1 yıl önce
"Yapma! Bana yalvarırım bırakma beni! Yapma ne olur baba!"
Genç kız çığlık atıyordu. Artık bağırmaktan boğazı acıyordu. Sesi çatallaşmaya başlamıştı bile. Ağlıyor, yalvarıyor ama gene de bileğini tutmuş onu sürüklemekte olan babası zerre kızına merhamet etmiyordu.
"Baba... baba!! Yalvarırım verme beni... bırakma beni... kulun kölen olurum! Ne istersen yaparım! SATMA BENİ!"
Zavallı kız bileğini babasının kocaman kemikli parmaklarının arasından kurtarmaya çalışıyordu. Bileği acıyordu. Neydi benim günahım Allah'ım diye düşünüyordu genç kız ağlarken.
Ne yapacaktı? Kurtulmalıydı... Ne yapıp edip kurtulmalıydı başka çaresi yoktu. Buradan ardına bakmadan kaçmalıydı. Neden annesi onu da yanında götürmemişti! Neden..?
"Baba yalvarırım bırakma beni! Ben senin kızınım! Satma beni... Ahhh!!" bir daha elini kurtarmaya çalışmıştı genç kız fakat babası birden kızının yüzüne tokadı yapıştırmıştı. Şimdi sol yanağını tutarak yerde yatıyordu küçük kız. Zavallı kız dizlerinin üzerine düşmüştü. Diz kapaklarının derisi aşınmış, kanamıştı. Küçük küçük kan lekelerine bakarak daha da ağlamaya başlamıştı. Acı dolu bir hıçkırık koptu boğazından.
"Ah! Baba bırak lütfen!"
Babası kızının saçından tutup sürüklemeye başlamıştı şimdi de. Öfkeli adam küçük kızının o narin saçlarından tutup onu yerlerde hiç acımadan sürüklüyordu. Ya gelecek ya gelecekti kızı istediği yere. Onu gebertir ama gene de isteği şeye boyun eğmesini sağlardı bu kızın.
Çiçek yaralı bir hayvanı andırıyordu. Yerde sürüklenirken can çekişiyordu adeta. Sadece çırpınıyordu. Acıyan saç diplerine dayanmaya çalışıyordu.
"Yürü dedim kız! Benim kafamın tasını attırma! Yürü lan!"
Çiçek hala ağlıyordu. Elinde değildi. Gözyaşları onun iradesi dışında firar ediyordu. Bilmediği bir yere gelmişti. Neresiydi burası? Hangi cehenneme sürükleniyordu? Kimin umurundaki zaten nerede olduğu? Babası az önce onun biriyle evlenmesi gerektiğini söylememiş miydi? Bu yüzden o çocuğu yaralamış miydi? Bu yüzden o çocuğa ateş etmemiş miydi?
Aslan kim bilir şu anda ne haldedir diye düşünüyordu genç kız bir yandan da. Onun yüzünden bir insan neredeyse canından olacaktı ya da belki oldu da... Bilmiyordu, hiç bir şey bilmiyordu. Şu anda nerde onu bile bilmiyordu. Neresiydi burası..?
Muhtemelen beni satın alan pisliğin evi olmalı burası, yani yeni cehennemim – aklına gelen ilk düşünceydi bu genç kızın. Birden babası onu birinin ayaklarının altına attı. Genç kızın artık bağırmaya takati kalmamıştı. Boğazı kupkuruydu. Çığlık ata ata sesini kaybetme noktasına gelmişti.
"Alpay Bey, efendim işte bu benim kızım," dedi genç kızın arsız babası, vicdansız adamın sesi tok çıkmıştı. Çiçek başını yerden kaldıramıyordu.
Alpay... demek beni satın alan adamın adı Alpay.
"Bu ne kepazelik Esat! Bu yaptığın ne demek oluyor lan!"
Genç kızın tam yanı başında durmakta olan, şu anda sadece ayakkabılarını gördüğü adam bütün heybetiyle kükremişti. Çiçek o sırada elinde olmadan ürkmüştü.
Babası iyi bir insan değildi. Kızını sattığı adam mı iyi bir insan olacaktı? Kükremesinden ne kadar acımasız olduğu belliydi zaten.
"Ben.. ben.. Alpay bey, ben sadece kızımı getirmek istemiştim.. Ama o evlenmek istemiyorum deyince!" Esat yerde yatmakta olan kızına öfkeyle baktı "Onu buraya zorla getirmek dışında başka çarem kalmadı... Artık gerisi size kalmış efendim. Ben güzellikle anlattım ama o tutturdu evlenmek istemiyorum diye!"
Çiçek tiksintiyle babasına baktı. Güzellikle mı anlattı? Onu kemerle dize getirmeye çalışmıştı. Hala sırtı yanıyordu kemer izleri yüzünden. Gözlerini acıyla kapattı. Yutkunamıyordu. Hangi baba bunu evladına yapabilirdi?
"Boran!" diye bağırdı birden heybetli genç adam. Hemen arka tarafta siyah takım elbiseli, beklemekte olan üç adamdan biri koşarak yanlarına gelmişti.
"Efendim abi?"
"Yukarıya götür lan kızı! Benim Esat'la işim var!" adamın sesinden ne kadar öfkelendiği belliydi.
"Tamam, abi" o sırada Boran yere kapaklanmış olan kızı kaldırmaya çalışmıştı.
"Bırak! Bırak beni! Uzak dur benden! Dokunma bana alçak herif!" Çiçek anı bir hareketle yerinden doğrulmuştu. Sol yanağı kıpkırmızıydı ve biraz şişmişti. Genç kızın annesi gibi nazik bir teni vardı. "Siz beni alı koyamazsınız! Burada kalmak istemiyorum! Bırakın beni!"
Çiçek kaçıp gitmek istedi ama o sırada adamın biri kafasına sert bir şeyle vurmuştu. Kız şuursuzca yere kapaklanmıştı.
Alpay sinirle soluğunu verdi. Az önce kızın başına belindeki silahını çekerek vuran oydu. Sert bir cisimle vurarak bayıltmaktan başka çaresi yoktu. Şimdiyse silahını beline, tekrar olması gereken yere geri koyuyordu.
"Ne bekliyorsun lan! Götür kızı yukarı!"
Boran afallayarak önce Alpay'a sonra yerde bilinci kapalı olan kıza baktı. Sonra da başını sallayarak kızı yukarıya taşıdı.
"O yarım aklından ne geçiyor Esat! Kızı yaka paça ayağıma atmak da ne demek oluyor lan!" Alpay dişlerini sıkarak önündeki adamın yüzüne yumruğunu basmamak için kendine engel olmaya çalışıyordu. "Ulan ahmak herif! Kızınla neden evlenmek zorunda kaldığımı biliyorsun! Bunun bir formalite olduğunu öğrenirlerse başımın derde gireceğini bilmiyor musun lan sen!"
Esat bir an bunu düşünememişti. Kızı kaçınca onu zorla getirmekten başka çare bulamamıştı. Afallayarak elini önünde birleştirdi. Başını aşağıya eğerek "Düşünemedim efendim... Kız kaçınca aceleyle ne yapacağımı şaşırdım. Kusuruma bakmayın lütfen..." dedi. Sigara bağımlısı olduğundan sesi oldukça boğuk çıkmıştı.
Alpay öfkeyle burun kemerini işaret parmağı ve başparmağı arasında sıkmaya başladı. Çenesi seğirmeye başlamıştı. Etrafında ki bütün insanlar beyin yerine sünger taşıyordu adeta. Aklı başında bir Allah'ın kulu yoktu.
"Siktir git lan!" dedi birden adam sert bir şekilde "Defol lan! Bir daha gözüm görmesin seni! Verdiğim paranın kalan yarısını Boran ulaştırır sana! Şimdi defol git lan karşımdan! Gözüm görmesin seni!"
Esat şimdiden paranın kokusunu almıştı adeta. Yüzünü büyük bir gülümseme sarmıştı. Pis pis sırıtarak "Tamam efendim. Siz nasıl isterseniz," diyerek çekip gitmişti.
Alpay adamın arkasından tiksintiyle bakıyordu. Lanet olası adam diye düşündü. Kızını bırakıp gitmişti. Zerre umurunda değildi evladı.
Nasıl adamlar vardı bu dünya da? Kimileri kendi canından kanından olan için canını verir, yeri gelir can alır, kimileri ise üç kuruş paraya hiç düşünmeden satar, sırtından bıçaklardı. İnsanlık ne hale gelmişti...
***
"Abi kız uyanıyor gibi... Uyanıyor değil mi?" diye sordu küçük kız koca yatakta kıpırdanmakta olan genç kıza bakarak "Abi şimdi ben kurulacak mıyım yani?"
Soruları bitmek bilmiyordu kardeşinin. Nasıl bitsin ki? Olanlara hala inanamıyordu küçük kız? Ne yani artık yaşayacaktı mı? Artık bir umudu mu olacaktı?
"Güzelim, sen bizi şimdi yalnız bırak" dedi Alpay yatakta yatmakta olan kıza bakarken. Eylül somurttu. Bu bir rica değildi. Sesi yumuşak çıkmış olabilirdi ağabeyinin ama kaşlarını çatışından itiraz kabul etmeyeceği açıkça görülüyordu.
Eylül sesini çıkarmadan odadan çıktı. Kapıdan çıkarken son bir kez arkasına döndü. Kız tamamen uyanmıştı o sırada. Yatak başlığına sırtını dayayarak karşısında oturmakta olan adama kocaman araladığı gözleriyle bakıyordu. Eylül dudağını hüzünle ısırarak odadan çıktı.
Çiçek karşısında bütün heybetiyle oturmakta olan adama bakıyordu. Bedeni kaskatı kesilmişti. Bakışları içine işliyordu. Belki de hayatında ilk defa bu kadar güzel gözler görmüştü. Yeşile yakın, uzun kirpikli bu keskin gözler en soğuk bir şekilde ona bakıyordu.
Yüz ifadesinde en ufak bir hareketlenme bile yoktu. Hiç bir duygu belirtisi yoktu. İlk defa bu kadar durgun bakan bir insan görmüştü genç kız. Korkarak bakışlarını kaçırdı. Artık o gözlere bakamıyordu ama o gözler hala ona bakıyordu. Adını bile bilmediği bu adamın bakışları içine işliyor, nedensizce üşümesine neden oluyordu. Bedenindeki bütün tüyler diken diken olmuştu sanki.
"Neden buradasın biliyor musun?" diye sordu birden adam. Ses tonu insanın çekinmesine neden oluyordu. Hiç bir duygu belirtisi olmayan ses tonundan bu adamın ne kadar zalim olabileceğini düşünmek bile istemiyordu Çiçek. Korkusundan cevap bile verememişti. Boğazı acıyordu bağırmaktan. Hem boğazı acımasa bile bu insan sıfatına girmiş şeytana cevap verebileceğini pek sanmıyordu. O yüzden sadece başını iki yana sallamakla yetindi. Allah onu ne tür imtihanlarla sınıyordu böyle?!
Adam aniden öfkelenmişti. Hırıltılı bir şekilde nefes alıp verdiğinde kemikli parmaklarını şıklatmıştı. Sinirle "Baban sana anlatmadı mı hiç bir şey?" diye sordu bu kez. Ses tonunu zorlukla sabit tutuyordu.
Çiçek yine başını iki yana salladı. Bakışları yerlerdeydi. Adamdan ödü kopuyordu. Yanlış bir şey söylerse canının çok yanacağını düşünmeden edemiyordu. Bu yüzdendi bu temkinli hareketi. Buraya gelmeden önce babası olacak o şerefsiz ona tanımadığı bir adamla evleneceğini söylemişti. Başkada bir şey söylememişti. Ne yani şimdi bu karşısında ona buz gibi bakan adam mıydı onunla evlenecek kişi? Bu gaddar mı onunla evlenmek istiyordu? Yani onunla evlenecek adam bu olmalıydı değil mi..? Eğer oysa neden onunla evlenmek istiyordu? Neden onunla evlenmek zorundaydı? Ona aşık olamazdı her halde! Değişik bir güzelliği bile yoktu. Daha önce bir yerde karşılaştığınıda pek sanmıyordu. Bir anlam bulamıyordu olan bitenlerde.
Kendi bulanık düşüncelerine o kadar dalmıştı ki adamın konuşmaya başladığını sonradan fark etmişti. "İki hafta önce kan vermiştin hatırlıyor musun?"
Çiçek bunu elbette hatırlıyordu. Babası iki hafta önce onu hastaneye götürmüş, bazı nedenlerden dolayı kan testi yapması gerektiğini söylemişti. Zavallı kız babasından çekindiği için neden diye soramamıştı bile.
"İşte o kan testinin sonuçları pozitif çıktığı için buradasın!"
Adam tıslayarak söylemişti bunları. Sonra birden oturduğu yerden kalktı genç adam. Odanın içerisinde yavaşça yürümeye başladı. Ellerini pantolonun ön ceplerine sokmuştu. Pencereye yaklaşarak dışarıyı izlemeye koyuldu bu kez. Onun bu hareketleri genç kızın daha da gerilmesine daha da korkmasına neden oluyordu. Kalbi ağzındaydı. Birazdan ya o adam onu öldürecekti ya da o kalp krizinden ölecekti.
"İstediklerimi yaparsan" dedi adam pencereden dışarıyı süzerken, ses tonu hala soğuktu "Sende bende mutlu oluruz!"
Birden kıza dönmüştü. O an Çiçek'te hemen bakışlarını başka yere çevirmişti. Adama arkadan bakıyordu fakat ona dönünce gene bakışlarını boşluğa sabitlemişti. Adam soğuk ses tonuyla konuşmaya devam etti.
"İstediklerimi yaparsan sen acı çekmezsin bende sana acı çektirtmek zorunda kalmam. Bu kadar basit!"
Ne kadar kolay söylüyordu böyle. Çiçek bari yüzüme baka baka yalan söyleme be adam diye bağırmak istedi ama yapamamıştı. Cesaret edememişti. Adamın öyle bir tehditkâr ruh hali vardı ki... Fark etmemek mümkün değildi. O yüzden gene aynı hareketini yaptı. Ama bu kez onaylarcasına başını aşağı-yukarı salladı.
"Güzel akıllı bir kızsın."
Seni pislik diye iç geçirdi Çiçek.
"Gelelim asıl konuya. Benimle birkaç haftaya evleneceksin!"
Çiçek hayretle başını yukarıya kaldırdı. O güzel gözlerini adamın yeşil gözlerine dikti. Ağladı ağlayacaktı. Gözleri buharlanmıştı. Özgürlüğü elinden bu kadar çabuk mu alınacaktı?
"Formalite bir evlilik olacak. Senden bir şey istemiyorum," dedi adam bir elini havada umursamazca sallayarak. Kızın gözlerindeki o bakışı anlamıştı sanki "Bir tek şey hariç!"
Çiçek nefesini tuttu. Ne istiyordu hala bu adam?!
"Senden ciğerini istiyorum!"
N-ne istiyorsun benden?
Ciğerimi mi? Delirdin mi adam? Neden ciğerimi istiyorsun – keşke kafasının içinde çekinmeden konuşan bu Çiçek bu soruları karşısındaki adama verebilse. Ama hala suskunluğunu koruyordu.
Ne yani bu adam önce onunla evlenecek sonra da onu öldürecekti mi? Adam yoksa organ mafyası mıydı?
"Benimle evleneceksin sonra da kardeşime karaciğer bağışında bulunacaksın! Bağış da bulanabilmen için benimle evli olman lazım. O yüzden ağzını sıkı tutacaksın! Aramızdaki sahte evlilik hakkında kimse bir şey bilmeyecek! Yoksa inan HAYATINI MAHVEDERİM!"
Alpay son sözlerini basa-basa söylemişti. Hatta sesi haddinden bile fazla yüksek çıkmıştı. Kız korkuyla adeta yatağa sinmişti. Adam boğazını temizleyerek tekrar pencereye döndü.
"Anlaşıldı mı?" diye sordu sonunda soğuk ama sakin ses tonuyla. Kız cevap vermemişti.
Genç adam öfkeyle kıza dönerek kükredi "Sana anlaşıldı mı diye sordum lan!"
Çiçek titreyerek başını evet anlamında sallıyordu. Deli adam ne demesini bekliyordu ki? Peki demekten başka çaresi mi var? Adam abartılı bir şekilde soluğunu verdi. Bir kaşını kaldırarak kıza baktı.
"Güzel." dedi sırıtarak "İstediklerimi yaptığın sürece bir problem yaşamayız. Bu siktiğim nikah işlemlerine de en geç yarın başlarım. Sahte bir evlilik olsa da başıma dert açabilir. O yüzden yarın gelinlik falan seçersin. Gerçek bir çiftmişiz gibi davranacağız! Anlaşıldı mı?"
Çiçek hala tam anlamıyla bir şey anlayamamıştı ama gene de başını peki anlamında salladı. Sonra o adam odadan ayrılmıştı.
Neler oluyordu böyle?
Sahte bir evlilik mi? Hiçbir şey anlamamıştı? Ve karaciğer meselesi de neyin nesiydi? Kardeşine ciğer mi lazımmış?
Aradan iki hafta hızla geçmişti.
Artık her şeyi anlamıştı Çiçek. Eylül ona her şeyi anlatmıştı. Küçük kızı çok sevmişti aslında. Onun en iyi arkadaşı olmuştu. Eylül'ün doğuştan karaciğerinde problemi vardı. O yüzden birinin organ bağışında bulunması gerekiyordu. Ağabeyinin sonuçları tutmamıştı. Başkada kimseleri yoktu.
Çiçek'in test sonuçları uymuştu fakat onunda bağışta buluna bilmesi için en az 4.dereceden akrabası olmak zorundaydı. O yüzden tek çözüm onun ağabeyiyle evlenmesiydi.
Ve evlendiler de.
Artık evliydi genç kız. O duygusuz, dengesiz, öfke manyağı olan adamla iki gün önce evlenmişti.
Hala korkuyordu ondan. Oturduğu yatağından kalkarak bir daha kilitlediği kapıyı kontrol etti. Kilitliydi. İçi rahatladı. Adamın onun odasına gireceği yoktu zaten. Yukarı katta kalıyordu.
Bu konakta 2 haftadır kalıyordu ama sadece ilk geldiği gün o adamla konuşmuştu. Aslında o konuşmuştu o da ne derse başını sallamıştı. Zaten o günden sonrada yüzünü pek görmemişti. Evlendiği gün nikah memurunun önünde oturmuşlardı sadece. Birde tanımadığı bir sürü insanla tanışmıştı. Artık 'Çiçek Kurdoğlu'ydu' o.
Çiçek Balcı'dan Kurdoğlu soyadına transfer olmuştu genç kız.
Kocası olacak adamda iki günden beri eve gelmiyordu. Zaten umurunda da değildi genç kızın. Aman aman benden uzak olsun yeter diyordu. Nikah işlemleri bittikten sonra birkaç aya asıl mesele başlamıştı. Aradan 4 ay geçtikten sonra Çiçek'te Eylül'de ameliyata alınmıştı. Her şey yolunda gitmişti. Ameliyatta başarılı geçmişti. Ameliyattan çıktıkları ve uyandıkları vakit Alpay elinde kocaman buketle kardeşinin dibinde bitmişti ama zavallı Çiçek'in kimsesi yoktu sanki... Onun halini soran Eylül birde ona acıyan gözlerle bakan Boran olmuştu.
Artık Eylül de okula gidebiliyordu. Eskiden neredeyse iflasın eşiğinde ki karaciğeri yüzünden evde eğitim alırdı. Ama artık hayatına giren yengesi sayesinde hayallerine kavuşmuştu. Onu çok seviyordu. O kız aniden her şeyi olmuştu. Çok alışmıştı ona.
***
"Yenge sende ya! Ha ha"
Eylül diğerleriyle terasta oturmuş Mart ayının sonlarında çiçek açmış ağaçlara bakarak kahkaha atıyordu. Yengesine komik bir olayını anlatıyordu.
"Sen birde bana sor yenge! Boran abide böyle bön bön bakıyordu o sırada!" Hala kahkaha atarak hayatındaki en komik hallerinden birini anlatmaya devam ediyordu Eylül.
"Bak şimdi ayıp oluyor cimcime" Boran gülümsemesini bastırarak Eylül'e gözlerini kısarak bakıyordu "Bak yengenin yanında ayıp oluyor. Yüzüm kalmadı zaten!"
Çiçek kıkırdayarak Boran'a baktı "Hiç sorun değil Boran abi. Siz hala benim gözümde dünyanın en muhteşem insanısınız"
Çiçek'in ani övgüsü karşısında Boran bocalayarak öksürdü. "Teşekkür ederim yenge.."
Eylül kıkırdayarak Boran'a yan profilden bakıyordu. Ooo abisi utandın mı yoksa diye bakış fırlatıyordu.
"Boran abi bana yenge demesen..." aniden ikisi de Çiçek'e baktı. Genç kız yüzündeki tebessümüyle "Abi senden yaşça 6 yaş küçüğüm zaten. Adımla seslensen..." diye rica etti.
"Olmaz yenge!" Boran hemen rahatsız olarak kaşlarını çatmıştı "Ben yenge demeyi seviyorum. Sen abim bildiğim adamın eşisin. Nasıl yenge demem." adamın sesi ciddi çıkmıştı ama gene de gözleri samimiyetle bakıyordu. Çiçek'te karşı çıkamamıştı.
Ne diyebilirdi ki? İlk başlarda buraya yabancıyken yanında sadece Eylül vardı. Ondan başka kimseyle konuşamıyordu. Ha birde evin çalışanı tontiş Meltem abla vardı. Onu da çok seviyordu. Birde Boran abi olmuştu.
Başlarda eski günlerde her zaman yaptığı gibi ondanda korkmuştu. Sonuçta oda bir erkekti ama Eylül korkusunu yenmesine bir nevi yardım etmişti. Boran'a artık o da güveniyordu. Kendisine kardeşi gibi değer veriyordu. O bütün muhteşem resim defterlerini, kalemlerini hediye edende Boran ağabeyiydi. O adam genç kız için gerçekten bir ağabeyi olmuştu adeta.
"Siz bensiz ne kaynatıyorsunuz böyle? Anlatın bana bi.." Meltem abla yanlarına yüzünde ki büyük gülümsemeyle yanı sıra elinde fırından yeni çıkmış mis gibi çöreklerle gelmişti.
"Ohoooo Meltem ablam gene yapmışsın yapacağını!" Boran sıcak çöreklerden birine saldırmıştı hemen.
Meltem abla sinirle ona bakarak eline vurmuştu. "Dur be oğlum dur! Hepinize yetecek kadar var görmüyor musun? Yakacaksın elini oğlum! Dur soğusun!"
"Boran abi aç kurtlar gibi maşallah her zaman aç mübarek!" Eylül gülerek bir çöreği aldı. Mis kokusunu içine çeke çeke koca bir ısırık aldı. Günler artık daha güzel geçiyordu bu evde.
Artık neredeyse 6 ay olmuştu genç kızın evliliğine. Alışmıştı artık. Eylül'ü seviyordu. Boran abiyide alışmıştı, gerçek abisi gibi olmuştu. Hele Meltem abla annesi gibiydi. Çok alışmıştı. Ama yine de içinde geleceğe karşı bir korkusu vardı genç kızın. Ne zamana kadar burada kalacaktı?
Kocası olacak o adamla bu güne kadar neredeyse hiç konuşmamıştı. Bundan şikayetçi değildi elbet ama o da bir gün bir şey yapacaktı elbet. Ömür boyu böyle olacak değildi ya? Bir gün elbet boşanacaktı.
Ama ne zaman?
Yani boşanacağını umuyordu ondan, karısı olmasını isteyecek değildi ya? Eğer bir gün buradan, ondan giderse sonrası ne olacak peki?
Genç kız bunu düşünmeden edemiyordu. Babasına geri dönemezdi bu kesin. Ama burada da kalamazdı artık. O adamla birkaç hafta önce olsa belki ömür boyu evli kalabilirim derdi ama şimdi asla... Bir hafta önce bir olaya tanık olmuştu genç kız.
Gene gece yarısı gördüğü kabus yüzünden uyanmıştı. Uyuyamadığı için gece yarısı arka bahçeye çıkarak temiz hava almak istemişti. Ağustos ayının sonları olduğundan hava fazlasıyla ılıktı. Fakat bahçede karşılaştığı sahne... Bedenindeki bütün kanın donmasına neden olmuştu.
O gün... Arka bahçede Alpay dışında üç tane beli silahlı adam vardı. Sonra arka taraftan gene iki tane adam bir adamı yerde sürükleyerek Alpay'ın tam karşısında durdular. Adamı sertçe yere atmışlardı.
Çiçek bir an için kaçıp gitmek istedi ama merakı üstün çıkmıştı. Kalıp bir ağacın arkasında saklanarak olayların gidişatını izlemeye koyuldu korkuyla.
"Sinan... Sinan... Si-nan!" Alpay alaycı bir tonda adamın adını heceleyerek konuşmuştu. "O siktiğim kafanda ne tilkilikler dolanıyordu! Benden gerçekten saklanabileceğini mi düşündün ha şerefsiz!"
Adam birden kükremişti. Sağ yumruğunu önünde diz çökmüş olan adamın çenesine yapıştırmıştı! Çiçek şokla açılmış ağzını kapatıyordu o sırada. "Sana söylemedim mi lan eğer gerçeği öğrenirsem seni bitiririm diye! Sana ölümlerden ÖLÜM beğendiririm diye! Sana diyorum piç herif! Geber lan it! Geber! Şerefsiz!"
Alpay hala öfkesine hakim olamıyordu. Şimdiyse neredeyse bayılmış olan adama tekme atıyordu. Yüzüne doğru attığı her tekmede adam daha da inliyordu. Ölmek üzere olan hayvanlar gibi ses çıkartıyordu. Öksüre öksüre kan kusuyordu. Adamın yüzü tanınmaz hale gelmişti. Etraf kan gölüne dönmüştü sanki. Adamın üzerinde ki beyaz gömleği kırmızı renge boyanmıştı adeta. Alpay ise adama tekme atarken ona küfür savurmayı devam ediyordu durmadan. Yüksek sesi etrafı titretiyordu. Yanındaki adamların çekindiği ortadaydı. Hiç biri Alpay'ı durdurmaya cesaret edemiyordu.
"Kaldır lan başını!" dedi adam sonunda emredici ses tonuyla. Artık durmuştu ancak hala hissettiği hiddet yüzünden hızla nefes alıp veriyordu. Geniş göğsünün uzaktan nasıl inip kalktığını görebiliyordu genç kız. Adam belindeki silahını çıkarmıştı birden. Yüzünde ki kan dondurucu soğuk ifadesiyle adama bakıyordu. Yavaşça namlusunu adamın alnına dayadığı sırada yerde yatmakta olan adam Alpay'ın bacaklarına sarılarak af dilemeye başladı. Yüzü gözü tanınmayacak haldeydi. İnsanı andıran tek bir işaret yoktu yüzünde. Adam inleyerek kendisine acımaları için yalvarıyordu.
Çiçek'in kanı çekilmişti. Kocası olacak adamın yüzünde zerre merhamet kırıntısı yoktu. O soğuk bakışlarda sadece nefret ve tiksinme vardı bunu uzaktan bile fark edebiliyordu.
"Yapma... Abi.. Lü-lütfen... canımı bağışla.. Hata ettim! Şeytana uydum! B-ben ettim sen etme..." adam kan revan içinde kalmıştı. Alpay'ın ayaklarına kapanmış canını bağışlamasını istiyordu.
BAM!
Yerde yatmakta olan cesede yüzünde beliren acı dolu gülümsemeyle baktı Alpay... Cesedin omzundan yavaşça tekmeleyerek kendine dönük olan yüzünü başka bir yana çevirdi.
"Kaldırın şu leşi gözümün önünden!" dedi sert bir şekilde.
Çiçek o gün gördüklerine inanamıyordu! Bir adam nasıl bu kadar acımasız olabiliyordu?
Nasıl gözünü kırpmadan başka bir insanın canına son verebiliyordu?
Ve işte böylece... Alpay denen adamın o gün karanlık yüzünü görmüştü genç kız. O adam merhamet dilenmekte ki bir adama bile hiç acımadan, gözünü kırpamadan öldürebiliyorken o kimdi ki onun için? Onun için bir gram anlam taşımayan bu hayatı o adam için ne ifade edebilirdi ki? Bir insana değer verebilmek için önce o insanın bir kalbe sahip olması gerekiyordu. Ancak kalbi olan insan, insanı duyguları taşıyabilir ve hissedebilirdi.
Kalbin görevi sadece kan pompalamak değildi, kalbin görevi duyguları hissetmek ve onları yaşatmaktı.
Bunları yapamayan bir kalp, kalp değildir ki... O sadece bir et parçasıdır. Bir uzuvdur...
***
Aradan neredeyse birkaç hafta geçmişti.
Çiçek'i yine gece gece uyku tutmamıştı. Bu yüzden acıktığını hissederek mutfağa gitti. Buzdolabında belki atıştırmak için bir şey bulabilirim diye umut etti. Tam da istediği gibi. Buzdolabında çilek vardı. En sevdiği. Çilekleri alıp afiyetle yemeye koyulmuştu ki... Birden sesler duymaya başladı genç kız. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Sonunda afallayarak ışıkları kapattı. Sesler salondan geliyordu.
Muhtemelen Alpay denen vicdansız gelmiş olmalı diye düşünmeden edemiyordu genç kız. O gidene kadar mutfakta saklanacaktı. Başka çaresi yoktu. Sessizce aralık dolapların birinin arkasına saklandı Çiçek. Sesler gittikçe yaklaşıyordu. Soluğunu tuttu. Buraya geliyordular! Allah'ım et bana diyordu içinden.
"Alpay.. dur sakin ol.. haha!"
Konuşurken neredeyse dondurma gibi eriyen bir kadının sesiydi bu. Olgun bir kadının sesiydi aynı zamanda. Kıkırdaması etrafı sarmıştı. Çiçek ise kaşlarını çatmış konuşmaları dinliyordu. Mutfak karanlık olduğundan hiç bir şey göremiyordu. İçinden düştüğü durum için kendi salaklığına küfür etmek geliyordu. Tamda şu an burada yüzde yüz olmaması gerekiyordu!
Kocası olacak ADAM eve fahişelerinden birini getirmişti!
"Ben sakinim güzelim! Sen daha bir şey görmedin!"
Bu sesin sahibini tanımıştı Çiçek. Bu kocasıydı! Adamın sesi hırıltılar eşliğinde çıkıyordu. Bu iğrenç sahneye tanık olduğu için kusmak istiyordu. Resmen öpüşüyordular! Bunu seslerden anlamak çok kolaydı.
"Ay!" diye bağırdı birden kadın "Biraz yavaş ol Alpay Kurdoğlu! Bu ne hal aç kurtlar gibi!"
"Bacaklarını arala!"
Adam resmen emrediyordu! Kadını oyuncak bebekmiş gibi ortadaki tezgahın üzerine oturtmuştu. Kadının varla yok arası eteğini yukarıya sıyırmıştı bu fark edebilmişti Çiçek.
"Seni iyice becerdiğimde görürsün aç kurdu!"
Adamın hırıltılı sesi fısıldayarak çıkmıştı. Çiçek'in midesi bulanıyordu. Bu ne kadar iğrenç bir konuşmaydı böyle? Kadının ağzından çıkan inlemeler sarıyordu etrafı. Çiçek kusmamak için ağzını kapatıyordu.
"Nasıl... hissediyorsun!"
"Ah.. muhteşem ah.. evet.. evet.. lütfen!" o sırada kadının ağzından bir tane daha inilti çıkmıştı.
Çiçek artık dayanamıyordu. Bu iğrenç sahneye tanık olamazdı artık. Bütün bedeni kasılıyordu. Bu adam hayatında gördüğü en iğrenç adamdı! Kulaklarını kapatıyordu sesleri duymamak için.
Ne kadar formaliteden evlide olsa, sonuçta evli değil miydi bu adam? Karısının, kız kardeşinin yaşadığı eve nasıl orospu sevgililerini getirebiliyordu!
Hangi adam bunu yapabilirdi?
Genç kız orada ne kadar beklediğini bilmiyordu ama sonunda gidebilmişlerdi. Büyük bir soluk verdi genç kız. Şansı yaver gitmişti o pisliğe yakalanmamıştı. Hala şahit olduğu şeylere inanamayarak odasına gitmişti.
İşte erkekler böyleydi.
Çoğu erkek kadınları beden arzusu için kullanıyordu. Onları kendilerini tatmin edecek bir eşya olarak görüyordular. Çoğunun kadına saygısı bile yoktu...
Çiçek başlarda düşünmeden edememişti, evet erkeklerden belli bir açıdan çekinirdi. Hatta korkardı ama gene de gelecekte bir gün mutlu bir aile edinmek istiyordu. Bu genç kızın en büyük hayaliydi.
Mutlu bir aile kurmak, en önemlisi çocuk sahibi olmak. Bu güne kadar bu dünyada olabilecek en iyi anne olmak istiyordu. Annesi ona iyi bir anne olamamıştı, evet bu onun suçu değildi belki de...
Babası olacak o adam yüzündendi. Ama gene de ona bunu yapmamalıydı.
Evlerinin bahçesinde ki büyük erik ağacında kendini asmamalıydı. Küçük kızına bu acıyı yaşatmamalıydı. Zavallı küçük kız 14 yaşında tanık olmuştu bu olaya. Annesinin cansız bedeninin ağacın altında nasıl yavaşça sallandığına şâhit olmuştu o küçük ürkek kız.
Sabahın ilk ışıklarında nedensizce bedenini saran korkuyla ürkerek uyanmıştı o gün. Koşar adımlarla annesinin odasına gitmişti. İçini yavaşça fetheden korku ona annesini hatırlatıyordu. Ama o yoktu... Annesi odasında, olması gereken yerde, yatağında yoktu. Oda boştu. Koca yatak bomboştu. Küçük kızın kalbini de bir boşluk sarmıştı o an aynı o yatak gibi. Sanki aniden anlamıştı. Görünmeyen bir varlık ona fısıldayarak annesinin bahçede olduğunu söylemişti. Doğruydu da. Annesi orda duruyordu... Ayakları yerden yaklaşık bir metre yukarıdaydı. Tam yanında, yerde devrilmiş bir tabure vardı. Çiçek sadece annesine bakmakla yetinmişti. Bunu yapmış olamazdı? Buna inanası gelmiyordu. Annesi... Onu... onu terk etmişti.
Ağlamıyordu küçük kız. Hayır... tek bir göz yaşı bile firar etmemişti göz pınarlarından... Sadece boşluktu hissettiği şey. Hissizlik... İçinde oluşan bir karadelik vardı. Bütün duygularını içine çekiyordu. Ne hissetmesi gerektiğini bilemiyordu.
Ne yapmalıydı?
Annesinin yüzü mavimsi, morumsu renklere bürünmüştü... Hafif rüzgar o güzel kahvemsi saçlarının dalgalanmasına neden oluyordu... Dudakları mosmordu... fakat gülümser gibiydi... Ya da küçük kız için öyleydi... Sanki annesinin yüzü artık mutlu görünüyordu, huzur doluydu. Nasıl? Nasıl bir insan kendini öldürmekten mutlu olabilirdi... Aklı almıyordu küçük kızın... Aklı almıyordu!
Annesinin ölümünden sonra dört sene geçmişti. Ancak zaman Çiçek için o gün durmuştu... Hala o günün izlerini taşıyordu. Bazen geceleri annesinin boynuna ipi nasıl sardığı, nasıl kendisini astığı sahneleri görüyordu. Kabuslar içerisinde uyanıyordu. Bu yetmezmiş gibi acılarının üzerine bir başkası ekleniyordu.
Ve bir gün zorla evlendirilmişti. Babasının onu biriyle zorla evlendireceğini anladığı gün hiç düşünmeden evden kaçmıştı Çiçek.
O gün ona lise arkadaşı Aslan yardım etmişti. Onu bir motele götürmüş birkaç gün burada kalıp sonra şehri terk etmesine yardım edecekti. Ama olan olmuştu ertesi sabah babası onu bulmuştu. Yaka paça sürükleyerek götürmüştü. Aslan araya girince de zalim baba hiç sakınmadan topuk kemiğine sıkmıştı genç çocuğun. Kurşunun çıkardığı o korkunç ses... Yerdeki kan izleri... Aslan'ın acıyla çıkardığı inlemeler...
Bunların hiçbirini akından çıkaramıyordu Çiçek. Aslan yerde yatmış ayağını tutuyordu. Kurşun tam kemiğine isabet etmişti... Değil yürümek ayağını kıpırdatamıyordu bile. Hissettiği vicdan azabı onu yakıp küle çevirmişti genç kızı. Sürüklenirken gözlerini Aslan'dan ayıramamıştı. O gün son kez görmüştü ona yardım etmek isteyen yegane insanı... Bir elveda bile diyemeden ayrılmıştı. Hayatında güvendiği tek adam onun yüzünden yaralanmıştı...
Lanetliydi sanki...
Onu sevenler tek tek onu terk ediyordu acı çekiyordular.
Sonuç olarak da evlenmişti Çiçek. Dengesiz, zalim, vicdansız ve ahlaksız bir adamla evliydi. Sindiremiyordu hayatını genç kız.
Liseyi de yarım bırakmıştı, ev hanımı olmaya karşı değildi o. Ama ev hanımı olabilmek içinde iyi bir eşe ihtiyaç duyulmaz mıydı?
Maddi yandan değil... Sevgi, saygı ve hoşgörü yandan. Bir evlilik de olması gereken temel şeyler yoktu.
Eğer eşi, hayat arkadaşı olacak adam, onu gerçekten sevip kollayan birisi olsaydı ve ona "Karıcım çalışmanı istemiyorum, yorulmanı istemiyorum. Şükür benim kazandığım para yetiyor.. Sen çocuklarımızı koruyup kollasan, her zaman yanlarında olsan, ben eve her geldiğimde beni güler yüzle karşılasan bana dünyaları vermiş olursun" dese, deseydi... kabul ederdi genç kız...
Ama bu sadece masallarda oluyordu... Belki masallarda bile yoktu.. Asla birine güvenerek aile kuramayacaktı. İnsanlara güvenmektense yalnız kalmayı tercih eder olmuştu. Birine güvenmek demek uçurumdan aşağıya kendini atmak demekti onun için.
Hayat ona bu acı gerçeği uzun zaman önce öğretmişti.