Eren’in Gözünden
Geceydi. Sessizlik, kendi kalbimle yarışıyordu. Yanımda uyuyan bir bela vardı. Pembe ceketli, kalçasıyla kaos çıkaran, gözyaşıyla içimi yakan... Dila.
Koltukta oturuyordum. O ise kanepeye kıvrılmış, dizlerini karnına çekmişti. Işık süzülürken yüzüne, teni daha da savunmasız görünüyordu.
Ama benim içimde fırtına… Gözüm üzerindeydi. Nefes alışları düzensizdi. Belki de korkuyordu hâlâ. Belki de o patronun ölümünü aklından silemiyordu. Ya da belki benim kim olduğumu hatırlıyordu her nefesinde.
Ayağa kalktım. Bir adım, sonra bir adım daha. Yanına eğildim.
"Dila..." dedim fısıltıyla.
Cevap yok.
Ama sonra…
Hafifçe kıpırdadı. Gözlerini açtı. Karanlıkta bile bana bakan o gözlerde korku vardı.
— “Kabus mu gördün?” dedim.
Başını salladı. Küçük bir çocuk gibiydi aniden. Ama sonra birden... kolları boynuma dolandı. O an…
Vücudumda bir şey kasıldı. Geri çekilmem gerekiyordu ama o kadar yakındı ki… Nefesi boynuma çarpıyordu. Parmakları sırtımda titriyordu.
İç sesim: Sakın… sakın o ellerini oynatma. Bu kız sana güveniyor. Şu an değil.
Ama bedenim ihanet ediyordu. Pantolonumun altında sertlik… Lanetliydi. Kontrolü kaybetmek istemiyordum.
"Dila..." dedim tekrar. Sesim kısıktı. Dişlerimi sıktım.
O ise başını göğsüme yasladı. Mırıldanır gibi:
— “Sen… çok kötüsün...”
Sözleri dudağımda acı gibi yayıldı. Ama sonra...
— “Ama yanındayken kendimi güvende hissediyorum.”
İçimden bir şey çöktü. Hançer gibi.
Ellerimi yavaşça omuzlarına koydum. Yumuşakça ama sertliğimi fark etmesin diye.
“Uyu,” dedim. “Yanındayım.”
Ama iç sesim: Uyanma Dila. Şu an bu yakınlıkla daha fazla dayanamayabilirim.
O an... Onun sıcaklığı göğsümdeydi. Nefesi tenimde. Ama ben? Tepemde yanan bir cehennemi bastırıyordum.
Sabaha kadar. Yan yana. Ama birbirine değmeden.
----
Dila’nın Gözünden
Gözlerimi açtığımda...
Önce bir koku geldi burnuma. Deri. Tütün. Temiz sabun ama bir o kadar maskülen. Sonra fark ettim...
Kafam bir göğse yaslanmış. Sert. Ritmik atışları kulağımda yankılanıyor. Ve...
— “Aman Tanrım,” dedim içimden.
Eren.
Kollarım boynunda. Bacaklarım... yuh Dila, bacakların onun kalçasına sarılmış! HAYIR!
Saniyelik bir panikle kendimi geri çektim. Ama o an...
Gözlerini açtı.
Simsiyah bakışlarıyla direkt bana baktı.
Ben donakaldım. Göz göze geldik. Sanki o an saat durdu.
Ne desem, ne yapsam... kaçacak yer yoktu.
Ama o konuşmadı.
Sadece dudaklarının kenarı kıvrıldı. Hafif bir alaycılıkla:
— “Rahat uyumuşsun,” dedi.
Battaniyeyi hızla yüzüme çektim. Gözlerimi kapadım, yokmuşum gibi davrandım.
Eren yataktan kalktı. Ayakta bana doğru baktığını hissedebiliyordum. Ayak sesleri... Mutfağa gitti galiba.
Ama ben?
Battaniyenin altında gözlerimi kocaman açtım. İçimden kendime sövüyorum.
— “Sarıldın ya. Hem de koala gibi. Uyurken ne ara yoga pozisyonuna geçtin Dila? Allah belanı versin Dila. Ah Dila kendini ateşe attın kızımmmm. Ve Eren gerçek bir ateş. Taş gibiiii !!!”
Derken... onun sesi mutfaktan geldi.
— “Kahve mi içersin, utanma gider o.”
Kızardım. Domates gibi.
Ama içimden geçen tek şey şuydu:
— “Bu adam... beni çözüyor. Hem de gözümün içine bakmadan.”
----
Dila’nın Gözünden
Kahveyi reddedemedim. Ama hâlâ battaniyenin altındaydım. Bir süre sonra Eren salondan çıkınca, fırladım. Saç baş dağınık ama içimden bir plan geçti.
“Teşekkür etmek lazım... ama Dila Türkmen tarzında.”
Mutfağa daldım.
Buzdolabında ne varsa çıkardım. Yumurta? Var. Kaşar? Var. Pembe tabaklar? E yok ama ben yanımda taşıyorum! (Hello Kitty’li set her zaman çantada.)
Mini tavada kalp şeklinde yumurta yaptım. Zeytinleri kalp şeklinde dizdim. Çilekli pancake uydurdum. Hatta Nutella’yla tabağa ‘Teşekkür ederim ama hâlâ sinirliyim’ yazdım. Düzgün olmadı ama niyet önemli.
O sırada arkamdan bir ses:
— “Bu mutfakta genelde silah temizlenir.”
Eren kapıya yaslanmış, kollarını kavuşturmuş, bana bakıyordu.
— “Bugün menüde domates soslu pembe tehdit var,” dedim, göz kırptım.
O geldi, tabaklara baktı. Gülümsedi. Ama alay etmeden.
— “Senin kafan... güzel çalışıyor,” dedi.
— “Daha kahvaltıya gelmedim,” dedim.
Birlikte masaya oturduk. Sessizlik vardı ama gergin değil. Garip bir huzur.
Ben çatalımı aldım, ama o hâlâ tabağa bakıyordu.
— “Sana bunu ilk yapan olmuş muydu?”
— “Ne? Kalpli yumurta mı?” dedi.
— “Hayır... kendince teşekkür eden biri.”
Bir an durdum. Göz göze geldik. Bu, bir soru değil; bir sitemdi.
Ben başımı eğdim.
— “Hayır. Ama belki bundan sonra olur.”
O anda içimden geçti: Bu adamın geçmişinde kimse böyle bir sabah yaşatmamış.
Ama ben? Yaşatacağım. Hem de her sabah.
----
Dila, avukatın verdiği adrese sabahın erken saatinde ulaştı. Mahalledeki o karanlık gece, Eren’in kömür gibi gözleri ve sabaha karşı battaniyeye sığınmaya çalışan kalbiyle arasında bir düş gibi kalmıştı. Ama bu sabah? Gerçeklik çok daha soğuktu.
Ofis, bir plazayın beş kat altında, camlarına film çekilmiş bir hukuk firmasıydı. Bekleme salonunda otururken, telefonuna Eren’den mesaj geldi:
> "Yanında mısın? İçeri girince bana yaz. Adamlarım bakıyor olacak."
Dila cevap yazmadan, kapı açıldı.
— "Dila Türkmen? Avukat bey sizi bekliyor."
Siyah takımlı kadın onu içeri aldı. Odaya girerken, içeride oturan adamı gördüğünde bacakları titredi.
— "Selim?!"
Evet. Selim Kayra. Eren’in kuzeni. Ama gözleri asla Eren’inkine benzemiyordu. Onunkiler buz gibiydi.
Selim, sandalyesinden kalktı ve Dila’ya yaklaştı. Masaya parmaklarıyla vurdu.
— "Bu dosyaları senin için hazırladım. Savcıya sunulmadan önce temiz bir ifade vermen gerek. Ama sana bir şey sormamın sakıncası yok değil mi?"
Dila yutkundu.
— "Senin burada ne işin var? Eren... biliyor mu?"
Selim yaklaştı. Dila’nın sandalyeye yapıştığını fark etti.
— "Eren bu işin icraat tarafında. Benim uzmanlığım kelimeler. Avukatlık kolayıma geliyor."
Birden sesini yumuşattı.
— "Sana gerçekten yardımcı olmak istiyorum. Ama... bunun karşılığı olur. Değil mi?"
Dila’nın kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Tam bu anda telefonu titredi.
Eren Arıyor...
Selim elini uzatıp ekranı gördü ve sessize aldı. Sesi buz gibi oldu.
— "Bazı şeyleri zamanı gelmeden duymamana gerek yok. Şimdi... dosyaya bakalım mı, yoksa önce biraz sohbet mi edelim, Dila hanım?"
Dila, sandalyesinin köşesine sindi. Korku, öfke ve şüphe bir aradaydı.
Bu odada yalnızdı. Ve Selim gülümserken, odanın tavanı sanki üzerine çöküyordu.
----
Dila'nın içi kıpır kıpırdı, ama bu sefer heyecandan değil. Ofisin havası ağırdı. Selim karşısında gülümsüyor ama o gülümseme bir şeyleri delip geçiyordu. Masanın kenarına kadar gelmişti, Dila'nın özel alanına fazla yakındı.
“Yani… dava çok hassas bir konu,” diyordu Selim, kolunu sandalyenin arkasına atarak. “Ama ben hassas konuları severim.”
Dila, geri çekildi. Gözleri yerdeydi ama vücudu alarmdaydı. Çantasındaki biber gazına doğru kaydırdı elini, ama belli etmemeye çalıştı.
“Sanırım yanlış anlaşıldı bazı şeyler,” dedi, sesi titreyerek.
Selim gülümsedi. “Yanlış anlaşılmasın diye buradayım zaten.”
Ve sonra — bir adım daha attı. Artık yüzü yüzüne değecek kadar yakındaydı.
“Gözlerin hâlâ aynı. Çocukken de böyleydi. Korktuğunda büyüyorlar.”
Dila irkildi. “Siz… siz beni çocukken de mi tanıyordunuz?”
Selim dudaklarını ısırdı. “Beni nasıl unuttun Dila?”
Tam o anda, ofisin kapısı hızla açıldı.
BAM!
“Dila!”
Eren.
Simsiyah tişörtü, avuçlarında sıkılmış yumrukları, gözlerinde delirmiş bir öfke vardı. Selim'in üzerine yürüdü.
“Senin ayarladığın avukata tüküreyim! Bu mu senin güvenliğin?”
Dila şaşkınlıkla ayağa kalktı. “Ben… Ben bu randevuyu senin ayarladığını sandım!”
Selim hâlâ gülümsüyordu, ama Eren’in yumruğu tam çenesine çarpınca o gülümseme cam gibi kırıldı.
Yumruk sesi odada yankılandı. Selim bir sandalyeye çarpıp yere düştü. Eren onun üstüne yürümeden Dila araya girdi.
“Eren! Yeter! Dur!”
Eren’in göğsü inip kalkıyordu. Öfkesini yutmakta zorlanıyordu. Selim yerde yatarken hâlâ sinsice gülüyordu.
“Sen neyin peşindesin?” dedi Eren, tükürerek.
Selim gözlerini Dila'ya çevirdi. “Ben sadece yardımcı olmak istedim. Ama belli ki kimseye yaranılmıyor.”
Eren onun yakasına yapıştı. “Bir daha Dila'nın yanına yaklaşırsan… seninle değil, geçmişinle savaşırım. Ve geçmişini toprağa gömerim.”
Dila tir tir titriyordu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Eren’in ona nasıl baktığını görüyordu. Bir savaşçı gibi, sahiplenici ama saygılı. Sertti. Ama sadece dışa karşı.
Selim yerde bir küfür savurdu ve sürünerek ofisten çıktı. Eren gözlerini Dila’dan ayırmadan konuştu:
“Bu olayı çözeceğim. Sana zarar gelmeyecek.”
Dila ise bir şey demedi. Sadece Eren’in göğsüne yaslandı. Ve ilk kez… gerçekten güvende hissetti.
---