Karakoldan geldiğimizde sabaha kadar düşündüm. Yaşadıklarım inanılır gibi değildi. Her ne kadar görmezden gelsem de sindirilecek gibi değildi. Gurur yapıp annemle babama sırtımı dönmüş, koca serveti elimin tersiyle itmiştim ama, anlaşmalı evlendiğim kadının sponsorluğunda da yaşayamazdım. Akın gibi ben de iş aramalıydım.
Telefonumu çıkarıp, İstanbul'a en yakın uçağa baktım. Öğlen 14.10 uçağı vardı, ona rezervasyon yaptırmak için mil puanlarıma baktım. Babamın ya da babam sayesinde kazandığım hiçbir şeyi harcamak istemiyordum. Ben mil puanlarımı birleştirme yolları ararken kapı açıldı. Kafamı kaldırıp baktığımda, odalardan birinin kapısı açıldı. Güzeller güzeli karımı gördüm. Üstünde askılı, uzun etekli, ince belini güzelce saran, ipek geceliğiyle karanlığın içinde resmen ışık huzmesi gibi süzülüyordu. Ona olan saygımdan ayağa kalktım.
''Sen uyumadın mı?'' dedi şaşkınlıkla.
''Uyurum birazdan.'' diye geçiştirdim. ''Sen neden uyandın? Bir şey mi oldu?''
''Boğazım kurudu biraz, öksürmekten uyuyamadım.''
''Uzun zamandır gelmiyordum bu eve. İçecek bir şey var mı, bilmiyorum. Gel mutfağa beraber bakalım.''
''Su içerim, sorun değil.''
''Sanırım şarap soğutucusunda yarım şişe kadar Beaujolais olacaktı.''
''Sen içer miydin öyle şeyler?'' diye sordu. Bu bölgenin şarapları bana pek hitap etmiyordu ve benim güzeller güzeli karım da bunu çok iyi biliyordu.
''Bir arkadaşım gelirken getirmişti, o zamandan kalmış olmalı.''
Kaşlarını kaldırdı. ''Bir arkadaşın, öyle mi? Ben su içerim.''
Resmen rüzgar gibi mutfağa gitti. Bir de bana kendisini kıskandığım için kızar. Bu yaptığı neydi? Gülümseyerek peşinden gittim. Mutfağın kapısında onu yakaladığımda, elimi omzuna koyup kendime çektim.
''Boş ver sen şimdi onu, gel biz seninle bir şeyler içmeye çıkalım.''
''Bu saatte mi?'' diye sordu.
''Birer kadeh bir şeyler içeriz, hem sohbet ederiz. Evlendiğimizden beri doğru düzgün baş başa kalamadık.''
''Bu normal değil mi? Gerçekten evlenmedik ya.''
''Gerçekten evlendik biz, Alice. Dünyanın her yerinde ben senin kocanım.''
Böyle konuşmamla gülmeye başladı. Son zamanlarda eskiye oranla daha az gülüyordu. Her geçen gün de zayıflıyordu. Karıma iyi bakamadığımı düşünüyordum.
O gülerken, diğer kolumu da beline sardım ve ona sarılmak istedim. Ellerini göğsüme koyarak aramızda mesafe oluşturmaya çalıştı. Yüzündeki gülümsemesi solmuş, ifadesi donmuştu.
''Su yeterli olacaktır şimdilik. Ben bir bardak su alıp, odamda içeyim.'' diyerek kollarımdan sıyrıldı.
Anlamıyordum bu kadını. Hani beni seviyordu, hani bana aşıktı? Evlilik konusu açıldığından beri yüzü resmen sirke satıyordu. Benimle evlenmemek için son dakikaya kadar direndi. Şimdi de sanki kocası değilmişim de asker arkadaşıymışım gibi davranıyordu. Bizi bilmeyen en başından beri benim, onun peşinden koştuğumu zannederdi.
Aslında buna bir kere niyetlenmiştim. Yeni tanışmıştık o zamanlar, liseye gidiyordu. Ben de o zaman üniversiteye gidiyordum. İlgisini açık açık belli ediyor, benimle rahat bir şekilde flört ediyordu. Zaten çok rahat, vurdum duymaz tavırları olmuştu her zaman benim aksime. Kardeşimin arkadaşı olduğu için, yaşı da o zaman için küçük olduğundan kendimi uzak tutmaya çalıştım. Ama aklımı resmen başımdan almıştı, delikanlılığa da yeni adım atmışız tabii... Rüyalarıma da girmeye başlayınca 'Ne olacaksa olsun' dedim.
Naz'dan laf arasında gittiği liseyi, evini, hobilerini öğrendim. İlk fırsatta atladım tarifeli uçağa, soluğu Fransa'da aldım. İndiğim saate göre, okul çıkışına yetişebilirdim. Havaalanından bir buket çiçek ve pembe bir peluş ayıcık alma klişesini de gerçekleştirdim, bir heves, okul çıkışına gittim. Bir yandan da nasıl bir konuşma yapacağımı düşünüyordum. Arada şiir okumayı da geçirdim aklımdan. Ellerim titriyordu, içim içime sığmıyordu.
Okula gittiğimde daha kimse çıkmamıştı ama beklemem uzun sürmedi. Yaklaşık yirmi dakika içinde herkes çıkmaya başladı. Ben hevesli hevesli, üstümü başımı düzeltip, 23 Nisan şiiri okuyan köy ilkokulu öğrencisi hevesiyle elimdeki çiçek buketi ve küçük peluş ayıcığı sıkı sıkı tutarak onun çıkmasını bekledim. Çıktı ama, yalnız değildi; yanında uzun boylu, kumral bir çocuk vardı.
Atletik bir yapısı vardı ve eşofman takımı giymişti. Belli ki okulun spor takımındaydı. Biraz yürüdüler, onları gizli gizli takip ettim. Bir yerden sonra ayrılacaklarını düşünmüştüm. Büyükçe bir parka geldiler. Çocuk bir ağacın altında durdu ve Alice'i de yanına çekti. Sonra da öpüştüler.
Elimdekileri yakındaki bir banka bırakıp, geldiğim yolun tersine koşmaya başladım. Bir an önce eve dönmek ve bu kızı unutmak istedim. Hata bendeydi, bu insanlar böyle yetişmişlerdi sonuçta; rahat, ciddiyetsiz, flörtöz... Davranışlarına fazla anlam yüklemiştim, kendince eğlenmişti işte şımarık kız. İstanbul'a nasıl geldiğimi hatırlamıyorum.
O yüzden bu kadar zaman ona karşı bu kadar mesafeli ve sert davrandım. Onu ne kadar sevsem de, kalbimin bir kere daha parçalanmaya cesareti yoktu.
Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi o lavuk annesinin doktoru olarak karşımıza çıktı. Bir de onun donör olmasına tepki verdim diye bana kızdı hanımefendi. Yıllar sonra seninle bana bir şans doğmuşken, seni az kalsın yine benden alacaktı; benim yerime kim tepki göstersin?
''Ben gidiyorum.'' dedim ani bir şekilde.
Durdu, bana döndü. ''Dışarı çıkmayı bu kadar mı istiyorsun? Peki, bekle üstüme bir şeyler giyeyim. Sana eşlik ederim.'' dedi.
''Hayır, İstanbul'a gidiyorum. Sen uyandığında uçak bileti bakıyordum.''
''Buna gerek yok ki, benim uçağımı kullanabilirsin. Ama nereden çıktı şimdi İstanbul?''
''Gidip iş bulmam lazım. Hayatımın sonuna kadar senin evinde oturup, senin uçağınla seyahat edemem, öyle değil mi?''
''Öncelikle biz şu anda senin evindeyiz.''
''Babamın işinde çalışarak almıştım burayı, onun evi gibi hissediyorum.'' diye açıkladım.
Yanıma yaklaştı. ''İkincisi, hani biz gerçekten evliydik? Eğer gerçekten evliysek her şey bizim, sadece benim veya sadece senin değil.'' Ellerimi tuttu. ''Babanın işi veya başka bir iş; sen çalıştın, kazandın, birikim yaptın ve bu evi aldın. Senin evin burası.''
Ellerini yanaklarıma koydu bu defa. Gözlerimi kapatıp, yumuşak ellerinin tadını çıkardım.
''Neye ihtiyacın olursa, karın yanında.'' diye fısıldadı.
Beni baştan çıkarmayı çok iyi biliyordu. Tam dudaklarını öpeceğim sırada canım kardeşim Naz'ın ayak seslerini duydum. Gözlerini ovuştura ovuştura geldi. Tabii biz çoktan ayrılmış, birbirimizin yüzüne bile bakamıyorduk. İkimiz de birbirimize zıt yönlerde, ellerimizi, kollarımızı nereye koyacağımızı bilemez halde sağa sola bakınıyorduk.
''Siz ne yapıyorsunuz burada?'' Bir güzel de esnedi.
''Yeni evli çifte böyle sorular sorulmaz abim.'' dedim gıcıklık olsun diye.
''Tarık!'' diye uyarımı aldım tabii canım karımdan.
Naz'la birlikte ona gülmeye başladık.
''Sizin anlattığınız, geline eziyet etme Türk adeti böyle bir şey galiba. Benimle dalga mı geçeceksiniz böyle?''
''Ben onun en net örneğini yaşadım Alice ve buna hiç benzemiyordu.''
''Senin yaşadığın şey sadece Türk ailesi değil, dünya üzerinde hiçbir yerde yoktu Naz.''
Karım haklıydı; Naz'ın yaşadıkları kolay kolay herkesin başına gelecek bir şey değildi.
''Gecenin bu saatinde benim evliliğimi mi konuşacağız? Uyuyorum ben. Bence siz de çok oturmayın.'' dedi ve gitti.
Alice de ardından, ''Hadi sen de yat. Sabah uyanınca uçağı hazırlamaları için ararım, seni bırakırlar.'' dedikten sonra iyi geceler dileyip yatağa gitti.
Sabah olunca kızları alıp kahvaltıya çıkardım. Beraber kahvaltı yaptıktan sonra beni uğurlamaya havaalanına geldiler. Alice'in uçağı dediği gibi hazırdı. Önce Naz'la vedalaştım.
''Benimle gelmek istemediğine emin misin?'' diye sordum.
''Bir daha asla dönmek istemiyorum.'' dedi. Haklıydı, bir şey diyemiyordum.
''İstediğin bir şey var mı peki? Geri geldiğimde getiririm.''
''Geri gelecek misin?''
''Geleceğim tabii kızım. Sen varsın, karım burada...''
Böyle dememe güldü. ''Ne kardeşin, kardeşin çıktı ne de karın, aslında karın.'' dedi cadaloz.
''Karımı bilemem...'' dedim ellerimi iki yana açarak. ''Ama sen benim kardeşimsin, ne olursa olsun bu değişmeyecek. Yoksa sen beni gözden çıkarmak için böyle bir fırsat mı bekliyordun? Abin değil miyim artık ben senin?''
Çocukken ona çikolata verdiğimde yaptığı gibi boynuma sarıldı. Gözümde beş yaşındaki haline döndü bir anda. ''Duygulandırma beni. Zaten dün Akın abim gitti, şimdi sen gidiyorsun.''
Burnunu çektiğini duydum. Kendimi geri çektiğimde gözlerinin dolduğunu gördüm. ''Gel, beraber gidelim. Sonra yine beraber geliriz.'' dedim. Ben de onu burada bırakmak istemiyordum.
''Ben burada kalsam daha iyi olur. Şimdi orada Yusuf'la karşılaşma ihtimalim var, bunu istemiyorum.''
''Anma şu uğursuzun adını.'' dedim.
Uçağın kalkmaya hazır olduğu anonsu geçildi. Yani kibarca 'daha çok bekleyecek miyiz?' diye soruyorlardı.
Kardeşimin başının üstüne bir öpücük bıraktıktan sonra ondan ayrıldım ve Alice'in yanına gittim.
Karşısına geçtiğimde ''Teşekkür ederim, her şey için.'' dedim.
''Ben teşekkür ederim, zor günlerimi atlatmamda bana çok yardımcı oldun.''
''Karı koca arasında böyle şeylerin lafı olmaz, karıcığım.''
Böyle söylememle güldü. Ona biraz daha yaklaştım ve dudaklarımı alnına bastırdım. Bunu yapmamla donakaldı. Gülümseyerek, ellerimi yanaklarına yerleştirdim ve bana çizgi film karakterleri gibi bakan gözlerine dudaklarımı bastırdım. Sonra da ellerim beline indi ve ona sarıldım.
''Ben geri gelene kadar kendine çok dikkat et ve hiçbir için üzülme, anlaştık mı?''
''Geri gelecek misin?'' dedi şaşkınlıkla. Neden herkes buna şaşırıyordu?
''Geleceğim tabii, karım burada.'' dedim.
''Boşanmak için geleceksin yani. Doğru, gelmen gerekebilir.''
''Benim öyle bir planım yok. Sen de böyle garip elementlerle meşgul etme kafanı.'' Lafımı bitirdikten sonra göz kırptım, alnına bir öpücük daha bıraktım ve hayatımda değer verdiğim iki kadını Lyon'da bırakıp, İstanbul'a gitmek için hazırlanmış olan uçağa bindim.