Gece konağın üzerine ağır ağır çökmüştü. Oda loştu. Abajurun sarı ışığı duvara vuruyor, gölgeler uzuyordu. Irmak yatağın içinde yarı oturur haldeydi. Bebeğini göğsüne almıştı. Kimseye vermemişti. Hemşire almak istemişti ama başını sallamıştı. “Yanımda kalacak,” demişti kısık sesle. Omzu ağrıyordu. Kaburgaları sızlıyordu. Dikişleri çekiyordu. Ama umursamamıştı. Baran minicikti. Prematüre olduğu her halinden belliydi. Küçücük burnu, incecik kirpikleri vardı. Gözleri kapalıydı ama mavi olduğu belli oluyordu bile tıpkı annesi gibiydi . Minik eli Irmak’ın parmağını sıkıca tutmuştu. Sanki gerçekten, “Anne gitme,” der gibiydi. Irmak başını bebeğinin saçlarına yaslamıştı. Derin derin koklamıştı onu. “Annem…” diye fısıldamıştı. “Paşam…” Sonra yorgunluk çökmüştü üzerine. Kalbi iki kez d

