Fare

2466 Kelimeler
Kadın ettiği intikam yemini için aylardır gece gündüz demeden araştırma yaptığı adamın karşısına gelmişti. Gelmişti gelmesine ama beyninin içini kemiren sorular susmak bilmiyordu. Adamın dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştı, başardığı gibi yok etmesi ve kendini unutturması da gerekiyordu. Teni esmer, siyah saçlı adam ne düşündüğü belli etmez şekilde gözlerini kadına dikmiş izliyordu. Uzun boylu, kumral saçlı, göğüsleri ve kalçaları orantılı, ince belli her erkeğin ilgisini kolaylıkla çekebilecek bir kadındı. Emin, kadının bir an yatağını süslediğini düşledi. Kumral saçlarının beyaz çarşaflara dağıldığını, gelgitleriyle sallandırdığı göğüslerini, acıyla kendisine yalvardığını ve arkasından her yerin kadının kanlarıyla kaplandığını. Aldığı keyifle koltuğuna yaslanıp sinsice gülümsedi, tablada yanmaya devam eden purosunu aldı. İçine çekti yüzünün görünmesine engel olacak kadar çok dumanı dışarıya üfledi. Duman kokusu odayı sarınca kadının boğazı gıcıklandı, birkaç kez boğazındaki daralmayı gidermek için öksürdü. Adamın aç bakışlarını fark ettiğinde ise bir an göğüslerinin arasına gizlediği bıçağı almayı, adamın gırtlağına bastırıp ondan kurtulmayı planladı ama arkasındaki insan irisi, iki korumanın varlığı buna engel oluyordu. Koca elleri boğazını sardığında gördüğü son yüz arkasında bekleyen o kel izbandut olurdu. Adam atak halinde bekliyordu. Emin purosu elinde kadına “Yolumun üstünde ne işin vardı? Anlat!” diye emretti. Kadın hangi rolün onu daha iyi kurtaracağını düşünürken sıradan ve masumane “Yürüyüş yapıyordum.” Diye yanıtladı. “Çevresinde, sayısız her noktada özel mülk yazan, yerde mi? Buna kediler bile inanmaz!” Emin ayağa kalkınca kadın biraz şaşırdı. Bu adam resimlerde göründüğünden daha kısaydı. Siyah çizgili takım elbisesiyle tam karşısına geçtiğinde aralarında 3 cm kadar fark olduğunu söyleyebilirdi ancak hakkında öğrendikleri aklına geldiğinde bunu önemsemedi. Pirazizli Emin’in hem namı hem şanı büyüktü. Mafya aileleri arasında bir yıldır bayrağı elinde taşıyor, ondan habersiz uyuşturucu transferi gerçekleşmiyordu. İstediğini yükseltip istediğini alaşağı etme gücüne sahipti. Diğer çetelerin yuvalarını istediği gibi istediği şekilde kullanıyor işlerine karışıyordu. Ancak söz geçiremediği, iktidarını sarsan, bayrağı ondan zorla aldığı yalnız bir aile, yenemediği bir karanlık adam vardı. Baran Kılıçarslan. Kumarhane kralı Fatih Kılıçarslan’ın oğlu. İntikamın alınacağı adam, düşmanı. Pirazizli Emin, düşmanının düşmanıydı. Kadın gözlerini kaçırdı, “Bakın, bir hata etmişim, dikkatsizliğim sonucu arazinize girmişim ama olayı fazlaca büyütmüyor musunuz?” dedi. Üzerindeki tayt ve kalın askılı bodysini gösterip “Sadece koşu yapıyordum, adamlarınızda gördü.” Dedi. Başını daire çizer gibi ağırca oynatan Emin “Kadın,” dedi onun söylediği safsataya inanmadığını belli ederek “Kimse, hiç kimse benim arazime spor yapmak, şpagat açmak için girmez!” dedi. Kadın şpagat kelimesini duyunca içinden ‘bir kültürlü mafya olması eksikti.’ Diye geçirdi. Adam arkasına dönüp birkaç adım ilerledi, kollarını iki yana açıp kasvetli, boğuk odayı göstererek “Bak, nerede olduğuna iyi bak! Sıradan bir adamın karşısında değilsin!” deyip yerine oturdu. Kadın arkasındaki korumalara bakıp Emin’e döndü, at kuyruğu bağladığı uzun düz saçı omuzuna gelince eliyle arkaya itti. “Anlıyorum ama sizinle işim, bağım hiçbir şeyim yok! Zarar vermişliğimde yok, yaka paça beni buraya getirmeniz çok kabaydı. Normal biri olmadığınızı anlıyorum da benim sıradan biri olmam kafanızdaki şüpheleri yok etmiyor mu? Ne diye hala buradayım? Size ne gibi yararım ya da zararım dokunabilir? Şu an saatlerimi boşa harcıyorum!” Kadın konuşmaya devam edecekken adam “Kadın!” diye tahammülsüzce onu uyardı. Art arda hızla konuşması başını ağrıtmış takip edememişti. Kapı açılıp içeri giren genç adam patronuna yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldadı, Emin’in onayıyla geldiği hızla geri çıktı. Emin yaslandığı koltukta sağa sola yavaşça dönerken kadının gözlerine bakıyordu. Vereceği hükmü can çekiştirmek ister gibi bekletiyordu. Bu kadın işine yaramazdı. Küfür eder gibi “Tek kelime etmeden git!” dedi ancak kadın onun “Siktir git!” dediğine emindi. Karşılaştığı muameleye biraz sinirlense de belli etmemeye çalıştı. Arkasını döneceğinde “Aaa!” diye acıyla kendini yere atıp başını eğdi. Korumalardan biri silahını çekmiş kadına nişan almışken diğeri eğilip dikkatle kolundan tutarak ayağa kaldırmaya çalıştı. Kadın adama tutunarak ayağa kalkarken hemen önündeki alçak sehpaya oturdu. Kendine silah doğrultan adama korkulu gözlerle bakıp “Ayağımı burktum!” dedi. “Beni öyle korkuttunuz ki elim ayağıma dolaştı. Sizi yüzünüzden!” diye mafya babasına söylenmeye devam etti. Emin dişlerini gıcırdatarak adamlarına dışarı götürmeleri için elini kaldırdı. Kel olan silahı indirirken diğeri hala söylenen kadını dışarı çıkardı. Pirazizli Emin kapı kapanınca odada kalan adamına bakıp “Şu kadınlar sikimi soğutmaktan başka işe yaramazlar!” dedi. ****** Koruma, kadını arabasına bindirip cama eğildi. Kadın emniyet kemerini bağlarken “Ucuz kurtuldun, ardına bakmadan git.” Dedi doğrulup diğer elemana “Araziyi çıkana kadar takip et!” görevini verdi. Kadın camını kapatıp yola çıktığında kulağına gelen sese dikkat kesildi. “Doğru! Ucuz atlattın!” “Yeniden başlama!” diye fısıldadığında yine aynı ses “Başardın mı?” diye sordu. Kadın soruyla yalnızca gözlerinin içi gülecek şekilde “Evet!” dedi. ****** Gümüş, eskitme köstekli saatini cepkenin cebine koyan yaşlı adam kömür gibi kara bakışlarını karşıya dikti. Yanındaki koyu yeşil koltukta, baştan aşağı hazır vaziyette oturan karısına bakmadan “Beş dakika!” dedi. Bu çocuklarının salonda gitmeye hazır olmadan önceki kalan son vakitti. Gülay hanım kocasına göz ucuyla baktığında onun çok gergin olduğunu gördü. Fatih’in öfkesi açığa çıkmadan çocukların bu süre içinde gelmeleri için dua etmeye başlamıştı. Onları uyarmak ya da çağırmak gibi eylemde bulunamazdı. Bu düğünün önemli bir amacı vardı, Fatih tüm çocuklarını uyarmıştı. Yandaş aile Alaca’ların kızı aynı alemden biriyle evleniyordu. Tüm karanlık iş adamları bu düğünde olacakken Kılıçarslan’ların yıkılmaz, dağılmaz, sapasağlam bir arada olduğunu eksiksiz gösterecek hem gözdağı hem de çıkan dedikodulara son verecekti. Odasından ilk çıkan en küçük çocuk İlhan oldu. Lacivert, açık mavi çizgili takım elbisesi geriye tarayıp havalandırdığı siyah saçlarıyla yeni yetme gençliğinin hakkını veriyordu. Ablası Niran’da odadan çıkınca ikisi de gözleriyle birbirini süzüp beğenilerini dile getirdi. Niran elini kolunu önünde toplayarak salona geçerken İlhan ceketinin düğmesini kapattı. Babalarının karşısına geçtiklerinde saygıyla anne babalarına selam verdiler. “Kıl payı kurtuldunuz!” Babalarının sert bakışları karşısında bir şey demeden onun ayağa kalkmasını beklediler. Önde Fatih Kılıçarslan arkada eşi ve çocukları evden çıkarken Niran “Anne, Baran abim gelecek mi?” diye sordu. Eğer ki gelmezse babalarının gadabından hepsi payına düşeni hatta daha fazlasını alırdı, biliyordu. Gülay hanım kızını rahatlatmaya çalışarak koluyla onu kendine çekti. “Serkan onu ne yapacak ne edecek getirecektir!” dedi ve dediğinin olmasını Allah’tan en çok o diledi. ****** Kılıçarslan’ların en gözü karası küçük pencereden batan güneşi, yanmaya başlayan şehrin ışıklarını seyrederken Kıbrıs’tan İstanbul’a geldiği özel uçak piste yumuşak bir iniş yaptı. Hostes kapıyı açtığında iki numaralı en iyi fedaisi Ogün etrafı bakışlarıyla kolaçan ettikten başıyla ‘geçebiliriz!’ diye işaret verdi. Tıpkı gözlerinin karası gibi siyahlara bürünmüş Serkan Kılıçarslan merdiven inerken bir numaralı fedasi Reis arkasını kolluyordu. Pist temizdi biri korumalar diğeri Serkan için olan iki araba ve adamlar onları karşıladı. Arabaya bindiklerinde Ogün ön koltuğa otururken Reis ve Serkan arkaya geçti. Şoför emir beklediğini belli edercesine geri dönüş aynasından patronuna baktığında “Baran’a.” Dedi ve sıkıntıyla dışarıyı izlemeye devam etti. ***** İçeriden gelen bağrışmalar, kırılma sesleri depodan bozma evin dışına çıkarken Ogün, Reis’e bakıp sıkıntıyla “Bizde girecektik işte!” diye isyan etti. Reis ağırlığıyla “Abi istemedi!” derken daha büyük bir şangırtı tamda deponun kepenkten olan kapısında koptu. Hem Reis hem Ogün panikle bellerindeki silahlara davranırken “He abicim he! Abi kardeş hasret giderip hasbihal ediyorlar ya! Bölmeyelim tabi!” dedi. “Aç kapıyı şimdi abi, Baran ağabeyi zımbalayacak doktor doktor gezeceğiz!” Reis ona hak vererek merakla kepengi kaldırdığında Serkan Kılıçarslan ağabeyi Baran’ı koltuğunun altına almış zorla yürütüyordu. Su dolu varilin yanına gelip Baran’ın kafasını sokarken başını kaldırıp kendine bakan fedailerine kara gözleriyle ölümcül bakış atıp “Kapatın lan!” diye bağırdı, sesi boş sayılan depoda yankılandı aslanın kükreyişi gibi derinden gelen tonlamalarla korkan fedailer sorun olmadığına ikna olarak “Pardon abi!” diyerek kepengi indirdi. Reis sinirle “Aldın mı cevabını! Abi şimdi bizi goygoya gönderecek!” diye hışımla arkadaşına soludu. “Aldım abicim aldım! Doktor paketlemektense goygoya gitmeyi tercih ederim!” Yıkık dökük sesler yine dışarı vururken Reis bıyık altı gülüp olduğu yerde volta atıp duran Ogün’e “Şşt!” diye seslendi. Eğlenerek “Sence kaç yumruk?” diye sordu. “Beş rahat vardır ama Baran ağabey yediyi zorlar!” dedi çenesinin altını kaşıyarak. Arkadaşının bahse girmek istediğini fark edip “Sence kaç?” diye sorduğunda “Beş yumruk iki tekme! Abi ellerinin pürüzsüz olmasına özen gösteriyor!” deyip sırıttı. Sesler gelmeye devam ediyordu. Ogün başını eğip “Abi pantolonuna zarar gelsin istemez. Yedi yumruk!” diye iddiasını sürdürdü. “Ben alırsam goygoya tek gidersin!” Reis onun teklifini düşünüp kararla “Bu gece düğün var! Zaten üstünü değiştirecek! Dört yumruk, iki tekme hatta zorlayayım birde kafa! Goygoy hayırlı olsun!” diye teklifini yaptı. “Tamam!” “Tamam!” Sesler kesildi ve kepenk hızla yukarı kalktığında iki adam duruşlarını dikleştirdi. Serkan nefes nefese eli yüzü kan olmuş halde çıktı. Yerde yatan Baran’ı gösterip “Ağabeyi alın, benim eve geçiyoruz!” dedi. Yolda ilerlerken pimi çekili bomba gibi görünen abisine bakan Reis biraz rahatlatmaya çalışarak “Abi!” dedi yumuşak bir tonda biraz yutkundu. Serkan katı bakışlarını ona çevirmeden “Söyle!” diye emredince baygın yatan kana bulanmış Baran ağabeye bakıp “Kaçıncıda ikna ettin?” diye sordu. Serkan gözlerini kapatıp başını Reis’e çevirdi. Açınca Reis bir daha yutkundu ama öğrenmesi gerekiyordu. Aç yavru köpek gibi bakmayı sürdürdü. “Kafası güzelmiş, üç!” Hem Ogün hem Reis bunu hesaplamadıkları için kendilerine kızarken Reis biraz heyecanla “Tekme var mıydı abi?” diye yine sordu. “Yok!” deyip kestirip attı. Bakışlarını film kaplı camdan dışarı çevirdi. Ogün yerinde duramaz bir tavırla arkaya dönüp “Kafa var mıydı?” sorunca sorulardan sıkılan Serkan duruşunu bozmadan “Yoktu ama olacak! Ben ikinizin kafasını birbirine vururken olacak!” dediğinde Ogün önüne dönüp abisini görmediğine sevindi. Reis Baran’ı dik tutmaya çalışarak abisinden bakışlarını kaçırdı. ******* Serkan Baran’ı kendi yöntemiyle ikna etmiş, evinde hazırlanması için getirmiş etrafına sayısız adam vermişti. Önce tıraş ardından duş derken yüzündeki şişliklere soğuk kompres yapılmış makyajla morluklar kapatılmıştı. Siyah takımını üzerine giyinince Baran insan içine çıkacak hale gelmişti ancak siyah gözlerindeki bulutlar geçmemişti. Gale edinmeden bu düğüne katılacak sonrasında yine inine dönecekti. Karşısına bakarken bile aklından tek düşünce geçiyordu. “Gönlünün Neşesi” Bizans dönemine ait, eski, bazı duvarları yıkılmış, bazıları ise restorasyonla ayakta tutulan mekanda alabildiğine uzun silindir sütunlar vardı. Kadın salık verdiği saçlarını yandan tek örgüyle birleştirmiş kumral saçlarının uçlarına hafif dalgalar eklemişti. Toprak tonlarındaki göz makyajı bal sarısı gözlerini ortaya çıkarmış beyaz tenine çok yakışan soft yeşil ayaklarını örten şifon elbisesini giymişti. Araba durup ineceğinde ayağını dışarı atıp rahat hareket etmek için yırtmacını açtı. Düğün sahibi, kameramanların beklediği kırmızı halıyla kaplanmış yola adım attı. Sayılamayacak kadar çok adam vardı. Düğün yeri çok iyi korunuyordu. Olay çıkmaması gerekti. Önce karşılama görevlisi olan kadının yanına geldi. Küçük taşlı çantasını açıp için üzerinde P harfi olan kurşun mührü kadına uzattı. Kadın mühre bakıp onu torbaya atarken ev sahipleri tarafından karşılandı ve sonra davetlilerin olduğu yere geçti. Çok dikkat çekmemek için kendine bir içki alıp ayaktaki kalabalığın arasına karıştı. Gözleri Kılıçarslanları arıyordu. Birini bulursa asıl kişiye de ulaşması kolay olacaktı. Çok bakmasına gerek kalmadan babaları, küçük kardeşi, gördü. Gözleri hızla Baran’ı bulmaya çalışırken onun olmayışıyla beklemeye devam etti. Kahverengi topuzuyla yaşının güzeli yaşlı bir kadın yanına gelip selam verince o da selam vermek zorunda kaldı. Dikkat çekmek istemezken “Sen avcısın, değil mi?” cümlesini duyunca olduğu yerde kalakaldı. Kadın bal sarısı gözlerini ona çevirip zoraki gülmeye çalışırken “Siz, ne demek istiyorsunuz?” diye anlamazlıktan geldi. Kadın gülümseyerek sıradan sohbet ediyormuş hissi vermeye çalıştı. Bakışları insanların üzerindeyken “Nasıl becerdin buraya girmeyi bilmiyorum ama iyi iş çıkarmışsın!” dedi. Kadın itiraz edecekken “Sakin ol, güzel!” diyerek onu teskin etti. “Sen bu ailelerden hiçbirine ait değilsin! Duruşun yabancı bir kere. Baksana onların gözlerinin içlerine hem dost hem düşmanlarıyla beraberler. Yiyip içiyor, sohbet ediyorlar. Her an kavga çıkacakmış gibi temkinliler ama rahatlarda.” Yanı başındaki kadına bakıp “Sende bu zenginlikten nasibini almak için efsanevi görünen bu ailelerden birine kancayı takmak için buradasın!” diye gözleminden emin bir şekilde bahsetti. Genç kadın rahatladı. “Yalan diyemem!” diyerek asıl niyetini gizlemeye çalıştı. Kadın tahmininde yanılmadığı için rahatça gülümseyerek kadını baştan aşağı süzdü. “Senin için en uygunu şimdiki evlenen Alacaların küçük oğlu! Başkalarıyla vakit kaybetme.” Diyerek hedef gösterdi. Bal sarısı gözler Kılıçarslanların masasındaki hareketliliğe takılırken yaşlı kadın onun baktığı yere dikkatle baktı. “Zor seçim! O aileye giremezsin! Onlar seçip istemedikleri müddetçe.” Genç kadının kendini duymadığını hala aynı yere baktığını görünce elinden tuttu, kendine çevirdi. “Azimlisin ama akılsızlık edersen azmin önemi kalmaz!” deyip genç kadına gülümseyerek yanından ayrıldı. Bakışlarını biraz daha yumuşatan kadın, rahat olmaya çalışarak dikkatlerden kaçınmak istedi. Baran Kılıçarslan gelmişti. Önce ailesinin masasına oturup ardından kalkmış kendisini çekiştiren insanlarla sohbet etmişti. Sonunda dışarıya çıkmaya kalktığında kadın kalabalığın içinden sıyrılarak ilerlemeye başladı. Yalnız bulduğu ilk yerde Baran’la olan hesabını görecek ve intikamını alacaktı. Önüne geçen garsonla yol vermek için ikisi de aynı anda durup aynı anda hareket edince gözlerini Baran’dan çekmek zorunda kaldı. Garson yol verirken kadın durup Baran’ı aradı ve yeniden bulduğunda aralarındaki mesafe giderek atıyordu adımları hızlandırdı ancak eteğinin kuyruğuna basılmasıyla ilerleyemedi. Arkasına döndüğünde eteği çekiştirmesine rağmen adamın birinin hala kuyruğa bastığını gördüğünde “Bakar mısınız?” diye seslendi. Karalara bürünmüş Serkan Kılıçarslan kısık bakışlarla ona döndüğünde kadın yutkundu. Baran’ın kardeşinin sert olduğunu biliyordu da bu denli etkisi altına gireceğini sanmıyordu. “Eteğime basıyorsunuz!” dedi bir an önce çekmesini bekleyerek. Serkan yere baktı ve ayağını kaldırdı. Kadın eteğini çekti. Gülümseyerek yanından çekip gidecekken adam onun bakışlarını inceliyordu. Kara gözlerin çekiminden hemen kurtaramadı bakışlarını, Baran’a yapacaklarını bilseydi ne yapardı mesela? Korku ve heyecanla önüne dönüp nereye gideceğini bilmeden ilerledi. Kadın her yere baksa da Baran’ı bulamadı. Ayakları gezmekten ağrımaya başlarken böyle bir fırsatı yakın zamanda bulamayacağını biliyordu. Bu gece ya olacak ya olacaktı. Karanlıkta, ışıkların olmadığı yerlere yine baktı. Gözleri alışınca ağaçtan setin ilerisinde, aşağısı deniz olan uçurumun orda birini görür gibi oldu. Etrafını kolaçan edip oraya ilerledi. Karanlıkta Baran mı emin olmaya çalışırken adamın yanına başka bir adamın gelmesiyle ağaçlarla bütünleşircesine saklandı. Eteğinin üzerinden dokunarak silahın yerinde olup olmadığını kontrol etti. “Baran! Yine mi içiyorsun?” dendiğini duydu. “Şurası varya.” Diye uçurumu gösterip “Oradan atlayacağım!” dedi. “İzin vermem!” diyen adama yalvarır sesle “Serkan!” dedi bezmişçesine “Kurtar beni bu acıdan! Anla halimi, anla da bir kere de ayağa kalk abi deme! Sen it beni! Izdırabım sona ersin! Dayanamıyorum artık!” dedi. Dediği gibi ayakta duramayarak mecali kalmamışçasına yere çöktü. Kardeşi de onun yanına çöktü. “Sığamıyorum lan hiçbir yere! Sığamıyorum! Nefes alamıyorum artık! Bırakın yakamı! Salın beni de cehenneme kavuşayım!” “Sen olsan beni salar mıydın?” Serkan’ın sorusuyla ona dönen Baran “Salmazdım! Çünkü sen günahkar değilsin! Günahı olan benim!” diye bağırdı. Serkan çok kez duyduğu aynı sözlere cevap vermedi. “Gözümü açtığım her gün yanıyorum! Yanıyorum, yanıyorum ama sönmüyorum! İçim köz ulan! Köz! Kül olup suya, toprağa karışamıyorum!” Baran belindeki silahı çıkarıp kardeşine uzattı. “Bitir hadi! Bana yapacağın tek iyilik bu olur!” Kadın onları pür dikkat izlerken arkasında bir ses duydu. “Küçük fare buradaymış!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE