1.Bölüm

998 Kelimeler
Sabahın ilk ışıklarıyla, saçlarım okşanarak kaldırılmayı bende tercih ederdim ama söz konusu Eflatun Yetmez'in torunu olmak olunca, bunlar mümkün olmuyor maalesef. Kalçamın üzerinde hissettiğim baskıyla gözlerimi açtığımda, Babaannem odamdaki koltuğuma oturmuş, bastonuyla beni dürtüklüyordu. "Paçi, kalk bakayum, diyeceklerum var." Yatağın içinde birazcık mayışayım derken, bir baston darbesi daha yiyen çanağım, kalkmamı emreder tonda sızlıyordu. Gözlerimle birlikte ağzımı açtığımda, karşımda gördüğüm Babaannem, yatağıma daha fazla sinmeme sebep oldu. Saçlarımı geriye doğru itip, yatağımın başlığına yaslandığımda, kendimi bir nebze olsun kutsal bastonun atış alanından çıkmış gibi hissettim. Uykulu gözlerimi ovalarken, sakin sakin sordum. "Eflatun hanum, sabah sabah niiş dikildun başuma kutsal bastonunla?" Babaannem beni baştan aşağıya süzerken, bastonuyla üzerimdeki pikeyi yatağın ucuna doğru ittirdi. Benim şiveyle konuştuğum zamanlar, genelleme olarak sinirli olduğum zamanlara tekabül ediyordu. Benim lehçem kaydıysa, kayışın kopması yakın demektir. Babaannemin başıyla işaret etmesi üzerine, ayaklarımı sürükleye sürükleye lavaboya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı tepemden bağladıktan sonra, Babaannemin yanına döndüm. Karşısına oturup benimle konuşacağı şeyleri beklemeye başladım. Evin en küçüğü olduğum için bazen postacı, bazen haber kuşu olarak kullanılabiliyordu bu narin bedenim. "Paçi, bak şimdi diyeceğum şeyler önemlidur. Yarım kulak dinlemiyesun, eldururum seni." Babaannemin yüzündeki ifadeyle, kötü bir şey olmamasını dilerken oturduğum yerden kalkarak ellerini öptüm. Babaannem Annemin vefatından sonra bize annelik yapmış, ailemizi bir arada tutmayı başarmış çok değerli bir kadındı. Ailede asla kimse ona saygıda kusur etmez, lafını ikiletmezdi. Hassas noktası bendim aslında, en küçük olmamdan dolayı Babaannem üzerime hala çocukmuşum gibi titrerdi. Annem ben çok küçükken öldüğü için, Babaanneme yeri geldiğinde Anne bile demişliğim vardır. Çakmak çakmak bakan gözlerine çevirdim mavilerimi. "Söyle Babaannem, seni dinliyorum." "Habu senun Got gafa abin Zafer varda." "He Nenem, ne olmuş ona?" Babaannem, sesini bir miktar alçaltarak, yumruk yaptığı elini kalbinin üzerine koydu. "Sevdalanmiş." Zafer abimin, Arzuhal ablaya olan aşkını yedi düvel duymuştu ama biz Babaannemden sır gibi saklardık. Demek ki artık Zafer abimde, dayanamamış açık vermişti. Yalnız ben erkek olsam, adı Arzuhal olan birine âşık olmam herhalde. Arzuhal Komik geliyor kulağıma, sanki bizim ailenin isimleri çok normalmiş gibi. "Akşam ona kız istema gidiyruk, Zafer abina de oni. Uşağum baa anlatmay gönul işlerini. Ama ben biliyrum." Babaannemin yufka yürekli olduğunu söylemiş miydim? Evlatları neyse bizde onun için o kadar önemliydik, Zafer abimin anlatamayacağını bildiği için, haber kuşu olarak beni kullanıyordu. Tam Babaanneme sevgi dolu sözcükler sıralayacakken hiç beklenmedik bir şey oldu. Gözüm saate kaydı, sonra odamın içinde çıkan savaş koca evde kargaşaya neden oldu. Yeni yazdığım senaryo için, yapım şirketiyle görüşmeye gidecektim. Ve yalnızca bir saat vaktim vardı. Babaannem beni izlerken, "Başum döndi, ben gidiyrum" diyerek, odamdan çıktı. Sonuç itibariyle ne oldu biliyor musunuz? Ben Kuymak yemeden, evden çıkmak zorunda kaldım. Ayfer ablamın arabasıyla yola çıktıktan sonra, yeğenime hediye almak için çıktığıma dair kısa bir mesaj yazdım. Allah affetsin. Bugün sabah evden çıkışım hiç hayra alamet değildi ya, neyse. Kuymak yemeden çıkmış olsam da, Kutsal bastonla uyandırılmıştım ya, onu da unutmamak lazım. Bu zamanda kim sabahları Eflatun Yetmez'in kutsal bastonuyla uyandırılıyor ki? Kıymet bilmek, şükretmek boynumuzun borcu, Vesselam. ---- "Evet, Melek şu an tam olarak bir dakika kırk iki saniye var, telefonu kapatmayarak hızıma engel oluyorsun. Allah seni bildiği gibi etsin, seninle konuşayım derken ayağımı kapıya gamançoz* ettim." Melek, yani benden daha heyecanlı arkadaşım sayesinde binaya giriş yaparken, ayağımı kapıya vurdum. Şimdi koş koşabilirsen sekiz kat yukarıya ulaştıran asansörün önüne. Ayak bileğimin üzerine parmaklarımı bastırarak, kontrol ettiğimde fazla sızlamadığını fark ettim. Bugün beni idare etmeliydi, en sevdiğim ayağım benim. Asansörün önüne doğru seke seke giderken, rezilliğin Cafer'ini yaşıyordum resmen. Ancak abim bu kadar güzel rezil olabilirdi çünkü. Asansöre on adımlık bir mesafe kaldığında, son çabalarımı sarf ediyordum. Ta ki sol omzunda yaşanan küçük çaplı bir depreme kadar. Dengemi kaybettiğim esnada, kesinlikle bir depremzededen farkım yoktu. Elimdeki çantam göklerde kartal gibi uçarak yeri boylamışken, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Daha yeni Kutsal bastonla dürtülen bir kıymetlim vardı benim, bu defa yerden darbe alırsa uzun müddet oturamazdım. Gözlerimi kapattığım esnada, bileğim ve belime iri kemikli eller konulduğunda, ne olduğunu anlayamadan sert bir bedene yaslandım. Refleks olarak kapattığım gözlerimi açtığımda, yalnızca küçük bir toplulukla karşılaştım. Başımı yaslandığım bedene çevirdiğimde, içleri alay dolu bakışlarla buluştum. Sırtım arkamdaki şahsiyetin göğsüne yaslanmış, başımı çevirdiğim için yüzlerimiz arasında yok denecek bir mesafe kalmıştı. Yalnızca benim duyacağım bir tonda kulağıma ulaştı fısıltıları. "Siz kadınlar bu topukluları rezil olmak için mi giyiyorsunuz?" Laf soktu. Bana laf soktu. El alemin adamı, bana laf soktu. Bana, Eflatun Yetmez'in torunu, Yeter Yetmez'e! Belimdeki elini geri iterek, kaşlarımı yay şeklinde havalandırdım yüzlerimizin arasındaki mesafeyi açarak. Sanırsın kolbastı oynuyorlar! Yere düşen çantamı alıp saçlarımı düzelttikten sonra, kalabalığın azalmak yerine çoğalmasına aldırış etmeden cevap verdim karşımda ki Allah'ın kuluna. "Senin dediğin kadınları bilmemde, ben bunların üzerinde horon tepiyorum." Adını bile bilmediğim aslında bana yalnızca yardım eden ama aynı zamanda dalga geçen kişilik alayla tek kaşını kaldırdı. "Yani?" Yönümü asansörün olduğu kısma çevirip, iğneleyici bir tonda cevap verirken dudaklarımı alayla kıvırdım. "Eğer beni biraz daha oyalarsan, horonu senin üzerinde teperim." Kalabalık guruba göz attığımda, kıyafetlerinden anladığım kadarıyla genellemesi kat çalışanlarındandı. Ve benim cevabımın ardından bir kaç tanesi vahvahlanırken, bazıları hayretle açılan ağızlarını, elleriyle perdeliyorlardı. Yani ben, Yeter Yetmez'im, benden başka bir cevap beklenemez ki. Asansörün düğmesine bastığımda, kafamda horon tepen hamsilerimi zorla durdurdum. Henüz Zafer abime haber bile vermemiştim, öncelikle kendimi görüşmeye adapte etmeli ardından bu gece çifte saadet yaşamalıydım. Bana işi almalı, Abime sevdiğini almalıydık. Açılan asansör kapısına adımımı atacağım esnada, koluma baskı uygulanınca başımı çevirdim. "Adınız neydi?" Beni yere yapışmaktan kurtaran ukala adama, yeni bir malzeme vermemek adına her zaman ki taktiğimi uyguladım. Yay misali kaşları çatılmış, yeşil gözleri sinirle kısılmış, çehresi sıkıntılıydı. "Asude Yüksel" Kaşlarımı çatarak kolumu yavaşça çekip, nezaket olarak ekledim. "Sizin neydi?" Sorduğum nezaket içerikli soruya tokat gibi bir cevap geldi. "Bahadır Arslanoğlu." What? Allah kaldursun belani Yeter! Üzerinde horon tepsinler Yeter! Kemençenin telleri kırılsın Yeter! İç sesimi ayakta alkışlarken, Bahadır Arslanoğlu yanımdan geçerek asansöre binince asansörün kapıları yüzüme kapandı. Az önce yapım şirketinin sahibinin üzerinde, horon tepeceğim bildirisini yayımlamış, ardından kendimce racon kesmiştim ki, olanlar oldu. Sözde Asude Yüksel olan ben Yeter Yetmez, iki tane güvenlik eşliğinde kapı dışarı edildim... Bunların hepsi sabah Kuymak yemediğim için başıma gelen lanetlerdi, biliyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE