Sabah uyanır uyanmaz kızarmış ekmeğin mis gibi kokusu odamın her köşesine yayılmıştı. Annemin mutfakta harıl harıl kahvaltı hazırladığını düşünerek sıcacık yatağımdan kalkmak için kendimi zorladım ama bedenim bu davete direndi. Güzel kokular burnuma doldukça içimdeki açlık iyice belirginleşti ve sonunda yerimden kalktım.
Evimizde yalnızca annem ve ben vardık. Babam, ben daha üç yaşındayken annemi bir başkasıyla aldatarak bizi terk etmişti. Annem o günden sonra hiçbir erkeğe güvenmedi. Hayatına girmek isteyenler oldu ama o, başka kimseyi kalbine de evimize de sokmamaya karar verdi. Babamla büyük bir aşkla evlenmişti ve bu hikayenin böyle sonlanabileceğini hiç düşünmemişti. Yaşadıkları, onun aşka ve sevgiye olan inancını kaybetmesine neden olmuştu.
Ben ise şimdi 22 yaşındaydım ama çocukluğumdan beri hep erkeklere mesafeli olmam konusunda kendimi programlamıştım. Hiç erkek arkadaşım olmamıştı.
Annemin “Sen sen ol, hiçbir erkeğin seni üzmesine izin verme.” sözleri zihnime kazınmıştı ve yolumu çizmemde en büyük etken olmuştu.
Canım annem, beni büyütmek için çok zorluk çekti. Kimi zaman anne, kimi zaman baba oldu. Babam ise başka biriyle evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuştu. Yeni ailesinde çocuk sevgisi var mıydı bilmiyorum, çünkü annemden ayrıldığı gün bir daha ne aradı ne de sordu. Onu kayıtsız bir adam olarak hatırlıyorum. İlkokula başladığımda, anne ve babalarıyla el ele okula giden çocukları gördükçe baba eksikliğimin farkına vardım.
Peki ya benim babam neredeydi? Yanımda olmamıştı; yüzünü sadece birkaç eski fotoğrafa bakarak tahmin edebiliyordum. Kim bilir, belki yolda yanımda yürümüş ama farkına bile varmadan geçip gitmişti. Çocuk aklımla hep kendimi suçlu hissetmiştim. Beni sevmiyorsa kesinlikle bir şeyleri yanlış yapmış olmalıydım. Ama neyi? Hangi baba çocuğunu sevmezdi ki? İşte bu sorular zihnimi yıllarca kurcaladı. Yine de annem, baba eksikliğini bana hiç hissettirmemişti.
Oysa annem çok güzel bir kadındı. Kırklı yaşlarında olmasına rağmen yüzü pürüzsüz güzellikteydi. Bembeyaz bir teni, ona tezat oluşturan simsiyah uzun saçları vardı. Ben de fiziksel özelliklerimi annemden almıştım. İnşallah onun yaşına geldiğimde ben de onun kadar güzel kalabilirdim.
Dedem, yani annemin babası, galericiydi. Allah’tan maddi bir sıkıntımız hiç olmamıştı. Dedem, annem boşandıktan sonra anneme benimle yaşaması için bir ev almıştı. Annem, babamla kaldıkları evden bir çöp bile almadan çıkmıştı. Babamı anımsatacak hiçbir şey istememişti. Küçük kutu gibi bir evimiz vardı. Benim için bu ev, huzur demekti. Annemle yaşamayı çok seviyordum ama iş için bir süre ayrı kalacaktık. İzmir’de işyerimin konut projesi için plan hazırlamam gerekiyordu. Üç yıl gibi bir süre, patronumun ayarladığı bir eşyalı evde kalacaktım.
Annem içeriden seslendi:
— “Sahra, hadi uyan artık güzelim! Geç kalacaksın.”
— “Tamam anne, geliyorum.” Uyku mahmurluğuyla mutfağa doğru ilerledim.
İzmir’e kalkacak uçağımın saati 15:00 ve şu an saat 11:00 'di. Çok hızlı olmam lazımdı. Hemen annemin mis gibi kahvaltısından ayakta :atıştırdım, hızlıca banyoya girip bir duş aldım. Zaten akşamdan hazırladığım iki kocaman valizimle birlikte anneme sımsıkı sarılıp, ağlayarak evden çıktım. Annem, taksiye kadar benimle gelmek istedi. Taksinin camından geriye doğru bakarak, gözleri yaşlı anneme el salladım.
Şimdiden annemi ne kadar çok özlediğimi düşündüm. İlk kez annemden ayrı bir hayatım olacaktı. Buruk bir heyecan vardı içimde.
Bekle beni İzmir, ben geliyorum...
*****
Koca valizlerimle birlikte bir buçuk saatlik uçak yolculuğunun ardından İzmir Adnan Menderes Havalimanı’ndaydım. Patronum, burada çalışma arkadaşım ve aynı zamanda ev arkadaşım olacak Ebru’nun telefon numarasını vermişti. Ebru, benden bir gün önce gelmiş ve yeni evimize yerleşmişti. Hiç yüz yüze gelmemiştik; hep telefonda konuşmuştuk. Ben İstanbul’dan, Ebru ise Adana’dan gelmişti İzmir’e.
Ebru, evin konumunu bana atmıştı. Valizlerimi aldım ve İzmir’de “İzban” adını verdikleri metroya bindim. Belli bir yere kadar İzban kullanıp, sonra taksiyle eve geçmeyi planlıyordum. İzban’da yer bulup oturdum, kulaklıklarımı takıp müzik dinlemeye başladım. Aklımda geride bıraktığım annem vardı; uzun bir ayrılık olacaktı. İlk kez bu kadar uzun süre annemden ayrı kalacaktım.
Ve nihayet, yeni evimdeydim. Ebru, “Hoş geldin Sahra! Ben Ebru. Daha önce hep telefonla konuştuk ama hiç yüz yüze gelmemiştik,” dedi.
“Çok memnun oldum Ebru, ben de Sahra,” dedim.
Ev, 2+1 odalı ve Bornova Küçük Park’a çok yakın bir apartman dairesiydi. İki kız kalacağımız için patronumuz Yunus Bey, evimizin merkezi bir yerde olmasını istemişti. Ebru, üniversiteyi İzmir’de okumuştu; bu yüzden şu an İzmir’de olduğu için çok mutluydu. Çok fazla arkadaşı olduğunu ve İzmir’i çok sevdiğini söylüyordu. Kahverengi saçları ve esmer bir teni vardı. Çok hareketliydi; konuşurken bile yerinde duramayan biriydi. Benim tam tersim bir karaktere sahipti. “Çok renkli bir üç yıl olacak,” diye geçirdim içimden.
Ebru, dinlenmem için bana müsaade etti. Ben de iki koca valizi taşımanın verdiği yorgunlukla yatağa uzanırken uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda hava çoktan kararmıştı ve ben hâlâ yemek yememiştim. Kalkıp mutfağa geçtim. Ebru, bana bir not bırakıp çıkmıştı. Notta şöyle yazıyordu:
“Buzdolabının üzerinde yemek siparişi verebileceğin yerlerin telefon numaraları var. Yemeğini ye, ben geç gelirim. Arkadaşlarımla buluşacağım.”
Çok aç olduğum için büyük bir hamburger siparişi verdim ve odama geçtim. Odamda bir yatak, bir dolap ve çalışma masası vardı. Öğrenciliğimde bile İstanbul’da kendi evimde kalmıştım. İlk defa kendi evimin dışında bir yerde kalacaktım. Valizleri açıp dolaba yerleştirmeye başladım. Bir yandan elbiseleri yerleştiriyor, bir yandan da yarın iş için giyeceklerimi ayarlıyordum.
Birden kapıdan bir ses geldi. Kapı açılmaya çalışıyor ama sanki anahtar kilitte dönmüyordu. Saate baktım; saat 23:00’tü. “Acaba Ebru mu geldi?” düşüncesiyle kapının deliğinden bakmadan kapıyı açmamla, uzun boylu, kumral, kahverengi gözlü biriyle göz göze geldim. Ufak bir çığlık attım.
“Pardon, ben şey…!” diyebildi sadece.
“Polisi aramadan git buradan!” diye bağırdım.
“Pardon, çok özür dilerim,” dedi derin bir nefes alarak. “Üst katta oturuyorum. Asansöre basmıştım dördüncü kat diye ama şu an anlıyorum ki üçüncü katta durmuş; ben de fark etmedim, telefonuma bakıyordum. Kusura bakmayın! Tekrar çok özür dilerim!” dedi. Sakinleşmiştim ve göz göze geldik bir kere daha. Aklımdan “Ne kadar da güzel gözleri var,” diye geçirdim. Kirpikleri o kadar uzundu ki kendiliğinden rimelli gibiydi. Ayrıca çok güzel bir bakışa sahipti. Bu düşünceler geçerken sadece, “Önemli değil. Siz kusura bakmayın, sizi hırsız sandım,” dedim kısık bir sesle.
“İyi akşamlar,” dedi ve merdivenlerden çıkmaya başladı. Ben de arkasından baka kaldım. Sonra kendimi içeri attım. Kapıyı kapatıp arkasına yaslandım. “Kimdi bu şimdi, nereden çıkmıştı?” Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Sahi, neler oluyordu bana? Benim için çok yabancı bir duyguydu. Daha önce kimseye böyle bir şey hissetmemiştim. “Sahra, kendine gel… Sen bu değilsin!” diyerek kendimi bir sarstım; ama hâlâ içim “Hoş çocuktu ama…” diyordu.
Tekrar kapının çalmasıyla kendime geldim. “Geri mi döndü acaba?” diye küçük bir heyecan yaşadım. Önce üstümü, saçımı başımı düzelttim. Bu sefer kapının deliğinden baktım. Elinde hamburger paketimle duran kuryeyi gördüm.
“Neyse, karnımı doyurayım da kendime geleyim. Daha evden ayrılalı yirmi dört saat bile dolmadan iyice saçmalamaya başladın Sahra! İzmir havası bana iyi gelmedi herhalde,” diye kendime fısıldadım.
Kalbimin atışı hâlâ normale dönmemişti. Hemen yemeğimi yedim ve kendimi yatağa attım. Gözlerimi kapattığımda gözümün önüne gelen bir çift göz oldu. Onun gözleri…