti. ‘’Kabus mu gördün bebeğim?’’ Başımı hızla aşağı yukarı oynatsam da Onur’un beni göremediğini idrak etmem zaman aldı. Cılız sesimle ‘’Evet.’’ dedim. Derin bir iç çekişin ardından ‘’Seninle kalmalıydım. Yanında kalmama izin vermeliydin.’’ diyen sesi sitemkar çıksa da sonunda endişe ile alçaldı. ‘’Orada değilsin, o gün çok geride kaldı. Doktorun ne dediğini hatırla sevgilim.’’ On bir aydır hayatımın merkezi olan adamın sözlerine tutunup doktorum Meral Hanım’ın her seansta bana tekrarladığı kelimeleri yüksek sesle tekrarladım. ‘’Bastırılmış travmaları içime atmak yerine konuşmam gerek.’’ Yeni bir iç çekiş sesine eşlik eden gıcırtıdan Onur’un yatağından doğrulup oturduğunu anladım. Bu sahneyi ilk kez yaşamıyorduk, anlaşılan yakın zamanda son da olmayacaktı. Telefonumu hoparlöre alıp yanıma koyduktan sonra çift kişilik yatağımın sol tarafında yer alan küçük yastık yığınına uzandım. Açık mavi, üzerinde çiçek işlemleri olanı kucaklayıp cenin pozisyonunda kıvrıldım. Bedenimi küçültme psikolojimin bana o günden miras kaldığını bilsem de kendime hakim olamayıp parmaklarımı dizlerime geçirdim. Birkaç kez yutkunup kurumuş dudaklarımı ıslatırken Onur sessiz bir sabırla beni bekledi. Sonunda sesimi bulduğumda dudaklarımdan artık ezbere bildiğim kelimeler döküldü. ‘’Annemle birlikte katıldığım bağış balosundaydım…’’ Onur’a kabusumu anlatırken zihnim seneler önce hayatımı mahveden günün tüm ağırlığı ile beni anının içine çekti. Tam on üç yıl önce alanında uzman doktorlardan Yağmur Saral’ın davet edildiği bağış etkinliğine tek aile üyesi olarak ben de katılmıştım. Birkaç gün sonra on yaşına basacak bir çocuktum. Yetişkinlerin dünyasında bir partide yer alıp onlar kadar büyük olduğumu düşünecek kadar küçük ve saftım. İstanbul’un köklü ve sözü geçen ailelerden Cevahiroğlu ailesinin başı olan Ali Cevahiroğlu ve eşinin destekleri sayesinde başarılarına başarı katıp kanserli çocuklar için umut ışığı olacak yeni bir teknik geliştiren annemin, uzun kırmızı elbisesinden birkaç ton koyu kızıl-kestane saçlarının çevrelediği yüzünün nasıl mutlulukla parladığını, kurtaracağı minik canların hayaliyle kırmızı boyalı dudaklarının nasıl hevesle kıvrıldığını tüm netliğiyle hatırlıyordum. Koyu kahve gözleri bana dokunduğunda içim sevinç ve gururla dolmuş, konuşmasının sonunda ellerim kızarana kadar annemi alkışlamıştım. Takım elbiseleri ile güç gösteren adamların yanında zarafetleri ile boy gösteren kadınların görünüşleri beni büyülemiş, büyüdüğümde böyle bir parti vereceğime dair kendime söz vermiştim. Elbette dokuz yaşındaki bir kız için politika, yatırım ya da geleceğe yönelik anlaşmaların karmaşık dansını kavrayabilmesi mümkün değildi. Zaten bunu anlayıp sıkılacak kadar zamanım da olmamıştı. Akşamın ilerleyen saatlerinde partiye gelmeden önce annemden gizlice yediğim dondurmalar midemi bulandırıp ateşimin çıkmasına neden olmuştu. Bütün o büyük isimleri bir kenara itip beni önceliği olarak gören annem tarafından kucaklanıp partinin yapıldığı köşkün odalarından birindeki yumuşak yatağa yatırılmış, annemin teselli eden dokunuşları ve doğum günü planlarımı gerçekleştireceğine dair sözleri ile uyuyakalmıştım. Özendiğim ve ışıltısına kapıldığım dünya göz kapaklarımın açılması ile bambaşka bir renge bürünmüş, uykum peş peşe yankılanan yüksek seslerle bölünmüştü. Korkup annemi bulmak istemiş ama ateş yüzünden sersemleyen bedenimle hareket edememiştim. Defalarca anneme seslenmiş ama sesimi duyuramamıştım. Sonrasında duyduğum çığlıklar ise bana dışarıda çok kötü şeylerin olduğunu haber vermişti. Titreyen adımlarım ve yanaklarımdan süzülen yaşlarla kapıya kadar gitmek için bütün gücümü harcamış ama odanın ortasındaki pahalı halının üzerine yığılıp kalmıştım. Ne kadar orda yatıp kaldığımı hatırlamıyorum, zaman algım eriyen plastik gibi uzayıp deforme olmuştu. Gıcırdayan kapı sesini duyduğumda hıçkırıp annemin benim için döndüğü düşüncesiyle rahatlamıştım. Ona seslenmiş, bana cevap vermediğini fark edince başımı zorlukla kapıdaki kişiyi görebilmek için kaldırmıştım. ‘’Deniz devam et.’’ Onur’un sesi ile gözlerimi kırpıştırdım. Susup kendi içimde geçmişe gömüldüğümün farkında değildim. Sol elimi güç almak istediğim her seferde yaptığım gibi boynuma uzatıp annemden bana yadigar kalan kolyeyi avucumun içine alıp sıktım. Derin bir nefes alıp Onur’un beni dinlediğini bilmenin rahatlığı ve annemin bu dünyadan göçüp gitse de beni gözettiği düşüncesine tutunup konuşmaya devam ettim. ‘’Gelen annem değildi…’’ Ne o gece ne de sonrasında annem bir daha hiç dönmemişti. Ama kolyesi bana dönmüştü. Kapıda dikilen benden yaşça büyük çocuğun yüzünü net görememiştim. Bunun sebebi odanın karanlık olması mıydı yoksa gözyaşlarım mıydı? Emin değilim. Tek hatırladığım yanıma diz çöküp beni kucağına çekerken avuçlarımın arasına sıkıştırdığı annemin kolyesiydi. Onu güvenmemi, annemin beni alması için onu yolladığını söylemişti. Parmaklarımın arasında ılık metalden annemin leylak kokusu yayılırken gözlerimi kapamış, yanımdaki çocuğa sarılmıştım. Kulağıma sürekli iyi olacağım, buradan çıkıp kurtulacağımız ve beni ne olursa olsun koruyacağına dair ettiği yeminleri sıralamıştı. Kollarının arasında beni tutarken koştuğunu bilsem de görüşüm bulanık olduğundan nereye gittiğimiz ya da etrafımızda neler olduğunu çözememiştim. Ta ki yüzümü sıyırıp ısınan yanaklarıma vuran rüzgarı hissedene kadar. O zaman köşkten çıkıp geniş bahçeye adım attığını anlamıştım. Gecenin koyu karanlığında tepemizde var olup kaybolan bahçe ışıklarının altında yüzünü net göremesem de çenesine bulaşmış koyu bir leke vardı. Dudaklarımı aralayıp ona nereye gittiğimizi, annemin nerde olduğunu sormak istesem de etrafımızda yankılanan yeni sesler ile bütün bedenim kasılmış, sesim içime kaçmıştı. Ateşten sersemleyen zihnimle bile kulaklarımı dolduran yankının ne olduğunu idrak edebilmiştim. Silah sesleri. Başımın arkasındaki eliyle beni göğsüne bastırıp ‘’Korkma.’’ derken sesi titremişti. İkimiz adına da güçlü kalıp dehşete kafa tutarken kulağımın altındaki kalbi deli gibi atıyordu. Parmaklarım ile ceketine sıkıca tutunurken ‘’Anneciğim.’’ diye inlemiştim. Beni her şeyden koruyan annem neredeydi? Silahlı adamlar ona zarar mı vermişti? Bu çocuk beni nereye götürüyordu? Dakikalar nefes sesleri ile geçip bahçe ışıklarının yerini ağaç dalları aldığında başım dönmüş, midem bulanmıştı. Hıçkırıklar peş peşe dudaklarımdan firar ederken aklımdaki tek güzel düşünceye tutunmuştum. Yarın benim doğum günümdü. Annem bana söz vermişti. Her şey güzel olacaktı. Yanağımdan sıcak yaşlar süzülürken çocuk ‘’Ağlama.’’ demişti. ‘’Neredeyse geldik.’’ Bedenimde kalan son gücü toplayıp koluna dayadığım kafamı kaldırmayı başarmıştım. Ona nereye gittiğimizi sormak için dudaklarımı araladığımda ise benden önce biri konuşmuştu. Yolumuzu kesip önümüzde dikilen adamın yüzüne bakamadan kulaklarımı dolduran kaba ve kindar ses ‘’Buldum.’’ diye bağırmıştı. Ardından iki şey olmuştu. Havada yankılanan tek el silah sesi kulak zarlarımı tırmalamış ardından çocuk bedenini hızla çevirip bana siper olmuştu. Korku buzdan parmakları ile bedenimi sıkarken nefesim üzerime yığılan bedenle ciğerlerime sıkışmıştı. Islak ve sıcak sıvı yüzüme, kollarıma akarken çocuğun bedeni beni soğuk toprağa bastırmaya devam etmişti. Sonrasında olanlar kaostu. Daha çok silah sesi, bağıran adamlar ve bedenimi ıslatan kan vardı. Çok fazla kan. Çığlık atmış, çocuğu üzerimde itmeye çalışmış, anneme beni kurtarması için yalvarmıştım. Ama o andan kurtulamamıştım. Beni korumak için kendi hayatını feda eden çocuğun tekleyen son nefesini hala hatırlıyordum. Aynı bayılmadan önce kulağıma zorlukla fısıldadığı sözleri hiç unutmadığım gibi. ‘’Koruyacağım seni.’’ demişti. Ardından son gücüyle eklemişti. ‘’Daima.’’ O geceye dair anılarımın bundan sonrası bulanıktı. Birinin çocuğu üzerimden kaldırdığını, beni kucakladığını hissetmiştim ama beni kimin kurtardığını, çocuğun ölü bedeninin altında kanıyla boğulmama izin vermediğini hiç öğrenememiştim. Beni koruyacağına yemin eden ve hayatta kalmamı sağlayan çocuğun kim olduğunu bilmiyordum. O geceden sağ çıkmayı başaran tek kişi bendim. Günlerce hastanede baygın kalmış, yaşadığım travma yüzünden aylarca kimseyle iletişim kurmamıştım. Uzak bir akrabamız beni sosyal hizmetlerin eline düşmeden önce almaya karar verince bütün hayatımı ve ailemi geride bırakıp yaşadığım şehri terk etmiştim. Sonradan öğrendiğime göre bağış balosuna silahlı saldırı düzenleyen mafyaymış. Ali Cevahiroğlu’nun imzalamayı kabul etmediği bir anlaşma yüzünden hayatlar sönmüş, bütün aleme ibret olsun diye bu toplu katliam yaşanmıştı. Partideki iki yüz yetmiş dokuz kişinin hepsi ölmüştü. Bütün konuklar hedef bile değildi. Buna başarıları ile gelecek nesillere umut aşılayan annem de dahildi. Tek suçu orada olmaktı. Davetiyelerin yalnızca yetişkinler için olması ironisine gülmek istesem de omuzlarıma yüklenen acıyla yüzümü buruşturdum. Beni koruyan çocuk, o kanlı rakamlara dahil edilmiş miydi? Yoksa o da benim gibi o gece orada hiç var olmamış mıydı? Düşünceler ile bedenim daha çok büzülürken üzerime abanan ölü bedeni yeniden hissetmiş, yüzüme bulaşan kanının ıslaklığı ile lekelenmişim gibi inledim. ‘’Nefes al Deniz, nefes al bebeğim.’’ Onur’un sesine tutunup ciğerlerime havayı çektim. Onur ise konuşmaya devam etti. ‘’Geçmişin seni tutsak etmesine izin verme. Benim için nefes almaya devam et. Yanına gelip sana sarılana kadar dayan.’’ İlgili ela gözleriyle bana gülümseyen görüntüsüne zihnimde tutunup nefes alırken içim yeni bir panikle doldu. ‘’İyiyim Onur.’’ dedim. ‘’Gelme, artık daha iyiyim.’’ Çarpma sesleri ve kumaşın hışırtısını duydum. Sevdiğim adamın yanıma gelip bana sarılması fikrinin bedenimde yarattığı tepki midemi bulandırdı. Beni bu halde görüp kucaklamaya kalkarsa ne olacağını biliyordum. İlk seferinde yaptığım gibi panik atak geçirecek, benden iri bir bedenin üzerime abanması ile geçmişteki o lanet geceye sürüklenip çığlık atacaktım. Onur’un bozulduğunu belli eden sesi ‘’Emin misin?’’ diye sorduğunda dudağımı sertçe ısırdım. Hızla telefonu elime alıp saati kontrol ettim. 04.32 ‘’Eminim.’’ Onu uykusundan uyandırıp kabusumu anlatmam yetmezmiş gibi bir de beni teselli etmesine izin vermiyordum. Normalde sevgililer birbirlerine sarılıp uyur, psikolog seansları yerine film seanslarını takip ederdi. Hala neden benim yanımda kalıp benim sınırlarıma tahammül ediyordu bilmiyordum. Onur gibi işinde ve sosyal hayatında başarılı bir adam bende ne bulmuştu? Dolmaya başlayan gözlerimle ‘’Seni hak etmiyorum.’’ diye mırıldandım. Ne söylediğimi anlamamış olacak ki ‘’Ne dedin?’’ diye sordu. Parmaklarımı geceliğimin kumaşına gömüp gözlerimi sıkıca yumdum. Yutkunup sakin çıkmasını umduğum sesimle ‘’Yarın erkenden toplantın var, uyumalı dosyalarını hazırlamalısın. Evim ters istikamette kalıyor hem ben gerçekten iyiyim.’’ dedikten sonra buruk bir tebessümle ekledim. ‘’Senin sayende.’’ Onur bir an sessiz kalsa da sonunda pes edip ‘’Tamam.’’ diyerek kabul etti. ‘’Uyuyabilecek misin?’’ Hızla ‘’Evet.’’ dedim. ‘’Zaten gözlerim kapanıyor.’’ Güldü. Çıkardığı sesin annemin kaybından sonra içimde oluşan boşluğu doldurup ısıttığından habersiz ‘’Bu sefer beni rüyanda gör sevgilim.’’ dedi. Dudaklarım bu sefer içtenlikle kıvrılırken ‘’Sen de beni.’’ dedim. ‘’Seni seviyorum mavi gözlüm.’’ Kalbim bir an tekledi. Bu sözlere inanmam o kadar zaman almıştı ki hala bunun bir rüya olacağı, Onur’un hayal ettiğim bir adam olup havaya karışacağını düşündüğüm anlar vardı. ‘’Seni seviyorum.’’ Hattın kapandığını haber veren sesle telefonun ekranı aydınlanınca yatakta doğrulup oturdum. Sırtımı duvara yaslayıp dizlerimi karnıma çekerken kırışmış çarşaflara bakıp iç geçirdim. Onur’a yalan söylemiştim. Gözlerimin kapandığı, tatlı bir uykunun beni sarmaladığı falan yoktu. Onur ile tanıştıktan aylar sonra gitmeye başladığım psikolog Meral Hanım’a bile kabuslarımdan sonra uyku sorunu çektiğimi söylememiştim. Bu yönümü kimseye itiraf etmek istemiyordum. Alacağım uyku ilaçlarının sorunu çözeceği kesindi. Mantıklı olan kararın ne olduğunu biliyor ve anlıyordum. Ama uyku ilaçlarının beni kabusumun içine hapsedeceklerine dair korku içimde dikenli bir sarmaşık gibi büyüyüp beni boğduğundan kabul ettiğim gerçeği hayata geçiremiyordum. Karanlıkta kalmaktan korktuğumdan her zaman başucumda yanan lambanın loş ışığına gözlerimi dikip ellerimi saçlarımın arasına gömdüm. Gözlerimin önüne düşen tutumlar koyu lekeler gibi görüşümü perdelese de aldırmadım. Bakışlarım komodinin üzerindeki aile resmimize kayınca gözlerim doldu. Fotoğraf çekildiğinde yedi yaşındaydım. Soğuk yüzünden kıpkırmızı olan yüzüm ve dağılmış kıyafetlerimle karın içinde yatıyordum. Annem ile babam iki yanımda dikilmiş kahkaha atarken ben düştüğüm için öfkeliydim. Anı sıcak bir battaniye gibi içimi ısıtırken sol yanağımdan bir damla yaş aktı. Hızla gözyaşını silip kendimi gülümsemeye zorladım. Yeterince üzgün anım vardı mutlu olanlara hüzün karıştırmayı reddediyordum. Fotoğrafı çektirdiğimiz zamanı hatırlarken başımı dizlerime dayadım. Şubat ayında babamın sanat tarihi kongrelerinden biri için Bursa’ya gittiğimizde günlerce otele tıkılıp kaldığımdan sıkıntıdan patlamış, lobideki broşürlerden her birini okumaya karar vermiştim. İçlerinden birinde çocuklar için kayak eğitimi verildiğini görünce aileme iki gün aralıksız yalvarıp ağlamıştım. Babam sonunda dayanmayıp annemle beni Uludağ’a götürmüş, ilk kayak takımlarımı almış, gün boyu karın içinde düşüp kalkmamı izleyip gülümsemişti. Anneme sarılıp kahkahalar ile ters dönüp kafamın kara gömüldüğü ana güldüklerini hatırlayınca kıkırdadım. Kayak eğitimi broşürdeki gibi eğlenceli değildi. Yine de bir kayak dehası olmamak sinirimi bozduğundan inat edip bütün gün devam etmiştim. Resme uzanıp parmaklarımı gülen çehrelerin üzerinde dolaştırırken ‘’Sizi özledim.’’ dedim. Titrek bir nefes boğazımdan kaçtı. ‘’Öyle çok özledim ki.’’ Babamı bu resmi çekildikten aylar sonra bir trafik kazasında kaybetmiştik. Son anda haber verilen bir toplantı yüzünden tek başına yola çıkıp bir daha geri dönmemişti. İçimde asla kapanmayacak yaraların izleri sızlarken ağlamak istesem de gözyaşlarımı bastırıp elimi çektim. ‘’Güçlü kal.’’ diye kendimi teselli ederken ayağı kalkıp banyoya yöneldim. Işığı açıp küveti doldurmak için musluğu çevirirken duvarda asılı aynadaki yansımam ile göz göze geldim. Kızıl saçlarım kuş yuvasına dönmüş, açık tenim daha da solduğundan burnumun ve yanaklarımın üzerine serpiştirilen çiller daha belirgin hale gelmişti. Berbat görünüyordum. Gerçi berbat da hissediyordum. Yansımama bakıp kaşlarımı çattım. Mavi gözlerimde öfkeli bir kıvılcım parlayıp ifademi ele geçirirken ‘’Sen küçük bir kız çocuğu değilsin.’’ dedim. Omurgamı dikleştirip bu sözlere daha çok tutundum. ‘’Yirmi üç yaşındaki bir yetişkinsin.’’ Sözlerimi yansımam da onaylasın diye başımı aşağı yukarı salladım. Ardından sıcak suyun kaslarımı rahatlatıp beni sakinleştirmesine izin verebileceğim kadar uzun küvetin içinde uzandım. Beyaz tenim kızarıp parmak uçlarım buruşmaya başladığında yatak odamdan alarmımın sesi geldi. Yumuşak bornozumu giyip saçlarımı havluyla sardıktan sonra banyodan çıktım, telefonum çalmaya başladığında odama dönmüştüm. Ekranda yazan ismi görünce küfür edip aramayı hızla yanıtladım. ‘’Deniz Hanım saat 7’de burada olacaksınız değil mi?’’ ‘’Elbette Ahmet Bey yoldayım zaten.’’ derken hızla dolabıma koşup elime gelen ilk kıyafeti askısından çıkarıp bornozumdan kurtuldum. ‘’Bekliyoruz.’’ ‘’Görüşmek üzere.’’ deyip telefonumu yatağa fırlatıp giyinmeye başladım. Aylardır peşinde koştuğum anlaşma için geçen hafta buluşma saatini değiştirdiğimi nasıl unutmuştum? İş yoğunluğu yüzünden telefonumun takvimine not almayı ihmal ettiğim için kendimi sövdüm. Islak saçlarımı hızlı bir topuz yapıp gerekli belgeleri ve çizim çantamı omzuma atıp evden acele ile çıktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE