Orman havasını ciğerlerime çekip sakinleşmeye çalışıyordum. Ne yani şimdi ben evrenin bir ucunda başka bir dünyanın içine mi hapsolmuştum? Temiz hava ciğerlerime doldukça beynime giden oksijen miktarı da artıyordu, zihnim berraklaştıkça artan tek şey korkularımdı. Sena ile aynı dünyada değildim, Berk ile aynı dünyada değildim, beni ben yapan hiç kimse ile aynı ile dünyada değildim. Mahalledeki bakkala borcum kalmıştı mesela, onu kim ödeyecekti? Korel Hoca'nın dersleri ne olacaktı? Onu geçtim ben oyunculuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiydim, şimdi nasıl Fizik Bölümü'nün derslerine gidecektim, anında anlarlardı benim aynı Loya olmadığımı. Oyunculuk da bir yere kadar, bilmediğim fiziği nasıl yapayım ben derslerde! Devamsızlık sınırını son gününe kadar kullanıp, bir aya yakın da rapor bularak öğrencilik yıllarını tamamlamış biri olarak, bir de FİZİK bölümünde harika bir öğrenci profilini oluşturmam imkansızın da ötesindeydi. Oflayarak yürümeyi sürdürdüm. Ne düşüneceğimi, nasıl hareket edeceğimi bilmiyordum, burası benim bildiğim İstanbul bile değildi. Yüz yıllardır başkent olmayı sürdürmüş bir şehirdi.
Öğrenmem gereken o kadar çok şey vardı ki üç ay hayatta kalabilmek adına. Kendimi turistik bir deneyim yaşadığıma ikna etmeye çabaladım ama buna kendimi inandıramadım bile. Yokuş aşağı konutların alanının devasa güvenlik kapısına yaklaştığımı fark ettim. Epey yürümüştüm anlaşılan farkına bile varmadan. Kapıya beş metre kala az daha düşüyordum, bir baktım ayakkabımın bağı çözülmüş. Az daha takılıp düşecekmişim, eğilip ayakkabımı bağlamaya koyuldum ki, birden sırtıma sertçe bir şey çarptı ve ben dizlerimin üzerinde yere düştüm.
"Hay ben senin.." diye bağırdığımda çimlerin üzerinde devrilmiş bir scooter ve diğer yöne devrilmiş olan adamı gördüm. Sırtım hayli acıyordu. Adam yerden doğruldu ve çevik bir hareketle ayağa kalktı.
"Siz iyi misiniz?" dedi endişeli bakışlarıyla. Kafamı kaldırıp adamla göz göze gelince bütün hücrelerimin teker teker donduğunu ve bütün vücudumun uyuştuğunu hissettim. Karşımda Korel Hoca bütün ihtişamıyla duruyordu.
"Hocam ben iyiyim." diyebildim ilk şoku atlattıktan sonra.
Korel Hoca kendi ayakları üzerinde dengeyi kurup elini bana uzattı. Geri çevirmek kabalık olacağından elimi uzattım ve destek alarak kalktım, dizlerim kanıyordu. Açık krem bir pantolon girmiştim ve diz kapaklarım kırmızıya dönmüştü. Korel Hoca elimi tutarken pek de önemi kalmamıştı aslında, kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Derslerde bile kendisi ile bu kadar yakın olduğum bir anım hiç olmamıştı.
"İyi misiniz?" dedi tekrar.
"İyiyim hocam." dedim gülümseyerek şapşalca.
"Hocam derken neyi kastediyorsunuz, birine mi benzettiniz?" dedi şaşkınlıkla.
"Siz üniversitede hoca değil misiniz?" dedim en kibar sesimle.
"Hayır, başka gezegenden falan mı geldiniz siz, ben sayın kralımızın basın sözcüsü Korel Arhanlı." dedi kibarca gülümseyerek.
"Ah... Ne?" dedim afallayarak, tamam halka hitap etmek de yetenek gerektirirdi ama o Othello'yu aşık eden, Soytarılara güldüren, elinde kılıcıyla dünyayı fetheden girdiği her role nefesini veren adam sadece basın sözcüsü mü?
"Sanırım bir şok geçiriyorsunuz." dedi ne yapacağını bilmez bir halde.
"Hayır hayır, ben profesör Cahit Bey'in yanından geliyorum, bir deney yüzünden geçici hafıza kaybı yaşıyorum da."dedim sırıtarak, artık bu da işe yaramazsa nasıl kıvıracağım hakkında hiç bir fikrim yoktu.
"Yoksa sen Loya Demirkan mısın?" dedi Korel Hoca heyecanla. En iyi Lady Macbeth tiradımı oynadığımda bile böyle heyecanlı bir bakış atmamıştı bu adam bana. Kalbimin sesi üç metreden duyulur bir haldeyken cümleyi anlamak idrak etmek adına on kez falan kafamda tekrar ettim.
"Evet benim." dedim şaşkın tonumla.
"Genç mucit Loya Demirkan, hiç tahmin edemezdim." dedi gülümseyerek.
"Neyi?" dedim dizlerimin acısından yüzümü buruşturarak.
"Güzel bir kız olduğunu." dediğinde dünya durdu. Bence benim kalbim ve beynim de durdu. Paralel evrenlerin hepsi aynı anda dönmeyi bıraktı, kulaklarıma kadar kızardım. Korel Hoca beni güzel mi buluyordu... O ünlü oyuncu Yosun Şenkal ile olan ilişkisi, aşkları dillere destanken benim Korel Hocamın bir kez bile dönüp bana bakmış olabileceğini, beni güzel bulmuş olabileceğini düşünmek güçtü. Karşımdaki Korel'in de hayatında mıydı acaba Yosun Şenkal? Bunu sormanın bir yolunu bulamadım kafamda, pes ettim.
"Ben.. teşekkür ederim.. artık gitmem lazım, bir taksi bulsam iyi olacak." dedim.
"Ben bırakırım sizi." dedi gülümseyerek. Elindeki telefonla bir yere mesaj attı ve bir dakika içerisinde makam aracı olduğunu anladığım buz mavisi bir limuzin önümüzde durdu.
"Bununla mı bırakacaksınız?" dedim şaşkınlıkla.
"Ben de çok sevmiyorum makam araçlarını bu yüzden scooter ve paten gibi şeylerle geziyorum buralarda, ama yalnızca Cumhurbaşkanlığı kampüsünde yapabiliyorum bunu, dışarıda mecburuz malum." dedi aracın kapısını açarak ve kibarca geçmemi işaret ederek. Hayatımda ilk defa limuzine bindiğim için yutacak bir küçük dil aradım ama onu zaten Profesörün resmini telefonumda gördüğümde yutmuştum. Bana ait olmayan bir dünyadaydım, kendimi masallar dünyasında gibi hissetmem normal miydi, birazdan beni Alice karşılayacak ve devasa bir tavşan da odamda beni bekliyor mu olacaktı? Ya da hepsini geçip prensin prensesi öptüğü kısma geçebilir miydik, en azından Korel Hoca'nın basın sözcüsü versiyonuna bakarken aklımdan tek geçen şey buydu.
"Nerede?" diye sordu aniden beni düşüncelerimden uyandıran Korel Hocam.
"Ne nerede?" dedim şaşkınlığım zirve yaptığından olsa gerek.
"Eviniz?" dedi Korel iyi olup olmadığımdan emin olmaya çalışır bir halde.
"Aşağıda köprü var ya oradan gireceğiz." dedim ezbere konuşarak, koca İstanbul'da bir tek evimin yeri değişmemiş gibiydi sanki. Başım dönmeye başlamıştı, dizlerim sızlıyordu. Ben kendi dünyama dönmek istiyordum, ama kafayı kırmış bir Profesör tarafından kaçırılmıştım. Hem de öyle gizlice başka şehre araçla kaçırma olayı değildi bu, bildiğin evrenin başka bir ucuna kaçırılmıştım ben, belki de başka bir boyuta. Okuduğum bilim kurgu kitapları içinde aklıma gelen olasılıklar bunlardı. Gerçekten evime giden yolu bilmiyordum. Sena'ma giden yolu bilmiyordum. Bu dünyadaki Sena nerededir hiç bilmiyordum.
"Ağlıyorsunuz, önce doktora gidelim isterseniz, çok mu acıyor?" dedi Korel Hoca.
"Yok iyiyim ben, eve gideyim." dedim gözyaşlarımı saklamaya çalışarak.
Köprüden dönmüştük, hemen köprünün bitimindeki okul yoktu, kocaman bir park vardı, gece panikten bunu fark edememiştim. Şimdi gördüğüm her dükkan, her bina bana kendi dünyamda olmadığımı söylüyordu bağıra bağıra.
"Şuradaki pembe bina." dedim apartmanı işaret ederek. Araç durdu, Korel Hoca mahcup bir ifadeyle bakıyordu yüzüme.
"Böyle içime sinmedi ama." dedi.
"Tanıştığımıza memnun oldum Korel Arhanlı. Umarım bir sonraki karşılaşmamız acısız olur." dedim gülerek. Limuzin apartmanın önünde durduğunda şöför aracı durdurup aşağıya indi ve koşturarak benim kapımı açtı. Ağzım açık bir halde limuzinden indiğimde, gerçekten peri padişahının kızı gibi yürüyüşümün bile değiştiğini hissettim.
Eve vardığımda annem olduğunu anladığım kişi bana "Neden geldin ki?" dedi doğrudan. Profesörün evinde de bir odam varmış ve doğru düzgün burada kalmazmışım bile. Bunun nedenini anlayabiliyordum bu aileye bakınca. Ama kendi dünyamda, bu insanların birebir aynısı olan gerçek annemle babamın da bu kadar kötü seçimler yapıp kötü insanlar haline gelip gelmediklerini merak ediyordum. Sonuçta Profesörün bahsettiği o eşikten geçip beni yetimhaneye bırakmış olmasının tek sebebi onu durduran bir Profesörün olmamış olmasıydı. Evdekilere pek bir şey söylemeden odama geçip bunları düşünmeye başladım. Oyuncu olmak hayattaki en büyük isteğimdi çünkü ünlü bir sinema oyuncusu ben daha küçükken yetimhaneye gelmiş ve bir kamyon dolusu oyuncak ve elbise getirmişti. O gün bizim için büyük bir yemek verilmişti, tatlılar, lezzetli dürümler yemiştik. Sena ve ben birlikte fotoğraf çektirmiştik kadınla. O gün o hayranlığımın neticesi olarak büyüyünce oyuncu olmaya karar vermiştim.
Burada yaşayıp ölmüş olan Loya ise, yetimhaneye bırakılacakken Profesör sayesinde bir aileye sahip olmuştu kötü de olsa, sonra onu çok seven bir profesör ona bilimin ve icatların kapısını aralamıştı. O merakla ve sevgiyle fizik bilimine sıkı sıkıya sarılmıştı Loya. O ölmüş olabilirdi ama yaşatılması gereken bir hatırası vardı. Belki de beni zorla onun kılığında gezdirmektense Profesörün ona saygı duyup yasını tutması çok daha insanca olurdu. Bir yandan Profesöre bunun için kızıyordum, bir yandan da benim fikrimi bile almadan bütün dünyamı değiştirdiği için kızıyordum ve bütün bunlara rağmen eğer sözünü tutarsa üç ay daha burada kalmak zorundaydım.
"Girebilir miyim?" dedi pembeler içinde kapımda beliren su samuru. Yetimhaneye birlikte bırakıldığımıza göre benim ablam olduğu neden acaba hiç söylenmedi bana?
"Gir abla." dedim çaresizce.
"Nasıl bir deneye malzeme olduysan, senin profesör iki katı para göndermiş bizimkilere. Babam akşam yemeğe çıkalım diyor. Bir yere kaybolma demek için geldim." dedi Lena.
"Tamam bir şey sorabilir miyim?" dedim gözlerimi devirerek.
"Evet?"
"Şu pembe tutkun, gerçekten rengi çok sevdiğin için mi?" dedim yüz yıl daha pembe görmeye tahammülüm kalmadığını hissederek.
"Of, gerçekten tam bir ineksin Loya, gerçekten dünyadan haberin yok. Bunca zaman bunu sormamış olman bile tuhaf ya, neyse Pinky Boys yüzünden elbette!" dedi salak olduğumu ima eden bir bakışla.
"Pinky Boys mu o ne?" dedim şaşkın bir halde. Lena hızla odasına gidip devasa bir poster getirdi katlanmış halde, posteri açarken benim dünyamdaki erkek pop starlardan ikisinin yüzünü gördüm önce, kalan iki kişiyi tanımıyordum ama adamların dördü de pembe takım elbiseler içinde inanılmaz komik görünüyorlardı.
"Bu ne ya?" dedim gülmeye başlayarak.
"Gelmiş geçmiş en iyi müzik grubu, aykırılar bir kere." dedi Lena savunmaya geçerek.
"İyi de neden pembe giyiyorlar?" dedim.
"Çünkü cinsiyetlerin renkleri olmadığını savunuyorlar, insan kendisine yakışanı giymeli sloganıyla yola çıkıyorlar bu yüzden konserlerinde pembe şeyler giyiyorlar. Bu da bir pembe akımını başlattı işte, onların hayranları olarak her şeyi pembe yapıyoruz." dedi heyecanlı bir anlatımla.
"Anlıyorum." dedim gözlerimi devirerek.
"Sen de katılır mısın peki?" dedi heyecanla. Sadece soru sorarak bile nasıl bir şeye bulaştığımı idrak edince, Loya'nın bunları neden hiç sormamış olduğunu hemen anladım.
"Çok isterdim ama ben her rengi eşit seviyorum." dedim gülerek.
"Ne demezsin her şeyin siyah." dedi ve söylenerek odamdan çıktı. Sahi dikkatimi çekmemişti ama Loya'nın çok fazla siyah kıyafeti vardı. Ben ise renkli şeyler giymeyi severdim, her rengi severdim, belki her role girmek istediğim içindi. Ama buradaki Loya'nın neden siyahlara büründüğünü anlamaya çalışmalıydım belki de. Büyük gizemler üç ay boyunca çözülmeyi bekliyordu, üç ay... Bunu kafamda sürekli tekrarlıyordum, sonra evime dönüp Sena'ya ve muhtemelen kaybımı bildirdikleri karakollara bir şeyler uydurup eski hayatıma kaldığım yerden devam etmem gerekecekti.