Deli Yüzbaşı

1600 Kelimeler
Eylül Alis Güngör Karşımda masada oturan adama baktım. "Sen!" Arkasını yaslanıp rahat bir ifadeyle güldüğünde masanın üzerindeki isme baktım. Kurt Demir Karakan. Kurt mu? İç sesimi susturamayıp konuştum. "Kurt mu? Geceleri uluyor musun?" Nefesini bıraktı. "Ne için geldiysen söyle ve git." Doğru. Ne için geldiğimi hatırlayıp ayakkabımı gösterdim. "Bunun için geldim! Nasıl ateş edersin ya?! Ya bana gelseydi kurşun?" "Gelmedi ama değil mi?" Alayla güldüm. "Ya ne şanslıyım değil mi ama!" "Şans değil. Ben hedefimi vurdum mu tam vururum çünkü. Şikayetlenmen bittiyse çıkabilirsin." "Şuna bak ya hem suçlu hem güçlü! Ama bu burada kalmaz Kurt bey! Seni en üst makamlara kadar gidip şikayet edeceğim." Omuz silkti. "Kanıtın yok, kendini boşa yorarsın." "Burada güvenlik kamerası yok mu?" "Yok. Şansına küs." "Olsun! Yine de gidip şikayet edeceğim." "İyi, et tabi. Ama şimdi kalabalık etme. Hadi kızım işine bak." "Kızım mı?" sinirle adımlayıp karşısına geçtiğimde sandalyesiyle beraber bana döndü. Eğilip yüzüne yaklaştım. "Bana bir daha kızım dersen kötü olur yüzbaşı!" "Ne kadar kötü olur doktor? Merak ettim." yaklaştığında hızlıca geri çekildim. "Ha doktor olduğumu biliyorsun demek. Ne kadar güzel bir karşılama ya!" "Revir tam karşıda. Git ve gör. Beğenmezsen onu da şikayet edersin." Nefesimi bıraktım. Allahım sabır ver yoksa daha ilk günden katil olacaktım. "Öküz!" "Uzatma doktor, yürü." elimdeki ayakkabıyı masasının üzerine bırakıp odasından çıktım. "Öküz ama ne olacak!" revirin kapısını açtığımda bir askerin dolaba yapıştığını gördüm. Sanki birisini öper gibi bir hali varken konuştum. "Pardon?" Kocaman bedeninin altından bir asker kadın çıktığında gözlerimi kocaman açtım. "Hay siktir.." Kız hızlıca yanımdan geçip giderken küfreden asker karşımda duruyordu. "Bu gördüğünüzü unutsanız ne güzel olurdu ama..." "Pardon ama siz kimsiniz?" "Tanışmadık değil mi? Hakan ben." yanıma yaklaşıp elini uzattığında elini sıkmadım. "Hakan bey lütfen bir daha reviri bu tarz şeylerinize alet etmeyin." Elini indirip gülümsedi. "Hay hay, tabi canım. O zaman sonra görüşürüz." "Yaralanmadığınız sürece görüşmeyiz bence." "Şansa bakın ki ben hiç yaralanmam." "Ne güzel." alayla gülümsediğimde revirden çıktı. Belli ki bu tiplerle uğraşıp duracaktım. Kapıyı kapatıp masama geçtim. Etrafı daha sonra iyice bir incelerdim ama şimdi mahvolmuş ayaklarıma bakındım. Yanımda yedek ayakkabı da yoktu. Ve şimdi lojmana geri nasıl dönecektim? "Aptal adam ya, ayakkabıma sıkmak nedir?" nefesimi bırakıp masaya bakındım. "Her neyse, gidene kadar şuraları bir kontrol etsem iyi olur." Çekmecelerden bir kağıt ve kalem alıp ayağa kalktım. Çıplak ayak bir şekilde dolaptaki malzemeleri tek tek yazıp kaç adet olduklarını listeledikten sonra dolabın üstündeki kutuları fark ettim. Sandalyeme baktım ama tekerlekli olduğu için riske atmak istemedim. Tehlikeliydi çünkü. Delinin teki yüzünden ayakkabılarımdan olduğumu hatırlayıp sinirle kapıyı açtım. En azından uzun bir askerden yardım isteyebilirdim diye düşünürken deli yüzbaşı da çıktı odasından. "Doktor Eylül?" Gülümsedim. "Deli yüzbaşı?" Nefesini bıraktı. "Bir sorun mu var?" Aslında yeterince uzundu. Bu işime yarayabilirdi. "Şu dolabın üzerindeki kutuları almam lazım ama uzanamıyorum. Bir yardım eder misin?" Başını sallayıp yanımdan geçip odama girdi. "Ederim tabi." Dolaba yaklaştığında yanına geçip kollarımı bağladım. Başını çevirip ayaklarıma baktığında yine gülmüştü. "Gülme." "Gülmüyorum." deyip önüne döndü. Uzanıp kutuları bir çırpıda aldığında şaşırmıştım. Gerçi neden şaşıyorsam... Adam neredeyse bir doksan falandı. "Sağ ol." "Başka bir ihtiyacın olursa çekinme ve söyle. Topuğuna sıktık ama bizler dost canlısı insanlarız." Gözlerimi devirdim. "Ya tabi, öyle bir karşılama töreni hazırladınız ki bu dediğinize inandım şahsen." "Uzatma doktor, sen de dağ başında topuklu giyip kendini rezil etmeseydin." Elini kolunu sallaya sallaya çıkarken arkasından bağırdım. "Sana mı soracağım ne giyeceğimi? Öküz!" Allahım geldiğim yere bak! Adam cidden hayvandı. "Hayvan ama ne olacak!" sinirle kutuyu açıp içindeki eşyalara bakarken tekrar içeri girdi yüzbaşı. Elinde de postallar vardı. "Giy bunları." "Giymem onları ben. Hem kimin onlar?" Baya büyüklerdi zaten. "Bunlar yeni, kimse giymedi. Ayak mantarı olmazsın yani. Şimdi giy." Hiç yoktan iyiydi de çok büyüktü bunlar. "Otuz sekiz numara yok mu?" Sorduğum sorunun saçmalığını yüzüne bakınca anladım. "Kızım sence bu hayvanların ayakları otuz sekiz olabilir mi? En küçük kırk iki var. Giy işte." "İyi tamam." çıplak ayak gezmekten iyidir. Postalları alıp sandalyeye oturdum. Giydikten sonra ayağa kalktım. Gerçekten sanki ayağımda kaya taşıyordum. "Kombinine de pek uydular." Hâlâ alay ediyordu. Tamam bu elbise de burası için uygun değildi ama ben nereden bileyim böyle bir yere geleceğimi? "Ayakkabılar için sağol. Artık çıkabilir misin?" "Tabi doktor hanım. Öğle yemeğine gelmeyi unutmayın. Burada yüz on iki asker ile beraber yemek yemeye eminim bayılacaksınız." Gülüp odadan çıktığında bıkkınlıkla yerime oturdum. Yüz on iki asker mi? Çekeceğim vardı burada cidden... Kutunun içinde kalan eşyaları da not ettikten sonra ayağa kalktım. Ayağımdaki postallarla hareket ederken sanki taş taşıyormuş gibi hissetmiştim. Reviri düzeltip her şeyin yerini aklımda tutmaya çalışırken öğleni bulmuştuk bile. Biraz da askeriyeyi gezmek istiyordum aslında ama bu ayakkabılarla dalga geçilmek de istemiyordum. Ama akşama kadar bir odaya tıkılı kalmak da istemiyordum. Neyseki dışarı çıkıp çıkmama kararım uzun sürmedi. Çünkü kapı çalmıştı. "Gel." İçeri bir asker girdi tabi doğal olarak. "Doktor hanım?" "Buyrun." "Vay be, cidden çok güzelmişsin." yarım ağız gülümsediğinde kaşlarımı çattım. "Bunun için geldiysen geri git hadi." "Hemen kızma be doktor. Ağrım var diye geldim." "Neren ağrıyor?" Elini kalbinin üzerine götürdü. "İşte tam burası." Nefesimi bıraktım. "Gerçekten uğraşamayacağım seninle. Çık hadi." Güldü. Belli ki gitmeye niyeti yoktu. "En azından tanışsaydık... Ben Yıldırım." "Sizi bana sayıyla mı veriyorlar? Çıkar mısın lütfen?" "Siz baya gerginsiniz herhalde. Tabi insan gerilir." yanımdan geçip masamın önündeki sandalyeye oturdu. "Yani bu yüzbaşının yaptığı da çok ayıp. Topuğa sıkmak nedir?" Arkamı dönüp nefesimi bıraktım. "Seninle oturup yüzbaşının dedikodusunu yapacak değilim Yıldırım." "Güzel, en azından artık adımı biliyorsun." Gülümsedim. "Adını ve bir daha seni gördüğümde muhatap olmayacağımı çok iyi biliyorum Yıldırım." Ayağa kalktı. "Bu da iyi be doktor." gülümsedi. Kahverengi saçlarına tezat mavi gözleri vardı. Yüzüme baktığında boncuk gözlerle karşılaşmıştım. "Artık benim hakkımda iki şey biliyorsun. Ne güzel." dudağının kenarında beliren gamze ile kaşlarımı kaldırdım. "Tahmin edeyim, bir hafta içinde bu doktoru tavlarım dedin. Hatta arkadaşların baya yüksek bir meblağaya iddiaya girdi." Kaşlarını çattı. "Ne?" "On bin mi?" "Ne? Asla. Ben o kadar paraya iddiaya girmem." Gülümsedim. Kendini ele vermişti. "Demek ki baya yüksek bir meblağ kaybettin." Yüzünü astı. "Kırk bin." Güldüm. "Yok artık. İnanamıyorum sana. O kadarı kaybettin mi şimdi?" "Hayır nasıl anladın ya? Ne güzel bir sürü param olacaktı." "Kendini çok çabuk ele verdin..." derin bir nefes aldım. "Ama parayı kaybetmiş sayılmazsın." Merakla kaşlarını kaldırdı. "Nasıl?" "Şimdi, sen gidiyorsun ve bana otuz sekiz numara güzel bir spor ayakkabı alıyorsun. Ben de sen kapıdan çıkmadan önce sana numaramı veriyorum. Parayı da alıyorsun." "Oha! Yapar mısın bana gerçekten bu iyiliği?" Başımı salladım. "Eee o kadar para kazanacaksın, bir ayakkabı alırsın bana değil mi?" yoksa bu ayakkabılar canımı yakmaya devam edecekti. Çok ağırdı, bileklerim değdikçe kızarıyordu. "Ayakkabı köpeğin olsun." telefonunu çıkardı. "Yaz numaranı." Telefonu elinden alıp numaramı tuşlarken Yıldırım keyifle güldü. "En çok Demir yüzbaşı battı. O asi sosyete sana bakmaz deyip yirmi bin yatırmıştı." Başımı kaldırıp Yıldırım'a baktım. "Asi sosyete mi?" Başını salladı. "Sen yine de bunu duymamış gibi davran." Yok ama ben bu yüzbaşıya gıcık olmuştum bir kere. "Bence bir de öpücük lazım ya." "Ne öpücüğü? Oha! Ciddi misin?" Beş dakika önce tanıdığım adama öpücük vermek için masanın üstünden çantamı alıp rujumu çıkardım. "Beni pişman etme Yıldırım. Sadece bir kereliğine." O yüzbaşı yirmi bin lirasından olsun da ben başka bir şey istemiyordum. En azından topuklu ayakkabılarımı karşılardı o para. Hatta kat ve kat daha fazlasıydı. Rujumu sürdükten sonra Yıldırım'a yaklaştım. "Umarım o deli yüzbaşından parayı alabilirsin." "Donundan bile söke söke alırım. Sen öp hadi beni." Bu yaptığıma pişman olacağımı bile bile yanağına uzandım. Bir inat uğruna neler yapıyordum. Yıldırım'ın yanağına bir öpücük bıraktım. Ruj lekesi yanağına bulaştığında keyifle güldü. "Ohh paralar cukka. Sağol be, doktorların en güzeli." Güldüm. "Hadi çık. Ayakkabı almayı da unutma, otuz sekiz numara." "Tamam, ben de o iş." kapıya doğru adımladı. "Hem unutursam..." telefonunu çıkardı. "Numaran bende var. Ararım." "Sen yine de çok arama da beni. Hadi işine." "Tamamdır." Yıldırım odadan çıktığında derin bir nefes alıp pencereye doğru yaklaştım. Yıldırım koşarak bir erkek grubuna yaklaştığında deli yüzbaşıyı da fark ettim. Yıldırım hepsine yanağını gösterdikten sonra kahkahaları duyuldu. Telefonunu çıkarıp hava atarken elini uzattı. "Verin lan paraları." diye bağırdığında her şey net bir şekilde duyulmuştu. Deli yüzbaşı da ayağa kalkıp yumruğunu gösterdiğinde Yıldırım geri çekildi. Pencereden uzaklaşıp keyifle güldüm. "Çıkar bakalım şimdi cebinden yirmi bini deli yüzbaşı." Ayağımdaki ayakkabı canımı yakmaya başladığında yerime oturdum. Postalın uç kısmının değdiği yerler kızarmıştı... O kadar sert ve keskindi ki zaten... Birini ayağımdan çıkarıp bacağıma bakınırken kapım açıldı. Kafamı kaldırıp baktım. "Yuh, dingonun ahırı mı burası? Yavaş!" Deli yüzbaşı başımda dikildi. "Bir daha askerlerimle münasebetsiz bir ilişkiye girmesen iyi olur doktor hanım." Ayakkabıyı giyip ayağa kalktım. "Münasebetsiz bir ilişki mi? Pardon ama sen kimsin?" "Yüzbaşı Kurt Demir Karakan. Bu askeriyenin tek sorumlusu. Ve bu seni ilk ve son uyarışım." Sinirliydi. Madem sinirlenecekti, yirmi bin teklif etmeseydi o da. "Kiminle nasıl bir ilişki yaşayacağım sizi hiç ilgilendirmez yüzbaşı Kurt Demir Karakan." "Daha ilk günden beni çıldırtma doktor." kaşlarını çattı. "Seni bir daha askerlerimle bu kadar yakın görmeyeceğim." "O zaman ilk kendi askerlerini uyar. Gelip revirde öpüşüp koklaşmasınlar." Kaşları daha çok çatıldı. Anlamış gibi başını çevirdi. "Ulan Hakan!" "Çık şimdi odamdan yüzbaşı. Bir daha da bana ne yapacağımı söyleme." Omzuna dokunup yanından ayrılırken hızla yürüdüğüm için ayakkabıya takıldım. Yüz üstü düşmek üzereyken Demir elini karnıma getirip beni tuttu. "Yavaş." doğrulduğumda elinden kurtuldum. "Senin yüzünden. Ayakkabımı mahvetmesen düşmezdim." Derin bir nefes alıp saçlarımı arkaya attım. "Tamam, vereceğim sana ayakkabının parasını. Bir daha da açma şu mevzuyu." "Mesele para değil. Senin ha...!" Sustum, bir de hayvan dersem bu sert bakışlı adam beni mahvederdi. Şimdi değil o yüzden. "Çık artık odamdan yüzbaşı." Nefesini bıraktı. "Dediklerimi unutma. Seni bir daha uyarmayacağım." "Hıı, tabi tabi." uyuz. Kaşlarını çatıp bir sinirle çıktı odadan. O çıktığında tekrar yerime oturdum. "Gitti ayaklarım ya." Sinirle ofladım. "Benim burada çekeceğim var ya." Bir askeriye dolusu erkekle uğraş dur bakalım şimdi Eylül. Hele de başında böyle bir yüzbaşı varken...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE