Bölüm 5

791 Kelimeler
Apartmandan aşağı indiğimizde Buğra bizi bekliyordu. Arabanın kapısını açtı. — “Buyurun Sahra Hanım!” dedi ve beni ön koltuğa oturttu. Ardından Ebru’nun kapısını açtı. Ebru da oturunca direksiyona geçti. Yemek için rezervasyon yapılmış bir balık restoranına doğru yola çıktık. Gideceğimiz yer çok uzak değildi. Yol boyunca kimse konuşmadı; sessizliği sadece radyoda çalan müzik bozuyordu. Restoran, deniz kıyısında, mavi tonların hâkim olduğu, küçük ama oldukça kalabalık bir yerdi. Ev sahibi sayıldığımız için erken gelmiştik; henüz kimse yoktu. Yine tedirgindim. Buğra’ya bakmamaya çalışıyor, mesafemi koruyordum. Masanın en köşesine oturdum. Elbette, Buğra da tam karşıma geçmişti. O sohbet açmaya çalıştıkça ben kısa cevaplar verip konuyu kapatıyordum. — “Buraya ilk defa mı geliyorsun Sahra?” — “Evet.” — “Beğendin mi?” — “Evet, özellikle denize sıfır olmasını çok sevdim.” Denize bakarak devam ettim: — “Ben hep denizi sevmişimdir. Denizi olmayan bir şehirde eksik hissederim; yaşayamazmışım gibi gelir. Sonsuz maviliğe bakınca tüm dertlerimi içine bırakır gibi olurum. Huzur bulurum.” Gülümsedim. — “Yani, denizi çok severim.” — “Ben de,” dedi gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Bir süre sonra diğer arkadaşlar da gelmeye başladı. İlk olarak Gökhan ve Duru geldi. Gökhan hemen yanıma oturdu. Karşımda Buğra, yanımda Gökhan… Gecenin ilginç geçeceği belliydi. Herkes geldiğinde siparişlerimizi verdik. Gökhan sürekli bana bir şeyler tattırmaya çalışıyordu: — “Sahra bunu denemelisin, buranın şu mezesi çok güzeldir…” Buğra ise onun ilgisinden rahatsız olmuş olacak ki, sürekli laf sokuşturuyordu. Kedi-köpek gibi didişip duruyorlardı. Duru da her şeyin farkındaydı, suratı asıktı ve bana kötü kötü bakıyordu. İki erkek çocuğun paylaşamadığı bir oyuncak gibi hissediyordum. Bir yandan Buğra’nın beni kıskanması hoşuma gitse de arada kalmak canımı sıkmıştı. Masadan kaçmanın bir yolunu ararken Ebru’ya mesaj attım: “Beni buradan kurtar, yanına çağır lütfen!” Ebru mesajı okur okumaz yüzüme baktı, halimi anlamış olacak ki: — “Sahra, yemeğini yediysen yanıma gelsene, fotoğraf çekinelim,” dedi. Kalkmam bir oldu. Koşar adım yanına gittim. — “Teşekkür ederim Ebru,” dedim fısıltıyla. O bahaneyle masama dönmem gerekmedi. Buğra’nın bakışları üzerimdeydi. Gittiğim her yeri gözleriyle takip ediyordu. Balıkçıdan sonra Alsancak’ta canlı müzik yapılan bir mekâna geçtik. Gürültü o kadar fazlaydı ki kimse konuşamıyordu. Bu da işime gelmişti. Başımın ağrısı giderek artıyordu; gecenin sonunu getiremeyeceğimi anladım. Yemekler yenmiş, pasta kesilmişti. Ebru’ya yaklaşıp hediyesini verdim: — “Tekrar nice güzel yıllara Ebru’cuğum! Ama ben artık eve gitsem olur mu? Başım çok ağrıyor.” — “Olur canım da… Nasıl gideceksin?” — “Taksiyle.” — “Olmaz öyle! Buğraaa!” diyerek el kol hareketleri yapmaya başladı. Buğra zaten beni izliyordu, hemen geldi. Ben ise Ebru’nun kolunu tutup fısıldadım: — “Ne yapıyorsun Ebru?” — “Sahra’yı eve bırakabilir misin Buğra?” — “Tabii. Zaten ben de çıkacaktım, sabah hastanede yoğun bir günüm var.” Ebru bana bakıp gülümsedi: — “Evde görüşürüz canım,” dedi ve yanağımdan öptü. Yine kaçmaya çalışırken Buğra’ya yakalanmıştım. Kurbanlık koyun gibi onunla birlikte mekândan çıktım. Dışarı çıktığımızda ikimiz de derin bir nefes aldık. O kalabalık, o gürültü bana göre değildi. Evde pijamalarım ve kulaklıklarımla oturmak en mutlu olduğum andı. Topuklularla Arnavut kaldırımlarında yürümek zaten yeterince zorken, bir anda ayağım kaydı ve bileğimi burkmuş şekilde yere düştüm: — “Bileğim!” diye çığlık attım. Buğra hemen yanıma geldi. — “Kıpırdama, bana bırak!” dedi. Ayakkabımı çıkardı, bileğimi sağa sola oynattı. Canım fena halde yanıyordu. — “Hastaneye gitmemiz gerek. Kırılmış olabilir.” — “Gerek yok…” dedim ama hareket edemedim. Ayağımı kıpırdatmak imkânsızdı. Hiç düşünmeden beni kucağına aldı. Ayağımın acısını unutmuştum kollarındayken. Ona dokunmamaya çalışıyordum ama o kadar güçlüydü ki beni hiç zorlanmadan taşıdı. Parfümü… O kadar güzel kokuyordu ki derin derin içime çektim. Evren, ne kadar kaçarsam kaçayım beni ona doğru itiyordu sanki. Kendi çalıştığı hastaneye gittik. Hemen röntgen çekildi. Beni tek kişilik bir odaya aldılar. Sürekli inliyordum. Sonuçları önce kendi inceledi, sonra başka bir doktor arkadaşına da gösterdi. — “Sahra, neyse ki kırık yok. Bileğin burkulmuş. Kremlerle geçecek. Bir hafta ayağını kullanmıyorsun. Raporu da yazdım. Anlaşıldı mı?” — “Çok ağrıyor…” — “Ağrı kesici iğne yapalım. Rahatlatır.” İğne geldiğinde Buğra dışarı çıktı. Hemşire önce ayağıma krem sürüp sardı, sonra iğne yapıldı. O kadar rahatladım ki, gevşemiştim resmen. Hastaneden arabaya kadar yine Buğra’nın kucağındaydım. Bu kez ağrı kesicinin etkisiyle biraz daha rahat davranıyordum. Başımı göğsüne yasladım, saçmalamaya başladım: — “Çok güzel kokuyorsun… Parfümünün adı ne?” — “Beni hep böyle kucağında taşısana…” O anı hiç bitmesin istiyordum. Onun kollarında… Aklıma en sevdiğim şarkı geldi, gözlerine bakarak mırıldanmaya başladım: Küçük bir ana kendimizi hapsedip Or’da yaşayamaz mıyız? Kimse bilmesin, kimse duymasın Tüm şartlar aynı kalsın… Buğra adımlarını ağır çekimde atıyordu sanki. Gözlerimin içine bakarak yumuşak bir gülümsemeyle… Meğer iğnede güçlü bir sakinleştirici varmış. O yüzden bu kadar rahattım. Yoksa normalde… Asla.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE