Büyük buluşma

2295 Kelimeler
Şefika'nın anlatımı. Huzur. Kimisine göre sadece 5 harf 2 hece. Ondan öteye gidemiyor. Sıradan bir kelime. Robotlaşmış hayatlarında mutluluğa yer olmadığı gibi, huzura, sevgiye de yer yok. Oysa her insan mutlaka huzur bulduğu bir an yaşamalı. İliklerine kadar huzuru hissedeceği bir yer bulmalı. Nefes alıp vermekle huzur bulamazsın. Bir anlamı olmalı yaşamın. Bir çıkışı karanlık sokakların. Ve parlak bir ışığı siyaha boyanmış düşlerin. Öyle dolu dolu yaşamalı hayatı. Sanki sadece bu gün varmış gibi ertelememeli yarına hiçbir şeyi. Attığın her adımda kendini bir adım ön planda tutacaksın başkalarından. Zaten hayatımızı o ne der, bu ne der diye diye karanlığa hapis ettik. Bu defa kendin için bir şey yaparak tadını çıkara çıkara bir adım at kendine. Senden değerli kimsenin olmadığının farkına vararak. En önemlisi de, kendine adım atarken başka bir kalbi virane bırakma. Tamam sen çok değerlisin ama kıracağın bir kalp seni uçurumdan sürükler. Eğer bencil davranırsan, sadece ben diyerek yaşarsan eğer, hayatındaki en değersiz varlık sen olursun da, kalbin bunun farkına varamaz. O yüzden vicdanın sesini her zaman duyman gerek. Vicdanın rahatsa eğer huzuru bulmuşsun demektir. Benim için huzurun şehridir Konya. Kelimelere sığamayacak mutluluğun simgesi. Konya'ya yeni gelmiştim. Eda'nın Konya'ya gönderilmesine en çok ben sevinmiştim sanırım. Sebebinin ne olduğunu bilmiyorum ama beni buraya çeken bir şey vardı.Karşı çıkmadım hiçbir zaman bu çekime. Bir süre sonra benden bağımsız araştırmalarımın ana şehrine dönüştü. Çoğu zaman rüyalarımda gezip dolaşırdım Konya sokaklarını, İplikçi Cami'sini, Mevlana dergahını, Şekerciler hanını. Şimdi elime büyük bir fırsat geçti. Hiç görüşmesekte, çok sevdiğim arkadaşım Konya'ya geldi. Sıra bende değil mi azıcık tatil yapayım. Haber vermeden sürpriz yapacağım. Biletimi bir hafta önceden almıştım. Eda Konya'ya gidiyorum dediği zaman. Şimdi nerede miyim? Uçakta. Oh nihayet uçak indi. Bavulu da aldım mı tamam. Bir dakika ya ama bu bavul benim değil. Çok hafif sanki içinde bir şey yok gibi. Öndeki adamın bavulu acaba niye tanıdık? Fermuara takılı mavi kelebek benim olma ihtimalini yüzde kaça çıkarıyor? "Pardon beyefendi bakar mısınız?" Seslenmemle arkasını dönüp bekledi. "Buyurun hanımefendi." Neden yüzüme bakmıyor? Aman neyse ne. "Sanırım bavullar karıştı acaba bakabilir miyim?" "Tabi buyurun." Bavulu açınca kendi bavulum olduğunu gördüm. Aslında emindim ama beyefendinin de emin olması için açmıştım. Aynı şekilde o da bavulu açtı, kendi bavuluymuş. Ama gördüğüm bir şey beni benden aldı. Adam tam kapatacakken bavulu, elimi uzattım o an durdu adam. Çekemedim elimi. Nasıl çekerdim ki? Çalmayı istediğim ve dinlemeyi en çok sevdiğim nefesli müzik aleti bu. "Ney"di bu nasıl çekilirdim ki? Elime aldım ama o an bir şey oldu. Elimde olmadan gözlerim kapandı. O an gözlerimden bir damla aktı. Neden bilmiyorum ama ağlamak hem de hıçkıra hıçkıra, bağıra çağıra ağlamak istiyordum. Ama bunu bir başkasının yanında, hele de tanımadığım bir adamın yanında yapamazdım. Ne kadar bunu önemsemesem de, burası hiç yeri değil. Kendime gelmem lazımdı. Toparlan Şefika yaparsın. Hadi. Açtım zorla gözlerimi ama karşımdaki adam bana değil neyin üzerine düşen bir damla gözyaşına bakıyordu. "Şey, ben özür dilerim. Neden yaptım bilmiyorum ama görünce dayanamadım. Kusura bakmayın." Kendimi kötü hissetmiştim. Sebepsiz. "Önemli değil hanımefendi. Ney dinleyen herkesi etkiler belli ki siz tüm kalbinizle dinlemişsiniz". Belki de ruhumla dinledim. "Teşekkür ederim dokunmama izin verdiğiniz için." Benim için çok önemli bir yere sahip. Bir çok defa sipariş etmek istesem de, kendime Konya'da hissederek alacağım diye söz verdim. Şimdi sözümü tutma zamanı geldi. "Rica ederim, size vermeyi isterdim ama babamdan kalan yadigar veremem ama bir başkasını verebilirim." Beklemediğim bir teklifti. Nasıl bekleye bilirdim ki? Hem de tanımadığım birisinden. "Çok teşekkür ederim artık kısa da olsa buradayım, gitmeden önce alacağım tek şey." Büyük konuştum biliyorum. Kitap almadan geri dönmeyeceğimi adım kadar iyi biliyorum. Çok zor oldu ayrılmam. Bir şey beni o adama çekiyordu. Sanırım yüzüme bakmama nedenini de biliyorum. Ama o an kırıldım sanki. Aklıma o an gelmedi. Dinen bağlı insanlar karşı cinsin yüzüne bakmazmış. O da bakmadı. Bu benden artı bir puan kaptı ya neyse. Şimdi sorun ben nasıl gideceğim Edoşumun yanına? Neyse ki ev adresini çaktırmadan almıştım. Alandan çıkıp bir taksi tuttum. Adresi söyleyince neyse ki biliyormuş. Sorun yaşamadım. Taksiden ücreti ödeyip indim ama en büyük sorun şu ki benim cadım şu an işte. El mecbur 2 saat bekleyeceğim. 2 saattir bekliyorum. Elde 2 bavul gelen giden bakıyor. Bir haftalık tatil için iki bavul çok demeyin. Bende biliyorum çok ama bavulun birisi Eda ve hocam için hediye dolu. Geri dönerken bizimkilere alacağım hediyelerle dolu olacak. Neyse ki kuzumun üst kat komşusu iyi birisiymiş de bir bardak çay getirdi. Eskiden çayı sevmezdim. Mecbur kalmadığım sürece tüketmezdim. Sütlü kahve yeterdi. Ta ki, hocamın 'Çay dost meclisinin içeceğidir kızım, çaylar tazelendikçe muhabbet de tazelenir' dediği ana kadar. Çayla birlikte güzel bir muhabbet de başlamıştı. Hoş sohbetine doyum olmuyordu ta ki sokakta bir çığlık kopuncaya kadar. Eee bilin bakalım çığlık kimden geliyor? Doğru tahmin Eda'dan geliyor. "Ya ben hayal mi görüyorum yoksa sen gerçek misin?" "Gerçeğim canım. Ben geldim de, hani bir hoş geldin deme, sarılma? Yok ya ben gideyim en iyisi. Bak Nurhayat teyze bu şoka girdi mi donuyor, kafa bir yerlere gidiyor. ama iyi kızdır. " "Ya sen geleceksin, bana haber vermeyeceksin, bir de bana laf sokacaksın hıh. Evde konuşuruz canım ben sana gösteririm donmayı" - deyip boynuma atlayan bir kankayla karşınızda ben duruyorum. Şakalaşarak eve girdik. Ne kadar davet etsek de, Nurhayat teyze bizimle gelmedi. O değil de benim Azeri olduğumu öğrenince çok şaşırdı. Ama Türkçem iyi olduğu için konuşmamdan anlamamış. Bunu da Edoşuma borçluyum telefonda az konuşmadık. Eve girer girmez koala gibi yapışmıştık birbirimize. Normal yani düşünsenize hemen hemen her gün konuştuğunuz, her sırrınızı bilen birisiyle ilk kez karşı karşıya geliyorsun. Özlem var, sevgi var, dostluk var. Bizimki öyle bir dostluk ve bu dostluk bize mesafenin ve ülkenin bir önemi olmadığını gösterdi. Sonunda ayrıldığımız da kendimi koltuğa attım. Hem uçak yormuş, hem de ismini bilmediğim adamla olan konuşma yordu. "Ee kuzu anlat bakalım benim sevgili şehrim nasıl? Nereleri gezdin? Ve iş nasıl gidiyor?" "Yavaş gel kızım ya daha bir yeri gezemedim. Patron gıcığın teki işten yorgun geliyorum dolaşmaya vaktim olmadı. Ama iyi ki de dolaşmamışım rehberim geldi şimdi haftasonu dolaşırız. Daha doğrusu sen dolaştırırsın. Malum sevdiğin şehir" deyip göz kırptı. "Dolaştırırım canım ama aç ayı oynamıyor ee yemeğe ne var açım ben." Her zaman aç olmayı başaran birisiyim ben. Çoğu zaman yemek yemeden ortalıkta dolaşırım. Yalnız yemeyi sevmediğim için çoğu zaman öğlen yemek yemem. Yengem her zaman şikayet etse de, huyumu değiştiremeyeceğini de iyi bilir. "Bir şey yok ama hemen hazırlarım." "Tamam canım sen hazırla ben bir duşa girsem, anca kendime gelirim." "Tamam bak koridorun sağındakı oda boş oraya yerleş. Banyo koridorun sonunda." "Tamam canım ben kaçar." kendi evim sonuçta ha kardeşimin evi ha benim ne farkeder değil mi? Duştan sonra az da olsa kendime geldim. Yemek yiyince ikimiz de yorgunduk. Ama bu bizim sohbet etmemize engel değil. İki bardak kahve alıp terasta uzunca bir sohbete başlamıştık. Mutfağa kim gidecek diyerek de bir termos kahveyle işimizi sağlama almış olabiliriz. Eda işe gideceği için sohbeti kısa tutup odalara geçtik. Malum yarın büyük gün. Aşık olduğum şehirdeydim. Rüyalarımda gezdiğim şehri gerçekten dolaşacağım. Onun heyecanıyla zor da olsa uyudum. Sabah erken kalkıp kahvaltı hazırladım. Zaten uyuyamamıştım. Olsun bundan hiçbir zaman şikayetçi de olmadım. Ne zaman heyecanla bir şeyi beklesem asla uyuyamam. Bölük pörçük uykuları saymazsak tabi. Dilime dolanan şarkıyla yaptığım krepleri de masaya yerleştirdim. Şimdi her şey hazır. Uykucu hanım dışında. Birimiz uykucu, diğerimiz aşık halimiz ne olacak acaba? "Kuzum sen ne yaptın? Ben hazırlayacaktım." He canım uyan da balığa gidelim. Sen yemek yapmaya üşeniyorsun bir de erken kalkıp kahvaltı hazırlayacaksın da, ben de yiyeceğim. "Tamam canım yarın sen hazırlasın ödeşiriz. Şimdi onu bunu bırak da geç kahvaltımızı yapalım malum gezeceğim çok yer var." Hızlıca yaptığım kahvaltıdan sonra ortalığı toparlayıp çıktım. Yarın Eda'yla gezeceğim için bu gün sadece sokakları gezeceğim. Hiçbir şeyi düşünmeden, sanki yıllardır burada yaşamıyormuşçasına elimi kolumu sallayarak gezeceğim. Geldiği ilk gün sadece sokakları gezip ruhunu çektiği azaptan kurtaran kadın, ertesi gün daha bir heyecanla uyandı. Artık hesapsızca gezmeyecek, rüyalarında mesken kıldığı dergaha, mescide gidecek. İki kız hızlıca kahvaltılarını yapıp Konya sokaklarına gezintiye çıktılar. Her ne kadar Şefika gideceği yerleri bilse de sokaklara hakim değildi, ama gidecekleri yerler hakkında bir çok şeyi biliyordu. Sırf tasavvufa aşık olduğu için mastır zamanı bölümünü değişmiş, ilk başta zorlansa da Konya'dan gelen hocası ondaki aşkı görünce çok yardım etmiş, bir çok kitabı hediye ederek destek olmuştu. Onun için sokakları videoya almış, karış karış ona Konya turu yapmıştı. O yüzden gideceği ilk yer hocasının yanı olacaktı . "Ee ilk durağımız neresi kuzum?" "Benim çok sevdiğim bir hocam var bana çok destek oldu. ilk onun yanına gidelim mi?" "Olur canım gidelim. Ben de merak ettim şimdi." "Tanıyınca çok seveceksin canım." Sevilmeyecek birisi değil ki. Yüzündeki içten tebessümü onu ilk defa gören birisine sanki yıllardır tanıyormuş hissi uyandırır. Ama eğer konu Hz. Şems-i Tebrizi ve Hz. Mevlana Celaleddin Rumi ise lafını kimseden esirgemez. Mevlana'nın yüreğine, Şems-i Tebrizi'nin sivri diline sahip olan hocamı ve aşk dolu sohbetlerini çok özledim. Mavi'ye tutkun bir kızdım ondan önce. Öyle bir işledi ki, mor rengin aşkını ruhuma sessizce kabullendim. Hiç unutamam bana neden mor renge olan sevdasını anlattığı zamanı. Peştu dilinde 12 sayfalık bir kitapta Şems-i Tebrizi'nin hayatı ve kendi dilinden dökülen kelamlar varmış. İlk defa orada okumuş: "İlahi aşkın rengi mordur. Yolun başı da, sonu da zordur." Duyduğum zaman ilk defa mavi'den başka bir renge hayran kalmıştım. Ama yine de mavi tutkum gram kesilmemiş, hatta hocama hep mavi renkli hediye almıştım. İki kız kursun binasından girerken heyecanlıydılar. Şefika iki yıldır görmediği hocasını yeniden görüp Mevlana ruhlu adama sımsıkı sarılacağı için, Eda ise Şefika'nın geçmişinden birisi ile tanışacağı için. Hatta o kadar heyecanlıydılar ki önlerinden geçen genç adamı fark etmediler bile. "Hocam gelebilir miyim?" Başımı aralık kapıdan içeri uzatıp, bastıramadığım gülümseme ile bakıyordum yüzüne. "Şefika gözlerime inanamıyorum sen buradasın. Ah çok sevindim, aşkına bir adım kaldı ha." O bile kalmadı hocam. Sımsıkı sarıldığım hocamla gözümden akan yaşa engel olamadım. Belki de olmak istemedim. "Evet hocam buradayım. Ben de sizi gördüğüme çok sevindim. Artık gelmiyorsunuz Bakü'ye özlettiniz kendinizi. Sizin sayenizde aşkın gerçeklerini gördüm hocam. Sevgimi aşka siz dönüştürdünüz bunu unutmayın." Ne kadar tasavvuf ile tanışıp mastırı daha derinden öğrenmek için seçsem de, gözümdeki perdeyi kaldıran hocam oldu. "Yok canım ben bir şey yapmadım. Sadece sendeki aşkı gördüm. Diğer öğrencilerimden çok farklıydın. Hep bir adım öndeydin ee o yüzden sana bir çok nüshalar hediye ettim canım." Bazı şeylerin değeri paha biçilemez. Benim için kitaplarım da öyle. "Teşekkür ederim hocam tüm yaptıklarınız için. Bendeki yeriniz ayrı, o yüzden ilk sizin yanınıza geldim. Tanıştırayım hocam, arkadaşım Eda. " "Memnun oldum kızım hoş geldin." "Hoş bulduk efendim. Tanıştığımıza memnun oldum." Konu o kadar güzeldi ki vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştı iki kız. Şefika hocasının anlattıklarıyla geçmişe yolculuk yapmış, Eda bilmediği yönlerini yeni öğrenmişti arkadaşının. Öğlen hocalarının yanından ayrılıp dolaşmaya başladılar. "Dergaha mı gidiyoruz?" Başımı hayır anlamında salladım. "Hayır canım. İlk durak "Şekerciler hanı". Şems-i Tebrizi'nin Konya'ya gelirken ilk kaldığı yer. Oradan Şems-i Tebrizi Cami'sine gidelim. Bu gün ancak gezeriz Cami'yi." Biliyorum kendimi kolay kolay ayrılmayacağım yerler. "Şems-i Tebrizi 1244 yılının Kasım ayında Konya'ya gelmiş ve sora sora Şekerciler hanında geceleyebileceğini öğrenerek hana gelmiş. Hana geldiği zaman ise ilk sorduğu soru Mevlana'nın nerede olduğu oldu. Hanın sahibi ise Mevlana'nın talebeleri ile birlikte Meram bağlarına gittiğini söyledi. O gün bekledi Şems-i Tebrizi. Aşığın maşuğunu beklediği gibi.Uykusuz ve ibadetle geçen gecelerine bir yenisini ekleyerek bekledi. Ertesi gün Kasım ayının 30. günüydü. Öğleden sonra hanın kapısı önünde bir peykeye oturmuş, gelip geçenleri seyrediyordu. Bir süre sonra talebeleriyle birlikte dönen Mevlana'nın etrafını saran halkı yararak Mevlana'nın atının dizginlerini tutup sordu sorusunu. Aldığı cevaplar karşısında Allah diyerek olduğu yere yığılan Şems-i atından inerek sarılıp ayağa kaldıran yine Mevlana olmuştur. Şems'le Mevlana'nın ilk defa buluşup görüştükleri bu yere Mevleviler sonradan Kur'an-ı Kerim Rahman Sûresi'nin 19. ayetinden alınan ve "iki denizin buluştuğu yer" anlamına gelen Merac'el-Bahreyn adını vermişler ve bir çevrikle işaretlemişlerdi. Selçuklular devrinde, Şekerfurûş Hanı'nın önüne isabet eden bu yer, evvelce bir parmaklıkla çevrilmiş ve ziyaretgah haline getirilmişti. Cumhuriyetten sonra, Tekke ve Türbelerin kapatılmasıyla çevriğe kandil gönderilemez olmuş, 1927 yılında Alaaddin Caddesi üzerinde Maarif Evlerinin yapılması ile çevrik de kaldırılmıştır." Yıllar önce hocamın anlattığı bilgiler attığım her adımda bir bir kulağımda yankı buluyordu. Rüyalarımda kaç defa geldiğim bu sokakları şimdi yüzümde tebessüm, gözlerimde hala varlığını koruyan sıcaklıkla geziyorum. Hanın kapısında dururken bir ürperti geçti. Sanki Şems burada hoş geldin diyor bana. Dondum kaldım orada. Gözümün önüne Şems'in şehadeti geldi. Nasıl bir adım daha atarım ki? Benden izinsiz aktı gözyaşlarım. Şems'in kanı akan taşlarda bu sefer gözyaşları aktı. Dayanamadım çıktım handan. Eda'yı arkamda bırakmıştım. Yanımda olduğunu biliyordum. Desteği her şeye bedeldi. Şimdi Cami'nin önünde durup bakıyorum. Bir zamanlar mezarlık olan Cami'ye. Cami'ye birleşik Şems-i Tebrizi türbesi de gelen kişilerin dikkatini çekiyor. Türbede bulunan sanduka Şems-i Tebrizi'nin naşının orada olduğunu söylemeye el veriyor. Ama araştırmalara göre Hz. Mevlana ölmeden önce dergahta bulunan babası Bahaeddin Veled'in yanına taşıtmıştır. Şu an Mevlana'nın naşı iki sevdiği kişinin ortasındadır. "Biliyor musun Eda burası bir zamanlar mezarlıktı." "Şaka yapıyorsun?" Başımı iki yana salladım. "Hayır. Burası önceden mezarlık olan Şems parkının içerisi. Cami'nin bugünkü yapısı miladi 1510 senesinde Abdürrezzakoğlu Emir İshak bey tarafından mescit ile birlikte hasara alınan yerler tamir edilmiş ve daha çok insan ibadet etsin diye büyütülmüştür. Cami'nin ilk halinin 13. yüzyılda inşa edildiği söylenilmektedir. Cami'nin kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Cami içten tavanlıdır ve dıştan sekizgen tambur üzerine piramidal külah ile kapatılmıştır. Şems-i Tebrizi Cami içerisinde yer alan türbe eyvan biçiminde tasarlanmış ve ince kalem işçiliği ile süslenerek Bursa kemeri ile açılmıştır. Diğer taraflarda ise altta ve üstte olmak üzere ikişer pencere konulmuştur. Tavanı geometrik motifler ile süslense de türbenin duvarlarında hiçbir el işi bulunmuyor." Yıllar önce hocamın bize anlattıklarını bu defa ben anlatıyordum. "Kuzu sen buraya ilk defa geldiğine emin misin?" "Evet de neden soruyorsun?" "Verdiğin bilgiye bakarsak buraya ilk defa geldiğine şüphe duydum." Ben de diyorum neden soruyor. "Kuzum bu bilgilerin bir çoğunu hocam resimler, videolar vasıtasıyla anlattı oradan biliyorum. Hadi Cami'nin içini gezelim. Gösterinin başlamasına az kaldı." Eda'ya sürpriz olarak Sema gösterisine iki tane bilet aldım. Söylesem gelmeyeceğini bildiğim için emrivaki yaptım. Eh rehber bensem, ben nereye, o da oraya.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE