Bölüm 13

1297 Kelimeler
Genç kadın, çantasından not defterini çıkarıp, sıcak havanın iyice belirginleştiği minibüsün içinde yüzüne doğru sağa sola sallamaya başladı. O minibüsün içinde olduğuna, dahası telefonuna girmiş olduğu adrese doğru gittiğine inanamıyordu. Elif ve Nur’un ardından önce kumsala inmeye karar vermişti. Sonra hangi akla hizmet araştırma yaptığı sitelere tekrar girmiş, kayıp kızın adresini bulmuş ve hızla giyinip kendini evden dışarı atmıştı. Minibüse binmeden önce de arkasını iyice kontrol ederek Bulut’un onun peşinden gelip gelmediğine bakmıştı. Gelmiyordu. Kızlar yanından ayrıldıktan sonra yüzüne taktığı maskesinin altında kalan ifadesini artık saklamaya gerek görmüyordu. Kendine de yalan söyleyemezdi ya! Kalmasının nedenini; kendi kendine de dinlenmek için olduğunu söyleyebilirdi. Fakat… Değildi işte! Şükran, kafasının içine de kâbuslarına da yapışıp kalmıştı. En azından ailesinin yanına gider, onlara kızları hakkındaki gelişmeleri sorar- o ana kadar kızın ailesine karşı ne kadar tuhaf kaçacağını düşünmemişti- kendi gönlünü rahatlatır, belki bu durumdan da tamamen sıyrılırdı. Minibüsün içindeki dört yolcudan biriydi. İkisi kendisi bindikten beş dakika sonra binmiş, diğeri de şoförün yanındaki koltukta oturmuş, adamla sohbet ediyordu. Kıymet, ineceği yeri kaçırmamak için sürekli olarak telefonunu takip ediyordu. Altı dakika kadar daha ilerleyeceğini belirten ekranındaki dakikalar azalırken, birden içine geri dönme isteği doğmaya başlamıştı. Ne halt ediyordu ki? Yani… Cidden. Kızı tanımıyordu bile. Merak edip araştırması; evet! Kâbusunda gördüğü kızın kayıp ilanını gördüğünde ürkmesi; evet! Ama kızın evine ziyarete gidip ailesiyle konuşma isteği? Bu, tam bir saçmalıktı. Yine de bir dakika sonra o minibüsten inecek ve kızın ailesiyle –hala oradalarsa- görüşecekti. İnmeden önce minibüs şoförüne gideceği yer hakkında birkaç soru sordu ve adamdan tuhaf bir bakış kazanmasının ardından tam olarak nereye gideceğini öğrenmişti. Anayoldan ve sahil şeridinden ayrılıp, içerilere doğru ilerledi. Fındık bahçelerinin yanında geçti. Sonra da karşısına çıkan kulübe tarzı köy evine ilerlemeden önce derin bir nefes aldı. Tellerle çevrelenmiş bahçenin girişine giderken çantasından bir saç tokası çıkarıp saçlarının başının tepesinde gelişigüzel topladı. Sıcaktan bütün saçları ensesine yapışmıştı. Evin taşlı yoluna giren kapıya ulaşmıştı ki, evden on altı, on yedi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir genç kız çıktı. Elinde, leğen kemiğine koyduğu bir çamaşır sepeti vardı. Başını kaldırdığında Kıymet’i fark etti. “Birine mi baktın, abla?” Merakla, boşta kalan eliyle saçlarını geriye savurarak Kıymet’e doğru ilerledi. “Şükran Gündoğan’ın yakınlarıyla görüşmek istiyordum?” Hafifçe gülümsedi. Genç kızın elindeki sepet kayıp yere düştü. İçindeki kıyafetler de olduğu gibi toprak yola saçıldı. “Polis misin?” Hızlı, ancak dengesiz adımlarla Kıymet’e doğru ilerledi. “Haber mi var?” Eliyle, bahçenin giriş kapısına tutunup destek alıyormuş gibi görünüyordu. “Hayır. Hayır. Ben-“ Genç kadın, bir an kendisinin kim olduğunu söyleyemedi. Aklına gelen ani bir fikirle, “Araştırma yapıyorum,” diye uydurdu. Beceriksizce gülümsedi. “Kayıp insanlarla ilgili bir araştırma.” Genç kızın omuzları hüsranla çöktü. Yüzünden acı ifadesi gelip geçti. “Ben de ondan bir haber var sandım.” “Gazetede okudum, hala kayıp mı onu merak ediyordum.” Geldiğine ve genç kızı böylesine bir üzüntüye soktuğuna pişman olmuştu. Ona dikkatle baktığında fazlasıyla Şükran’a benzediğini fark etti. “Özür dilerim.” Kızın acısını deşmesi kendini o kadar huzursuz etmişti ki. Genç kız, başını iki yana salladı. “Önemli değil.” Omuz silkti. “Her gün aklımdan yüz kere geçiyor zaten.” Kıymet’e bakarken aniden gözleri irileşti ve eliyle açık ağzını kapadı. “Burada durmuş, sizi dışarıda bekletiyorum.” Giriş kapısını hızla açtı. “Buyurun, buyurun!” Kıymet, önce başını iki yana sallayacaktı ki, ardından araştırma yaptığını söylediğini hatırladı. Hem… Kızın başına ne geldiğini, onu niye kâbusunda gördüğünü merak ediyordu. “Teşekkür ederim.” Bir yandan da bu genç kızın tanımadığı birini böyle kolayca evine kabul etmesine şaşırıyordu. Birlikte genç kızın yere düşürdüğü çamaşırları topladılar. Daha sonra da evin önündeki beton zemine yerleştirilmiş masanın ardındaki çekyat tarzı koltuklara oturdular. Genç kız, ellerini eşofmanının cebine sokmuş, başını evin arka tarafına doğru bir yere uzatmış, tedirgin görünüyordu. “Bir şeyler içer misiniz?” Kıymet, başını iki yana salladı. Evin gölgeli korunağında oturup rüzgârın yüzünü serinletmesi iyi gelmişti. “İsmin ne?” diye sordu. “Ümran,” yanakları hafifçe pembeleşti. “Sizin?” “Kıymet,” Ümran, ellerini cebinden çıkarıp, bir ayağını kalçasının altına alarak heyecanla Kıymet’in yanına oturdu. “Ablamı mı araştırıyorsunuz?” Kıymet, bir şeyler söylemeden önce yutkundu. Bu sırada da yeni yalanlar söyleyeceği için kendisine öfkeleniyordu. “Sadece ablanla değil, kayıpların birçoğuyla ilgileniyorum.” Dudaklarını yalayıp düzgün soruları sorabilmek için kısa süre düşündü. ”Ablanın kayboluşuyla ilgili bana neler anlatabilirsin?” Hemen ardından ekledi. “Bu seni rahatsız etmeyecekse tabii!” Ümran, bir dirseğini oturdukları koltuğun sırtına dayadı. Elini de başına dayayarak sancılı bir iç çekti. “Ablam kayıp! Beni daha fazla ne rahatsız edebilir ki?” Düşünüyormuş gibi yeşil gözleri uzaklara daldı. Ardından tekrar Kıymet’in gözleriyle buluşturdu. “Ablam kaybolduğunda ben on üç yaşındaydım. Her şeyi net olarak hatırlıyorum diyemem. Ama babamın yemeğe geç geleceğini öğrenince annem yemekler hazırlayıp babama götürmesini istedi. O zaman ablam da on yedi yaşındaydı.” Hüzünle gülümsedi. “Benim şu anki yaşım gibi… Çok iyi bir kızdı, ablam. Ben mesela, biraz asiyim. Her şeye ilk önce itiraz ederim. Ama o, bariz iyi niyetli bir kızdı. Onun için niye erkek kardeşinin değil de –ki o da on altı yaşındaydı- kendisinin gideceğini sorgulamadı. Öylece çıkıp gitti. Hava kararmak üzerey-“ “Ben öğlen sanmıştım,” diye kesti genç kızın sözlerini. Ümran, başını iki yana salladı. “Yok, akşamdı. O yüzden zaten erkek kardeşimiz gitse daha iyi olurdu.” Başını iki yana salladı. “Neyse… Gidiş o gidiş işte. Bir daha da ondan haber alamadık. Sevgilisi filan da yoktu. Hani onunla kaçtı, gitti diyelim.” Kaşlarını derince ve öfkeyle çattı. “Salim abi arabasına aldı, inşaata bıraktı, diyorlar. Ama ben emin olamıyorum. Polisler soruşturdu. Yine de…” Sözlerini yarım bırakıp omuz silkti. “Salim kim?” “İnşaatın sahibinin oğlu! Güya yolda görmüş, aracına alıp babamın yanına bırakmış. Babam onu hiç görmediğini söyledi. Sonra da zaten kendisini öldürdü.” Gözleri hafifçe buğulanmıştı. Burnunu çekip ayağa fırladı. “Ben size çay getireyim, Kıymet abla,” Kıymet, yine gerek olmadığını söyleyecekti ki, evin yanında bulunan fındık bahçesinden bir kadın fırladı. İçine bir şeyler toplamış olan eteğini tutuyor, yorgunluğu bedeninin duruşundan belli oluyordu. “Kız, Ümran! Öldüm. Koş koş!” Ümran, hızla koşturarak kadının yanına ilerledi. Eteğindeki bazı sebzeleri kucağına aldı. Birkaç adım atmışlardı ki kadın Kıymet’i gördü. Zayıfça ve şaşkınca gülümseyerek önce Ümran’a ardından da Kıymet’e baktı. Ümran, bariz bir şekilde suçlu görünüyordu. “Hoş gelmişsiniz,” Kimsiniz der gibi kaşlarını kaldırdı. Kıymet de hızla ayağa fırladı. “Merhaba, sağ olun. Ben, araştırma yapmak için kapınızı çaldım. Kaybolan kızınız Şükran’la ilgili-“ Kadının kaşları öfkeyle çatıldı. Daha da öfkelenerek Ümran’a baktı. “Geç sen içeri,” diye genç kızı tersledi. Ardından da Kıymet’e döndü. Başörtüsünü çıkarıp silkelerken ve bir yandan konuşurken Kıymet’in yüzüne bakmıyordu. “Bizim için yok, Şükran. Bıraktı, gitti. Kusura bakma, onunla ilgili bu evde konuşmayız. Sizinle de konuşmak istemiyoruz.” Sözlerinin ardından utançtan yanakları kızarmış olan Kıymet’e sert bir bakış attı. Ümran’ın ardından eve doğru sert adımlarla gitti. Kıymet’i de orada öylece bırakmışlardı. Fakat bir şey vardı. Kadının öfkesinin altında yatan, saklamaya çalıştığı bir… Korku mu? Endişe ya da acı? Bir şey vardı ve bunu kendi kızının bile bilmesini istemiyordu. Kıymet, biraz şaşkınca, biraz da öfkelenmiş bir halde kaldığı dairenin yolunu tuttu. Kafası iyice karışmıştı. Annesi kızının evden kaçtığını düşünüyor, kardeşi de ablasının başına bir şey geldiğini düşünüyordu. Hangisinin tutumu ve yaklaşımı doğru olandı, emin değildi. Ama ister istemez öfkelenmişti. İnsan nasıl kızının nerede olduğunu merak etmez, başına bir şey gelip gelmediğini araştırmaz, doğrudan evden kaçtığını düşünürdü. Evden kaçmış olsaydı muhtemelen, bir şekilde ondan haber almış olurlardı. Sonuçta polis de araştırma yapmıştı. İçi ferahlamasa da bu konuyu en azından araştırdığı ve kendini her neden suçlu hissettiyse, artık hissetmeyeceğini düşündüğü için kendisine iyi bir akşam yemeği ısmarlamak için merkezin yolunu tuttu. Bu sırada arayan Elif’e de neşeli bir sesle gayet iyi olduğunu söyleyip, arkadaşının içini rahatlattı. Belki de bir-iki gün denize girer ve sonra da İstanbul’a dönerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE