"Söyledim sanıyordum aslında, sana borçluyum. Ve birde rahat konuş benimle."
Çiçek o an bu bir rica mı emir mi diye sormak istedi ama yapamadı. Yine. Yine iç sesini içinde bıraktı. Fakat bu da bir gelişmeydi. Artık bu dengesize siz demek zorunda değildi. Sessizce düşünmeye başladı. Adamın söylediklerini iyice düşündü. Gerçekten nedeni bu muydu cidden?
"Nedense inanmak istemiyorum..." sesi fısıltıya yakındı çıkmıştı. Düşünüyordu hala.
Yalan ya da Doğru.
Hangisiydi onun söyledikleriydi... Yoksa bu adam vicdan azabı mı çekiyordu? Gerçi Çiçek onun bir vicdana sahip olduğunu düşünmüyordu. Ama bunu gerçekten de bu yüzden yapıyorsa... o zaman belki izin verebilirdi ona yardım etmesine.. Hayat devam ediyordu sonuçta... Hem dediği gibi adam onun ciğerini almıştı. Bir başkasının ciğerini değildi. Belki de gerçekten durumu abartıyordu. O borcunu ödüyordu o da vermiş olduğu yardımın karşılığını alıyordu. Bu kadar basitti.
"İnan o zaman Çiçek. Hayatını mahvetmek istemezdim. Kardeşim için o kadar endişelenmiştim ki... Bu yolda kimi ezdiğim, kimi incittiğim, kimi kırdığım umurumda bile değildi. Ama şimdi seni görü-"
"Vicdan azabı çekiyorsunuz değil mi?"
Alpay'ın sözü yarıda kalmıştı. Bir an dondu kaldı. Ne dedi bu kız az önce? Vicdan azabı mı çekiyor? Kim? O mu? Yok artık! Onun vicdan azabı çektiğini mi düşünüyordu bu kız?
Vicdan..? Yok saydığı vicdanı..? Onun vicdanı..? Bunu sesli söylemek bile onda tuhaf bir etki yaratıyordu.
Gerçekten vicdan azabı mı çekiyordu peki? Bu muydu bütün bu yaptıklarının nedeni?
Alpay 60 saniyede rekor olarak en az yüz tane kanıt söyleyebilirdi vicdansız olduğunu gösteren. Geçekten abartmıyordu. İşi yüzünden vicdanıyla uzun zaman önce vedalaşmıştı.
Vicdan - onun mesleğinde zayıflıktı. Birinin hayatını bitirdikten sonra vicdan muhasebesi yapamazdı.
O zaman son günlerde olan bütün bu şeylerin nedeni olmayan vicdanı mıydı gerçekten?
"Anladım," Çiçek sakince, tabağındaki yemekten bir kaşık alarak konuşmuştu. "Tamam o zaman..."
"Neye tamam tam olarak?"
"Söylediğin şeylere." Çiçek gözlerini kırpıştırarak adama baktı birkaç saniye. "Vicdan yapıyorsun ya... ona tamam dedim."
Alpay'da sessisce kıza bakıyordu. Bu kızda bir değişik, bir tuhaftı. Konuşmuyor, konuşmuyor sonrada tuhaf bir şekilde aniden konuşarak kendini kötü hissetmesine neden oluyordu. Neydi yani bu şimdi? Yüzde yüz emindi bunun var olmayan vicdanıyla uzaktan yakından alakası yoktu. Genç adam bunu hissediyordu. Bu vicdan olamazdı. Bu bambaşka bir şeydi. Tuhaf bir durumdu, ne anlaması kolay ne de anlatması.
"Bana soru sormak istiyordun... Sorabilirsin. Cevaplayacağım."
Alpay inanamayan bakışlarla kıza bakmaya başladı. Aniden bu kıza ne olmuştu. Yediği yemekte bir şey mi vardı acaba diye düşündü bir ara. Ani değişen ruh hali hoşuna gitmedi değil ama yine de ürkmesine neden olmuştu.
Tanrı aşkına o bir erkekti ve şu anda bu minik kızdan ürktüğünü mü düşündü?
Yüzünü buruşturdu Alpay. Kendi kendine tamam dedi. Madem bu oyunu oynamak istiyordu karısı o zaman kartları açık oynayacaktı. Tam bir şey soracakken Çiçek yine konuşarak araya girdi.
"Ama bir şartım var," dedi hemen "Her soruna karşılık bende bir şey sormak istiyorum."
Alpay ellerini göğsünde birleştirerek bir kaşını küstahça kaldırdı "Ya cevap vermek istemezsem," diye sordu sırıtarak.
Çiçek bu kez salatalık attı ağzına yavaşça çiğnedikten sonra bakışlarını adama çevirerek "O zaman bende cevap vermek istemiyorum," dedi "Böyle daha adaletli olur bence."
Alpay'ın gergin dudaklarının kenarı yavaşça yukarıya soğru kıvrıldı. Bu kızda aniden doğan cesaret dalgası hoşuna gitmişti. Bak sen ya serçeye demek istemişti bir an ama kendini tuttu nedense. Şimdi alay etmenin sırası değildi sonuçta. "Tamam," dedi gür sesiyle. "Bence de gayet adil." O da yemeğinden bir parça et alarak çiğnemeye başladı. O sırada Çiçek'ten bakışlarını ayırmıyordu. "Neden benden böyle... ölümüne korkuyorsun? Sanki ben yamyam mışım gibi? Bunu bilmek istiyorum ilk olarak," diye sordu. Soğuk ses tonunun yerini sıcak bir ton almıştı. Gözlerinde samimiyet hakimdi.
Çiçek bir an düşündü. Ona doğruyu mu söylese? Ya bunu ona karşı kullanırsa... bu adama güvenemezdi sonuçta.
"Bu kadar düşünecek ne var?" diye sordu Alpay bir anda sinirlenerek. Sorduğu sorunun cevabını gerçekten bilmek istiyordu. Ne yâni cevap vermek bu kadar mı zordu? O kadar mı iğrenç bir adamdı onun gözünde?
Az önceki cesaret gösterisine ne oldu? İstifa mı etti?
"Çünkü... bana, b-bana zarar vermenden korkuyorum..." dedi aniden Çiçek kahvelerini Alpay'ın yeşillerine dikerek. Madem o kadar bilmek istiyor o zaman söylerdi. İçindeki Çılgın Çiçek HADİ SÖYLE KIZIM diye çığlık atarak korna çalıyordu. Tabi hayal ettiği gibi sert bir şekilde değil kekeleyerek söylemişti bunu. Ah ne kadar utanç verici... hiç bir zaman öz güven dolu güçlü kadınlardan olamamıştı. Öyle kadınlara hep gıpta etmişti.
"Sana neden zarar vereyim ki.." Alpay umursamaz bir şekilde omuzlarını silkerek konuşmuştu. Ne yani bu mu bütün o tantana.. bütün o bakışlar... titremeler... Ona zarar vermesinden mi korkuyordu? Cidden mi? Bu mu yani hepsinin nedeni?
Yoksa onu öldürmesinden mi korkuyordu.
Onu öldürmek mi diye düşündü birden içinden. Neden bir kadını öldürsün ki o? Sonuçta onun kitabında kadına ve çocuğa dokunulmazdı. Alpay bu düşüncelerle meşgulken tekrardan karısının sesini duydu.
"Beni öldürmenden korkmuyorum..." dedi birden Çiçek. Sanki Alpay'ın düşüncelerini duymuştu.
Genç adam kaşlarını çatarak kıza baktı. Kızın fısıltıyı andıran sesi genç adamın tedirginleşmesine neden oluyordu. Ne demek oluyordu bu?
"Ölümden korkmuyorum..." yine tekrarlamıştı Çiçek.
Alpay sessizce ona bakıyordu, kendi kendine konuşuyordu sanki Çiçek. Genç adam tam o zaman neden korkuyorsun benden diye soracakken Çiçek araya girdi.
"Şimdi benim sıram. Ben cevap verdim. Şimdi ben bir soru sormak istiyorum."
Tam sırasıydı! Alpay başını salladı "Sor hadi," dedi istemsizce.
"Neden o gün resim defterimi parçaladın?"
Alpay yavaş yavaş sinirlenmeye başladı sanki. Niye bu soruyu soruyordu ki? Şimdi cevap vermek zorundaydı. İlla bunu mu bilmek istiyordu. Onca soru dururken! Gerçi başka neyi bilmek istesin ki? Eski sevgilelerini soracak değildi ya! İlla cevap verecekti artık. Eğer onun kendisinden neden bu kadar korktuğunun nedenini bilmezse delireceğini hissediyordu. O yüzden cevap vermek zorundaydı genç adam.
"Bilmiyorum," dedi tersleyerek, kaşlarını çatarak devam etti konuşmaya. "Sadece beni canavar olarak göstermenden hoşlanmadım. Diğer sayfadaki resimde yer alan canavarın ben olduğum aşikardı. O yüzden sinirlendim. Adamın birini çizebiliyorsun ama! Niye yani ben çirkin bir canavar olmak zorundayım!"
"Bu yüzden mi sinirlendin?" Genç kız baya şaşırmıştı. "Bir canavar çizdiğim için mi?"
"O canavar bendim!" diye homurdandım.
"Demek ki insan gerçek sıfatını resmedilince sevmiyormuş."
"Seni duyabildiğiminin farkında mısın? Sağır değilim."
Çiçek mırıldanarak söylenmişti. Hemen utanarak küçük çocuk gibi ağzını kapattı. "Kusura bakma..." adam hala ona dik dik bakmaa devam edince gerilerek "Hem ben seni çizmemiştim..." dedi yalan atarak.
"Yalan söylemekte gelişmen lazım küçük hanım," Alpay arkasına yaslanarak ellerini göğsünde birleştirmişti. "Delillerin hepsi o resimdeki canavarın ben olduğunu gösteriyordu."
"Abartıyorsun bence..." Çiçek yarım yamalak gülümseyerek itiraz etmişti.
"Canavar cam kavanozun içerisinde bir çiçeği tutuyordu. Bir salak olsa o resmi anlardı. Seni hapsettiği mi hayrıkarak resmetmişsin işte. Kötü kapli iğrenç canavardım resimde!"
Genç kız kendine engel olamadı, yüzünde gülümseme belirdi birden. Cidden bu adamın buna sinirlenmiş olduğuna inanamıyordu. Sanki gerçekten canavar değilmiş gibi. Çocuk gibi bir tavrı vardı. "O bir çizgi film bir kere. Benim en sevdiğim. Onu çizmiştim sadece."
Alpay kaşlarını çattı. "Hangi çizgi filmmiş bu."
"Güzel ve Çirkin."
"Hiç duymadım."
Genç kızın gözleri ilk defa şaşkınlıkla irileşmişti. Kaşları havaya kalkarken "Sen ciddi misin şu an?" diye engel olamayarak sordu. "En azından masalını duymuşsundur. Bu masalı her çocuk bilir."
"Her çocuk masallarla büyüyecek kadar şanslı olmuyor küçük hanım."
Arada garip bir sessizlik oluşmuştu. Alpay'ın alayla sarf ettiği kelimeler Çiçek'in yüzüne tokat atılmış gibi bir etki bırakmıştı. Doğru söylüyordu. Her çocuk masallarla büyüyecek kadar şanslı değildi. Anlaşılan tek kötü çocukluk geçirmiş insan değildi. Nedense bu adama üzüldü birden. En bilinen bir masalı dahi bilmiyordu. Bir çocuğun hayatında ona masal okuyacak kimsesinin olmaması kötü olmalıydı.
"Masal Güzel ve Çirkin'in hikayesi. Güzel, Çirkin'in bir gülünü izinsiz aldığı için esir düşer ve Çirkin sarayında yaşamaya mahkum edilir," diye aniden masalı anlatmaya başlamıştı.
"Ve? Sakın bana Güzel daha sonra Çirkin'e aşık oluyor, Çirkin de bu aşkın sonucu mucizevi şekilde beyaz atlı prense dönüşüyor deme." Alpay alay karışımı sesiyle öylesine düşüncelerini söyliyevermişti.
Çicek gözlerini kırpıştırarak adama bakıyordu. "Şey... aslında evet. Hikayenin sonunda Çirkin Güzel'in aşkı sayesinde prense dönüşüyor."
"Ciddi misin?" Alpay alayla başını sallamıştı. "Çocukken bana masal anlatmadıkları için şu an gerçekten çok mutluyum. Bu kadar saçma şeyleri masal diye çocuklara mı anlatıyorlar?"
"Canım masalı baştan dinlesen hiçte öyle kötü değil..." Çiçek homurdanarak söylemişti.
"Sen sorunun cevabını aldın. Artık rahatladın mı?" Çiçek onaylayınca hemen kendi sorusuna geçti Alpay. "O zaman şimdi sıra bende. Benden korkma nedenin asıl nedeno ne?"
Genç kızın gözlerinde beliren o küçük neşede bir anda yok oluvermişti. Bu adam bilmek istiyordu. Onun en derin korkularının nedenini bilmek istiyordu. Başını yere eğdi. Gözleri buharlaştı. Nedense bir anda babasını hatırladı. O adamın bakışlarını üzerinde hisseder gibi oldu. Onu nasıl süzdüğünü. Midesi buruldu sanki. Boğazına gelen acı tadı hissedebiliyordu.
"Gerçekten bilmek istiyor musun?" Sesi hüzün doluydu. Alpay başını salladı sadece. Çiçek bunu görmese de hissetmişti. Dünyanın bütün yükü onun üzerindeymiş gibi, hüzünle harmanlanmış olan güzel gözlerini adamın gözlerinin içine dikti. Bakışlarını bir saniyeliğine bile kaçırmadan "Bana... tecavüz etmenden korkuyorum!" dedi bir anda.
"Ne dedin sen ne!"
Alpay'ın gür sesi baya sert çıkmıştı. Ne dedi bu kız az önce! Bunu gerçekten düşünmüş olamaz değil mi? Bunu ona nasıl söyleyebilirdi! Bu sözleri... Ah! Resmen gururuna dokunmuştu! Böyle bir şerefsizliği bu kız ona nasıl yakıştırabilmişti? Gözünde o kadar mı iğrenç bir adamdı? Ona tecavüz edecek kadar iğrenç bir piç kurusuydu mu gözünde?
Öfkelenmişti genç adam. Nefes alış verişi sıklaşmıştı. Yoğun bakışlarını kıza dikerek "Benim böyle bir şerefsizliği yapabileceğim varsayımını da nerden çıkardın!" dedi dişlerinin arasından. Boğazındaki damarlar ortaya serilmeye başlamıştı. Onun prensiplerinden biriydi bu. Asla bir kadına zorla sahip olmazdı. Asla bir kadın istemediği sürece ona elini sürmezdi.
Evet belki vicdansız olabilirdi ama asla haysiyetsiz olmamıştı!
Tamam belki istediği bir kadını kendisine mecbur bırakabilirdi ama asla tecavüz etmezdi. O izin vermeden parmağıyla bile dokunmazdı. Bu hayat kurallarına aykırıydı.
Çiçek ona şaşkın şaşkın bakarken o daha da sinirleniyordu. Ona inanmayan gözlerle bakmaya devam ediyordu resmen. Gerçekten bunca zaman bu yüzden mi ondan bu kadar öleyise korkuyordu?
Adam bunu kendine yakıştıramıyordu. Sindiremiyordu!
Ne yani dıştan sapığa mı benziyordu? (yooo benzemiyon😁)
"Bak Çiçek!" dedi biraz sakinleşmeye çalışarak. Son defa büyük bir nefes alıp verdi. Eliyle kirli sakallarını aşağıya doğru avucuyla düzeltti. Bunu sinirine hakim olmaya çalıştığı zamanlar yapıyordu "Tamam, kabul. Sert bir adamın. Tehlikeliyim. Belki dıştan bakılınca tekin birine benzdmiyorumdur. İri yarı cüsseli bir adamım kabul. Bu beni daha da korkutucu kılıyordur belki gözünde, anlıyorum. Bazen acımasız da görünebilirim, kabul belki biraz dengesizimde ama ben asla bir kadına zorla sahip olmam! Bu benim kurallarıma aykırı."
Çiçek karşısında oturan adamın ne kadar ciddi olduğunu gözlerindeki bakışlarından okuyabiliyordu. Ses tonuna kadar her şeyi şu an BEN ÇOK CİDDİYİM diye çığlık atıyordu. Bunu hissedebiliyordu. Ona bunu söylediğinde öfkeden nasıl deliye döndüğünü yumruklarını güçlükle sıkışından anlamıştı. Doğruyu söylüyor olabilir miydi? Gerçekten ona o istemediği sürece dokunmazdı değil mi?
İnanabilir miydi bu adama?
Alpay eşine dikkatle bakıyordu. Yüzünden kararsız olduğu açıkça görünüyordu. Bu kız ona güvenmekten korkuyordu.
Neden bilmiyordu ama aniden bu kızın kendine güvenmesini istedi genç adam. Ona gözü kapalı güvenmesini çok istedi.
Neden istiyorsun Alpay?
İç sesi ona aniden neden istiyorsun diye sormuştu. Cevabı kimin umurunda! Sadece istiyordu o kadar ve istediğini alacaktı. Çünkü o istediği her şeye her zaman sahip olmalıydı.
Cennetten atılmasına neden olacaksa bile o yasak elmayı istemişse konu kapanmıştı. O elmaya dalından koparacaktı. Bunun için şeytanla anlaşma yapması gerekiyorsa bile yapardı.
"Çiçek... Biliyorum, senin için zor olmalı ama güven bana. Sana şeref sözü veriyorum, sana asla dokunmayacağım. Bu yüzden lütfen benden asla korkma!"
Çiçek hala şaşkın bir halde adama bakıyordu. "Şeref sözü mü?"
"Evet şeref sözü. Söylediğim gibi sana asla başka bir niyetle bakmam. Bu yüzden rahat olabilirsin. Ve lütfen korkma artık. Cidden kendimi canavar gibi hissetmeme neden oluyorsun!"
Genç kız gülümsemesini saklayamamıştı. "Az önce korkutucu göründüğünü kabul ettin sanıyordum."
"Korkutucu görünüyorum diye bu benim canavar olduğumu göstermez."
Çiçek kendisini açıklamaya çalışan adama hayretle bakıyordu. Bir gün biri gelip bir gün Alpay Kurdoğlu ile böyle kafede yemek yerken sohbet edeceksin dese muhtemelen gözlerinden yaşlar gelene kadar kahkaha atardı. Şimdi burada cidden onunla oturmuş onunla tuhaf bir sohbet eşliğinde yemek yiyordu.
Çayından bir yudum aldığında kocasını "Aslında ben dıştan sert göründüğüm kadar içten pamuk gibi yumuşak bir adamım," demesiyle ağzındaki çayı adamın yüzüne püskürtmesi bir olmuştu.
"Hiy!!! B-ben... Ben çok ö-özür dilerim! Yanlışlıkla oldu!"
Alpay gözlerini kapatmış öylece oturuyordu. Karısı az önce yüzüne içtiği çayı püskürtmüştü cidden. Sonunda dayanamayarak büyük bir kahkaha patlattö genç adam. Kafedekiler dahil herkes ona şaşırarak bakıyordu. En çok şaşıransa tabii ki de Çiçek olmuştu.
"Erkeklik gururum hiç bu kadar zedelenmemişti," genç adam bir peçeteyle yüzünu silmeye başladığında bile gülüyordu. "Söylediklerim sinirine dokunduysa kapat çeneni diyebilirdin Çiçek. Böyle susturman hiç hoş değildi. Bir de toplum içinde. Birde erkeklere şiddet canlısı diyorsunuz. Senin yaptığın psikolojik şiddet resmen." Dalga geçerek kıza bakmıştı.
Çiçek daha da kızarmıştı. Önüne bakarak bakışlarını kaçırmıştı. "Özür dilerim cidden istemeyerek oldu."
"Sorun değil şaka yapıyorum zaten. Olabilir öyle."
Genç tekrar şaşırarak adama baktı. Onun böyle normal insanlar gibi davranması nedense çok ürkütücüydü. Ne zaman tekrar canavara dönüşeceğini bilmemek daha da korkutucuydu.
"Ne oldu? Niye öyle bakıyorsun?"
"Özür dilerim..."
"Niye her iki cümlenden biri özür? Dileme lütfen."
"Peki."
Alpay derin bir nefes aldı. Bu kızın cidden bu uysal tavırlarına bir çare bulmalıydı. Oda iyice kafayı yemişti. Kız gül gibi sessiz sedasız yemeğini yiyordu başka ne isteye bilirdi ki! "Sen hep böyle misin?"
"Nasıl böylemiyim..?"
"Böyle az konuşan, sessiz sedasız."
Çiçek gülümseyerek "Eğer sınıftaki varlığı yokluğu bir olan öğrenciden bahsediyorsan evet," dedi.
Alpay kaşlarını çattı. "Öyleleri vardı değil mi?"
"Okulun kötü çocuk rolünü üstlendiğinden öylelerini senin gibiler fark etmiyorlar bile."
"Laf yine dolandı dolandı benim kötülüğüme geldi anasını satayım."
"Bilerek dememiştim. Özür dilerim..."
"Hayda..." Alpay gülerek arkasına yaslandı "Az önce söyledim sürekli özür dileme diye ama."
"Ay özür dileri.... şey... sanırım benimkisi alışkanlık..."
Çiçek çekingenlikle kaçamak bakışlar atarken Alpay gülümseyerek ona bakıyordu. Bu kızla baya işi olacaktı anlaşılan. Ama içinden bir ses bu işin çok eğlenceli olacağını sölüyordu.
***
Ne tuhaftı insanoğlu.
Yapmam dediği her şeyi, asla olmaz diye saya saya bitiremediği her şeyi bir gün bile isteye yapıyordu. İnsanoğlu böyleydi işte. Boşuna değildi "ikiyüzlü" sıfatı. Bu sıfatı bir tek insanoğlu taşıyabilirdi.
Çocukken nefret ettiğin sebze çorbasını bir bakmışsın bir gün seve seve içiyorsun, kendi çocuklarına da 'çok faydalı' diye yedirmeye çalışıyorsundur birde. İşte böyleydi insanoğlu.
"Çiçek... Biliyorum, senin için zor olmalı ama güven bana. Sana şeref sözü veriyorum, sana asla dokunmayacağım. Bu yüzden lütfen benden asla korkma!"
O günden beri bu cümle hiç aklından çıkmıyordu genç kızın. Sürekli tekrar tekrar aklına geliyordu. Sanki bir taşın üzerine kazıtılmış cümle gibi adeta beynine kazınmıştı.
Bu sözlerden sonra Çiçek'in Alpay'a karşı bakış açısı birazda olsun değişmeye başlamıştı. Yumuşamıştı adeta. Belki de bu dengesiz dediği adama güvenebilirdi. Doğru söylüyor olabilirdi. Sonuçta onun çok sevdiği kardeşini kurtaran kızdı o.
O yüzden ona bir zarar vermezdi.
Artık birazda olsun güvenebilirdi o adama Çicek. Deneyecekti, denemek istiyordu çünkü. Hayata yeniden tutunmaya, yeniden çiçek açmayı deneyecekti. Bunu denemeden bilemezdi.
Kim bilir belki gerçekten de mutluluğun tadına varabilirdi.
Aradan neredeyse bir ay geçmişti.
Çiçek Alpay'ın ona aldığı yeri çok güzel bir pastaneye çevirmişti, "Siyah Gül" diye isim verdiği bu güzel pastanesi tatlı servislerinde ün kazanmıştı bile. Tatlıları bizzat o yapıyordu. Pastanede çalışacak olan çalışanların hepsini bizzat Alpay tutmuştu. Bütün çalışanlar kadındı. Tek bir erkek çalışan vardı o da Çiçek'in bizzat korumalığını yapan Ekrem'di. Erkenden işe getiriyor, akşamüstü yine eve geri getiriyordu.
Çiçek bu gün ayrı bir heyecanlıydı. Bu gün ilk defa pastanesi bir günlüğüne kiralanmıştı. Çok samimi bir aile kızlarının doğum gününü burada kutlamak istemiştiler. Genç kız büyük bir heyecanla akşam olmadan kafedeki süsleme işini bitirmeye çalışıyordu.
"Bakıyorum bu gün baya yoğunsun minik serçe?"
Çiçek sandalyelerin arkalarına bağlamakta olduğu balonları hemen bağlayarak sesin sahibine döndü. Yüzünde takındığı minik tebessümüyle "Merhaba!" dedi. Onu bu gün burada beklemiyordu. Niye geldi acaba diye düşünmeden edemedi.
"Evet, aslında biraz yoğunum.. Bu gün bir aile kızları için doğum günü partisi veriyor." ister istemez heyecanını ses tonundan belli etmişti. "Umarım etrafı beğenirler."
"Bak sen. Sen baya ilerletmişsin işleri. Sevindim doğrusu! Etrafta çok güzel olmuş bu arada. Eminim çok beğenecekler!" diyerek bir sandalye çekerek oturdu genç adam. "Bende bir kahve içeyim diye gelmiştim aslında," gülümseyerek genç kıza bakıyordu. "Umarım bana bir çay ikram edebilirsiniz Serçe Hanım?"
Alpay bazen ona serçe diye sesleniyordu. Bu isimle niye sesleniyor hiç anlayamamıştı doğrusu. "Allah aşkına sen niye bana ikide birde serçe diyip duruyorsun?"
Alpay son derece ciddi bir tonda "Serçeye benziyorsun çünkü," dediğinde Çiçek elinde olmadan göz devirdi.
"Bence sen beni sinir etmenin yollarını arıyorsun."
"Külliyen yalan!"
Çiçek gülümseyerek kocasına bakıyordu. "Ciddiyim. Çalışanlarda birkaç kez duymuş bana serçe dediğini. Hepsi özel bir hilayeniz mi var diye soruyor."
Alpay ilgiyle "Sen ne dedin peki?" diye sorduğunda Çiçek umursamaz bir tonda "Kendisini kartal olarak bellediğinden benide serçe olarak görüyor olmalı dedim," diye cevap verdi.
Genç adam sormurtmuştu. Gerçi ne duymayı beklediyse. "Ben hala çayımü bekliyorum Serçe olmayan Çiçek Hanım."
Çiçek göz devirerek başını salladı. "Bekle Kartal adam, getiriyorum kahveni." Hemen bol köpüklü bir orta kahve, yanına da kendi yaptığı çikolatalı keklerden bir kaç tene koyarak Alpay'ın önündeki masaya bıraktı. Bir an 'bende eşlik etsem mi etmesem mi' diye karar veremezken kocası ondan önce davranarak "Bana eşlik edersin umarım?" dedi göz kırparak. Genç kız tebessüm ederek karşındaki boş sandalyede yerini buldu.
Alpay önündeki kekten bir parça alarak ağzına attı. Yerken anın tadını çıkarmak için gözlerini kapatmıştı. Son günlerde morali baya iyiydi. Nedenlerden en büyüğü artık karısının ona korku dolu gözlerle bakmamasıydı. Evet, hala pek konuşmuyordu ama yine de bu kızın ona o sıcak tebessümüyle bakması, dünyalara değerdi doğrusu. Bu kızda cidden şeytan tüyü vardı. Her gün onu görmese günü aydınlanmıyordu sanki. Birde ona serçe diyordu. Bence burada kartal karısı pençesine yakalanan serçeyde kendisiydi. Bu daha tabire uyumluydu onların durumunda.
Ağzında dağılan keki büyük bir mutluluk mideye indirdikten sonra eşine baktı Alpay "Sanırım sen yaptın," diye çenesiyle kekleri işaret etti "Nefis olmuşlar, her zaman ki gibi!"
"Teşekkür ederim..."
Çiçek bir an şaşırmıştı, kekleri onun yaptığını anlamıştı kocası. Yine. Geçen sefer geldiğinde burada çalışan başka bir kızın yaptığı pan keklerden getirmişti. Ağzına aldığı ilk lokmada "bunlar senin keklerin değil" demişti kocası yüzünü buruşturarak. Her seferinde biliyordu onun yapıp yapmadığını. Çok tuhaf bir durumdu doğrusu. Çalışanlarsa bu durumu kocan sana baya aşıkmış patron hanım diye alay ederek yorumluyordu.
"Ee anlat bakalım günün nasıl geçti?"
Çiçek biraz omuz silkeler gibi yaparak "Her zamanki gibi..." diye cevap verdi.
Alpay biraz somurttu. Karısıyla sohbet etmek istiyordu ama kızın onu pek anladığı yoktu. Onunla güzel bir diyalog kurmak istese her cümlesini soru işaretiyle bitirmeliydi çoğu zaman. Yoksa asla cevap vermiyordu bu tatlı ve inatçı kız. Derin bir soluk vererek önündeki sıcak kahvesinden yudumladı. Acaba şimdi ne hakkında konuşsa? Tanrı aşkına o ne zaman bir kadınla konuşmakta bu kadar zorlanmıştı ki?
Tamda şu anda koçum, tamda şu anda! - şerefsiz iç sesi cevap vermişti.
"Hah! Sana bir şey sormak istiyordum!" aklına gelen şeyle hemen dillenmişti genç adam.
Çiçek ona kaşlarını merakla çatarak baktı ve sor dedi.
Alpay eşinin isteğiyle dizayn olarak yaptırdığı, köşelerde bulunan yapay ama bir o kadarda gerçeği andıran siyah güllere bakarak "Unutmuştum sormayı. Neden bu gülleri siyah yaptırdın? Onca renk varken. Sanki yas tutuyormuşsun gibi?" diye sordu.
Çiçek'te güllere baktı. Yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Aklına o efsanevi hikaye geldi bir an. "Siyah gülün hikayesi hoşuma gitmişti. O yüzden ben bu gülü seviyorum" diye cevap verdi. O hikayeyi asla unutmazdı. Lise yıllarında Aslan ile ilk tanıştığı zamanlarda Aslan anlatmıştı. Sevdiği kız hayatını kaybetmişti. Her zaman onun mezarına gider ve bir buket siyah gül bırakırdı. Zaten o günden sonra da çiçeklerin, güllerin anlamlarına ilgi duyar olmuştu.
"Nasıl bir hikayesi var ki?"
Alpay'ın sesiyle canlanan anılarından kurtulmuştu Çiçek. Bakışlarını kocasının bir çift, yanıt beklemekte olan yeşil gözlerine çevirdi. Gülümseyerek "Bilmiyor musun?" diye sordu. Alpay başını iki yana sallayınca genç kız utana sıkıla "Canını sıkmazsa anlatmak isterim..." dedi çekingenlikle.
Alpay'ın bir an gözleri parıldamıştı. Hemen başını sallayarak "Lütfen," dedi. Sonunda eşinin ilgisini çekebilmişti. Kendisi bir şey anlatmak istemişti (!) elbette onu seve seve dinlerdi!
"Uzun zaman önce, çok uzak diyarlarda bir köy varmış..." Genç kız bakışlarını boşluğa dikerek anlatmaya başlamıştı "Bu köy diğer köylere benzemezmiş. Bu köyde ki insanlar büyülerden, büyücülerden, cadılardan ölümüne nefret edermiş. Bir gün genç bir kız ormana yabani meyvelerden toplamak için evden çıkmış. Ama o gün kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir şeyle karşılaşmış genç kız. Ormanın derinliklerinde siyah, uzun elbiseleriyle, başlarında ki siyah örtülerle, karalara bürünmüş yaklaşık on tane kadın bir çember oluşturmuşlar. Genç kız korkarak çalılıkların arkasına saklanmış. Bu kadınları daha önce görmemişti.
Kadınlar kendi aralarında sanki bir şey konuşuyor gibi görünüyordular. Genç kız pek anlayamamış. O yüzden merakına yenik düşerek çalılıkların arkasına saklanarak o yaşlı kadınlara daha da yaklaşmış. Ne dediklerini duymak istiyordu bir yanı. Kadınların kendi aralarında bir büyüye benzer bir şey okuduklarını anlamış kız. Çemberin ortasında ise bu güne kadar gördüğü en parlak, altını andıran çok güzel bir gül varmış. Güneş gibi parlıyormuş. Genç kız biraz korkmuş. En iyisi buradan uzaklaşmak diye düşünmüş başta ama şimdi giderse de yakalanma ihtimali yüksekmiş. O yüzden kadınlar ayinini bitirdikten sonra bende giderim diye kendince bir karar almış. Aradan kaç saat geçti bilmiyor ama genç kız uyuya kalmış. Uyandığında korkuyla etrafına bakınmış. Kimseler yokmuş. O kadınlar gitmişti. Tam gideceği sırada yerde parıldayan bir şeye gözü takılır genç kızın. Bir an korksa da sonra hemen gidip yerde yatan o parlak şeyi alır. Artık etrafta o güneş gibi parıldayan gül de yoktu. Elinde ki şeye bakmış genç kız. Altın bir madalyondu. Sahibi burada düşürmüş olmalı diye düşünmüş genç kız. O yüzden madalyonu yanında beraber götürmüş. O gün eve varınca annesi ve babasına ormanda şahit olduğu şeyleri anlatmamış. Hemen yatağına geçip uyumak istemiş. Böylece sabah erkenden gene aynı yere vararak madalyonu sahibine iade edebilirdi.
Genç kız gece derin bir uykuya daldığında bir rüya görmüş. Rüyasında rüzgar da uzun yelesi dalgalanan zehir karası bir atın üzerinde son sürat, tanımadığı bir adamın üzerine doğru geldiğini görür. Yakınlaştıkça adamın sureti ortaya çıkar. Kuzguni Gözleri alev-alev yanıyormuş sanki. Adam kan kırmızı renginde olan gözlerini genç kızın gözlerine dikmiş bir saniye bile ayırmıyordu. Adam yaklaştıkça onun ne kadar yakışıklı ve tehlikeli olduğunu görüyor, hissediyordu genç kız. Küçücük kalbi pırpır atıyor ama kıpırdamıyor ya da kaçmıyordu. Ve sonunda adam ona yaklaşmış, belinden tuttuğu gibi atına almış.
Kız bir anda kendini nerede bulduğuna şaşırmış, atın üzerinde o adamla beraberdi. Ürkek genç kız adamın sıcak bedenine sarılmış ilerliyorken aniden gözlerini açmış. Kan ter içerisindeydi. Rüyası o kadar gerçekçiydi ki... sanki rüya değil de gerçekti. O adam gerçekten vardı sanki. Korkuyla kalbine dokunmuş. Küçük kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu hala.
Pencereden dışarıya bakmış genç kız. Şafak vaktiydi. Hemen hazırlanarak ormanın yolunu tutmuş. Madalyonu sahibine vermeliydi. Ama kızın hiç beklemediği bir şey olur. Orman yolundayken onu ormanda odun toplayan oduncular görmüş. Bu saatte genç bir kız ne yapıyor acaba diye düşünmüşler. Hemen rahibe söylemişler. Köy halkı için rahip ne derse kanundu. Rahip hemen o kızın bulunmasını istemiş. Genç kızı apar topar yakalayıp getirmişler. Bir de kızın üzerinden o bulduğu madalyon çıkınca zavallı genç kız 'sen bir cadısın' damgasını yemiş. Zerre acıması olmayan rahip masum kızı büyü yapmakla suçlayarak, eğer onu köy halkı direğe asıp, yakarak öldürmezseler lanetleneceklerini söyler. Köy halkı acımasızdı, gaddardı, zalimdi... Masum bir genç kızı çırılçıplak bir halde direğe asarak etrafına döşedikleri odunları ateşe vermişler. Genç kız ne kadar ağlasa da yakarıp yalvarsa da onu dinleyen olmamıştı. Yakarışlarına kulak veren olmamış. Anne babası bile kızlarının içine şeytan girdiğine inanmış. Köy halkı genç kızı taşlamışlar, sıcak yağı üzerine sıçratmışlar, ok atmışlar. En son göğsüne isabet eden okla acıyla inleyen genç kızın gözleri kapanmaya başlamış. Ve son kulaklarına tuhaf bir ses gelmişti. Birden bire herkes çığlık atarak feryat etmeye başlamış. Biri avazı çıktığı kadar çığlık atarak lânetlendik diyordu.
Kızın gözlerinin önünde rüyasında gördüğü o adam belirmiş. Zehir karası atıyla yine aynı şekilde üzerine doğru son sürat geliyordu. Adam yanan alevlerin arısına dalarak kan revan içerisindeki kızı kucaklayarak direkten kurtarmış. Onun olduğu yer dışında her yer yavaş yavaş alev alıyordu.
Köy halkı "İBLİS" diye çığlık atıyordu. Kızı kurtaran adam üzerinde ki pelerinini çıkartarak kollarının arasında olan genç kızın üzerini örtmüştü narince. Gözleri kapalıydı genç kızın.
"Ben geldim. Aç gözlerini!" demiş şeytan titreyen sesiyle kanlar içerisinde ki kıza bakarak. Ancak cevap alamamıştı. Çünkü o kız artık yoktu, ruhu bedenini terk etmişti. Şeytan "Aç gözlerini ne olur" demiş tekrardan sevdiği kadınının bedenini sarıp-sarmalarken "Lütfen aç gözlerini... Bak ben geldim. Lütfen..." Ve o an ilk defa şeytanın gözünden bir damla gözyaşı yanağından süzülerek firar etmiş.
Toprakla buluşan bu damla sayesinde yerde tüm ihtişamıyla siyah bir gül yeşermişti. Şeytansa hala sevdiği ama koruyamadığı, kaybettiği kadınının cansız bedenine sarılıyordu.
"Neden?!" diye feryat etti. Nefretle göğe dikmiş alev-alev yanan kuzguni bakışlarını ve acı dolu sözlerini haykırmış: "Neden sevgimin sonu ölüm oldu! Neden söyle bana! İlk defa sevdim! İlk defa aşık oldum! Neden bu dünyada sevgiler yok olur! Neden sevgi ölmek zorunda! Aşkın yeri bu mudur dünyada söyle bana? Ölüm müdür? Bunu mu reva gördün!" Bütün köyü yakıp küle çevirmişti Şeytan. Aşkını elinden alan insanlara cehennem acısını tattırmıştı hiç acımadan. Tek bir kadını sevmişti, onu da elinden almışlardı. Nefret, öfke, kin doluydu kalbi. Ve yemin etmişti. O siyah gül dünyanın her yerinde yeşerecekti. Onun aşkını herkes bilecekti. O siyah gül sonsuz aşkının simgesi olacaktı. Ve o da sonsuza kadar aşktan nefret edeceğine yemin etmişti.
O siyah gül sevdanın en karasıydı. O siyah gül sonu ölümle, bir-birine kavuşamayan sevdalıların feryadının rengiydi.
Siyah gül - ölümüne aşktı.
Ölümüne birine sevmekti."
Çiçek son sözlerini söyledikten sonra birkaç saniye boşluğa bakarak durdu. Sonra kocasına baktı. Gözleri onu hayretle dinlemekte olan adamı bulmuştu.
Alpay hemen kendine gelerek kaşlarını çatmıştı. Sert mizacını tekrar takınarak oldukça soğuk bir tonda "Ben bu gülü sevmedim!" dedi direk.
Duyduğu cevapla bir an afallasa da cevap vermedi Çiçek, sadece tebessüm etmekle yetindi. Adamın yüz ifadesinden çiçeğin hikayesinden ne kadar etkilendiği ortadayken bir de sevmedim diyordu. Bu adam gerçekten değişik bir adamdı.
"Niye illa siyah gülü seviyorsun sende? İçini karartan bir hikaye. Sevmedim! Siyahtan başka renk mi yok? Başka bir renk sev Çiçek! Ne bileyim kırmızı, mor, mavi falan... Misal pembede olabilir? Siz kızlarada çok yakışıyor bence pembe. Ben bile siyahtan hiç hoşlanmam daha çok beyazı severim! Sende sevme!"
Alpay'ın çatılmış kaşlarıyla bunları söylemesi genç kıza çok komik gelmişti, üstelik kullandığı bütün arabaları siyah renk iken ona siyahı sevmiyorum diyordu
"Bak siyah gülün yerine kırmızı gülü sev. Onlar daha güzel. Böyle canlı canlı! Kan kırmızısı renginde!"
Çiçek gülmemeye çalışarak "Aslında kırmızı gülünde hikayesi açıklı," dedi eliyle ağzını kapatarak.
Alpay şaşkınlıkla ve biraz bıkkın çıkan sesiyle "Onun hikayesinde de kız ölüyor deme bana!" dedi iç çekerek.
Kız başını iki yana sallayarak "Hayır," dedi "O hikayede bülbül ölüyor. Kendini feda ediyor aşkı için!"
Alpay kaşlarını biraz daha çatarak eşine baktı "Çiçek sen en iyisi bu çiçek böcek olayını unut. Herkes ölüyor. Hiç böyle olur mu? Bizim bildiğimiz masallar hep mutlu sonla biter. Bunlar ne ya! Anasını satayım herkes ölüyor! Kim kurguluyor bu hikâyeleri? Çocuklara bunu mu anlatıyorlar?! Amına koyduğum herifin biri buluyordur bunları! Çatlak herif! Gitsin kendi çocuklarına anlatsın bu saçma hikayeleri! Gerizekalı döl israfi herif!"
Çiçek dayanamayarak gülmeye başlamıştı. Alpay'ın bu kadar komik olabileceği kimin aklına gelebilirdi! O kadar komik ve masum bakıyordu ki..! Hele konuşması. Resmen tanımadığı bir adama küfür bile savurmuştu. Hikayeden baya etkilenmişe benziyordu.
"Çiçek bunun nesi komik? Hoşlanmadım diyorum bu aptal gülden de, saçma hikayesinden de.. Bak hala gülüyor! Bak ben ciddiyim!"
Genç adam melodi gibi çıkan sesiyle hala gülmekte olan eşine bakıyordu. Kahkahası öyle güzeldi ki.. içi ısınmıştı. Kalbine dokunmuştu. Bu yüzden bilerek sitem ediyormuş gibi konuşuyordu. Sırf o gülsün diye.
Keşke onu böyle her zaman güldürebilsem diye düşündü bir an Alpay. Anlattığı hikayesinden baya etkilenmişti aslında. Güzel sesi kulaklarına Vivaldi'nin konçertolarından bile iyi geliyordu. Ancak hikaye sonunun açıklı bitmesi, ondan hoşlanmamıştı. Çiçek'in ağzından hüzünlü şeyler duymak istemiyordu. Kalbinin sızlamasına neden oluyordu bu.
Eşini hayranlıkla süzmeye devam ediyordu Alpay, genç kız sonunda kocasının yoğun bakışlarını fark edince kendine gelmişti. Boğazını temizleyerek "Özür dilerim, kusura bakma" dedi utanarak "Gülmek istememiştim. Ama o kadar komik görünüyordun ki... "ben bu gülü sevmedim" diye. Sanki konuşan koca bir adam değil de 5 yaşında bir çocuk gibiydi!"
Genç kızın sesinden hala güldüğü anlaşılıyordu. Dudaklarını ısırarak kendine engel olmaya çalışıyordu. Ama bu pek mümkün değildi. Alpay'ın yüz ifadesi ilk defa bu kadar samimi gelmişti onun için. Bu yüzden içinden sürekli gülümsemek geliyordu.
Genç adam biçimli kaşlarından biri küstahça kaldırarak "Demek ben çok komik görünüyorum ha Çiçek hanım?" dedi, yüzünde sinsi bir gülümseme belirmişti "Bir kere ben 5 yaşındayken bile çok yakışıklı bir çocuktum. Komik sıfatı yanlış bir tabir olur benim gibi karizmatik bir adam için!"
"Tabi tabi... Elbette yakışıklısındır eminim! Bezli halinle bile eminim çoook yakışıklısındır!"
"Ne? Bez mi? Şu bizim bildiğimiz bez?"
"Evet şu bizim bildiğimiz bez. Hani şu çocuklar etrafı kirletmesin diye giydirilen o beyaz külot gibi bezler! Eminim sana çok yakışıyordur!"
"Yok artık! Bu da nerden çıktı!"
Genç adamın gözünün önünde resmen bezli hali canlanmıştı bir an. Tiksintiyle başını iki yana salladı.
"Var artık Alpay bey!" tekrar araya girdi Çiçek gülerek, "Eminim bez size çok yakışıyordur! Çok şirin olduğunuzdan yüzde yüz eminim! Böyle paytak paytak yürüyorsundur bezle. Ay gözümde canlandı resmen!"
Alpay içten büyük bir kahkaha attı aniden. Kendine engel olamıyordu. Durmadan gülümsemek istiyordu. Bu kızla sohbet etmek dünyayı daha çekilir hale getiriyordu orası kesin. Bu külot bez konusu biraz tuhaf hissetmesine neden oldu ama yine de içtenlikle gülümsemesine neden olmuştu. Eh bari karısı onu bezli haliyle bile şirin bulabilecekmiş. Bunu öğrenmiş oldu.
Karşısında oturmuş olan eşine yoğun bakışlarını dikerek baktı bir süre genç adam. Gözlerinin içi gülüyordu karısının. Ne güzeldi... Bu kıza baya alışmaya başlamıştı. Aniden yüzü soldu genç adamın. Daha karısına söylememişti.
Bu gün buraya gelme nedeni bambaşkaydı. Ne kadar söylemek istemese de söylemek zorundaydı.
Bu gün öğrendiği bu gerçeği ondan saklamaya hakkı yoktu. Elbet bir gün o da öğrenecekti. Ama şu an onunla yaşadığı bu güzel anı bozmak istemiyordu. Eğer bu gerçeği söylerse onun nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu. Şoke olabilirdi. Genç adam ne yapması gerektiğini bilmiyordu.
Çiçek'in narin bir yapısı vardı. Bu gerçeği öğrendiğinde çok sarsılacaktı belki de...