Revir

2818 Kelimeler
Eylül'ün Anlatımından Devam Demir ellerini belimden çeker çekmez beni uzaklaştırıp aniden ayağa kalktı. Elinin tersiyle yüzünü silerken arkasını döndü. "Yapacak işlerim var, çıkar mısın?" Doğruldum. "Ne işi? Yardım edebilir miyim?" "Yok." derin bir nefes alıp önüne döndü. "Rapor falan. Sen anlamazsın." Başımı salladım. "İstersen yanında kalabilirim." "Gerek yok." eğilip dolabı kaldırdı tek hamlede. Duvara yasladıktan sonra kapıya yaklaşıp yatağını düzeltip ittirdi. Eski yerine alana kadar onu izledim. "Sadece rapor yazacağım. Sen de gidip uyu." "Tamam. Bir şey olursa revirde olacağım ben." "Tamam doktor." Yalnız bırakmak istemiyordum ama kendi için en iyisi neyse bunu en iyi o biliyordur diye düşünmüştüm. Bu yüzden odadan çıkıp revire geçtim. Üzerimdeki önlüğü askıya asıp sandalyeme oturdum. Telefonumu çekmeceden çıkarıp saate baktım. Sekiz olmuştu saat ve telefonumda bir çok çağrı vardı. Utanmadan Berkan aramıştı ve iki gündür de konuşmuyorduk. Tabi beyefendi bilmiyordu gerçeği öğrendiğimi. Bir yerleri tutuşmuş olsa gerekti ama şu an onunla uğraşmayacaktım. Telefonu tekrar çekmeceye koyup kitaplarımı çıkardım. Vakit geçirmenin tek yolu biraz olsun ders çalışmaktı sanırım. Ve kaç saat çalıştığımı hatırlamıyorum bile. Gözlerim yavaştan gitmeye başladığında başımı masaya yaslayıp gözlerimi kapadım. ~ ~ ~ ~ ~ Gözüme giren ışıkla yüzümü buruşturup gözlerimi açtım. Pencere önünde yatmanın tek kötü yanı da buydu... Sabahları güneş ışığı gözümü kör edercesine vuruyordu yüzüme. Diğer tarafa dönüp gözlerimi açtım. Bir dakika ya. Benim odamda olmamam gerekiyordu. Hızlıca doğrulup etrafıma bakındım. Kızların yatakları da topluydu. Duvardaki saate baktım, neyse ki geç kalmamıştım. Ama ben ne ara odaya geldim ki? Kıyafetlerimle yatmıştım hem de... Hızlıca üzerimi değiştirip dışarı çıktım. Askeriye bugün fazlasıyla sessizdi. Yemekhanenin kısmından sesler geliyordu ama Kılıç timini dışarıda görünce oraya gidemedim. Hepsi bahçede oturmuştu. Demir de aralarındaydı bu kez. Hatta kızlar da... Hiçbiri konuşmuyordu ama bu sessizlik bile çok şey anlatıyordu zaten. Nefesimi bırakıp revire geçtim. Önlüğümü giyerken telefonum çalmaya başladı. Çekmecede olduğunu hatırlayıp çekmeceyi açtım. Berkan arıyor... Daha fazla bekletmedim. Telefonu elime açıp kulağıma götürdüm. "Alo?" "Sevgilim? Günlerdir konuşamadık. Çok merak ettim seni." Yalanına sokayım senin ben. "Müsait değildim. Şimdi de değilim." "Aynen ya, ben de şimdi hocamla beraber ameliyata gireceğim." "Ne güzel. Kolay gelsin sana." "Sağol hayatım. O zaman sonra görüşür müyüz?" Görüşmeyiz bir daha. Asla. "Görüşürüz." deyip telefonu kapattım. Evet asla görüşmeyecektik ama pişman olduğunu da görmek istiyordum. Gerçi umrunda bile değildim de orası da ayrı... Yerime oturup nefesimi bıraktım. Kitaplarım hâlâ açıktı ve kitaplarımı açık bırakıp asla gitmezdim. Ne oldu bana ya? Uyurgezer falan mı oldum? "Neyse ne. Madem kitaplar açık, derse devam." Tus sınavını kazanıp uzman olmak istiyordum. Bu yüzden hiç durmasam çok iyi olacaktı. Ama bir yandan da aklım dışarıdakilerdeydi. Yanlarına gitsem belki rahatsız hissederlerdi. Sıkıntıyla nefesimi bıraktım. "Benim bir şey yapıp yanlarında olmam lazım ya." Kızlarla çok kısa süre içinde kaynaşmıştık. Yıldırım'la da öyle. Bana dost olmuştu. Ve kılıç timi... Onlarla da yeni yeni konuşmaya başlamıştım ama şimdi böyle bir acıları varken onlara ne diyebilirdim ki... Telefonum çalınca tekrar baktım. Annem arıyordu. Yine neden acaba? Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Annem?" "Ahh, bebeğim. Nasılsın? Haberleri izliyordum ve korktum. Sizin orada biri şehit olmuş. Sen orada mıydın?" "Yok anne, çatışma burada olmadı. Ama evet, kendisi burada olan bir askerdi." "Ahh, çok üzgünüm. Sen iyisin ama değil mi?" "İyiyim anne. Dediğim gibi burada bir şey olmadı zaten." "Kızım, kendine dikkat et ama baban orada olmanı istemiyor. Biliyorsun değil mi?" "Biliyorum annecim de zorunlu görev. Siz de bunu biliyorsunuz." "Baban istiyor." Nefesimi bıraktım. Sabah sabah hiç babamı çekecek değildim. "Alo, Eylül." "Efendim baba?" "Derhal eşyalarını toplayıp buraya geri dönüyorsun. Ben kızımı sokakta bulmadım. O dağ başında ölmene izin veremem." "Baba hayır ya, benim görev yerim burası. Gelemem." "Geliyorsun Eylül. Ben gerekli yerlerle konuşurum. En başından bunu yapabilirdim zaten. Neden laf dinlemiyorsan..." "Baba, ben burada kalacağım. Burayı seviyorum ve ayrılmak da istemiyorum." "Orada ölüp gitmek mi istiyorsun? Terörün göbeği kızım orası." "Evet ama bana hiçbir şey olmadı. Olmayacak da. Neden biliyor musun? Çünkü buranın komutanı gördüğüm en iyi asker. O ne yapar eder bana da askerlerine de çok iyi bakar." Nefesini bıraktı. "Anlamıyorsun..." "Hayır baba, sen anlamıyorsun. Ben çocuk değilim. Büyüdüm ve doktor oldum. Ve görevim neyse onu yapacağım. Senin ya da arkadaşlarının torpiliyle bir yere gelmeyeceğim. Şimdi lütfen beni rahat bırak." "Böyle mi olduk şimdi Eylül?" Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Babacım, lütfen beni dinle. Seni kırmak istemiyorum ama ben karar verebilecek bir yaştayım. Bana güvenin ve rahat olun." "İyi, pekala. Ama bir gün baba beni buradan al dediğinde yanında olmayacağım. Çünkü bıkacaksın. Bir gün orada olmaktan bıkacaksın." "Tabi baba tabi." Telefon tekrar el değiştirdi ve annem aldı. "Alis, seni çok seviyorum güzel kızım. Kendine iyi bak olur mu?" "Tamam annecim. Dikkat ederim. Siz de kendinize iyi bakın. Ben de sizi çok seviyorum." "Tamam güzelim." "Ooo abim olacak hayırsıza da hiç arayıp sormadığı için teşekkürlerimi iletin yani. Kaç gündür buradayım bir kere bile aramadı." Annem güldü. "Abin ayık kafayla gezemiyor ki arasın seni." "Hâlâ mı içiyor?" "Evet. Gün aşırı..." "Erken yaşta ölecek o alkol ve sigara yüzünden." "Kızım, deme öyle. Tanrı korusun ikinizi de." "Tamam annecim. Benim şimdi kapatmam gerekiyor. Sonra görüşürüz." "Görüşürüz kızım." Telefonu kapatıp ayağa kalktım. Güleda ve Meryem'in yalnız olduğunu görünce dışarı çıktım. Yanlarına yaklaştım. "Günaydın." "Günaydın Eylül." aralarına geçip oturdum. "Nasılsınız?" "İdare eder. Toparlanmaya çalışıyoruz." Uzanıp ikisinin de elini tuttum. "Umarım en kısa zamanda çok daha iyi olacaksınız." Meryem gülümseyip aramızdaki mesafeyi kapatıp yanıma oturdu. "Sen dünyanın en iyi doktoru musun acaba ya?" Güldüm. "Teşekkür ederim. Gece sizi çok merak ettim ama yanınıza gelemedim. Özel konuşmak istersiniz diye gelemedim." "Ne özelimiz olacak sanki canım? Yani böyle bir günde kendini soyutlama. Dilediğin gibi yanımıza gelebilirsin. Sen de artık bizdensin." Bunları duymak bir nebze olsun rahatlatmıştı. "Siz ne zamandan beri buradasınız? En eskiniz hanginiz?" Güleda konuştu. "Ben bir yıldır buradayım." "Ben de sekiz ay." Yeterince uzun zamanlar... "En eski Demir yüzbaşıymış. Üç yıldır burada. Sonra da Onur. O da iki yıldır burada. Diğerlerinin arasında pek fark yok." Başımı salladım. "Çok uzunmuş." "Sen en yenimizsin. Altı gün." "Bu da uzun." deyip güldüm. Güleda nefesini bıraktı. "Bir şey yapmamak çok canımı sıkıyor ya." "Nasıl oldu? Yani kim yaptı?" "Tuzak kurmuşlar. Patlama oldu. Kadir de işte o zaman..." tekrar nefes aldı. "Yapan örgüt lideri kaçtı. Demir yüzbaşı kaçarken kolundan vurmuş ama hepsi bu. Elimizden kaçtı." "Orosbu çocukları şehit verdik diye kına yakıp oynuyorlardır kesin." Meryem sinirle konuştu ama haklıydı. Kesin öyle olmuştur. "Biz neden oturuyoruz ki? Gidip operasyon emri isteyelim?" "Onur konuşmuş Demir yüzbaşıyla. Operasyon emri çıkmadığı için gidemiyorlarmış." "Onur mu söyledi sana bunu?" Güleda omuz silkti. "Yok. Yıldırım söyledi sabah." "Onur'la konuşmadın mı hiç?" "Hayır." "Böyle bir durumda bile konuşmayacak mısın Güleda. Düşman değilsiniz ya hani." "Dost da değiliz Meryem. Konuyu oraya hiç getirme." Meryem ellerini kaldırdı. "Tamam, tamam sustum." Aslında Meryem haklıydı ama ben bu konu hakkında konuşmadım. En nihayetinde bu Güleda'nın kararıydı. "Kızlar bir şey soracağım ama yeri değil diye çekiniyorum." Meryem bana döndü. "Çekinme de sor." "Ben yatağıma nasıl geldim? Yani uyurgezer değilim sonuçta." Güleda yerdeki taşla oynarken konuştu. "Demir yüzbaşı getirdi. Masada uyuyakaldığın için kucağında getirdi." Eyvah. "Hadi ya. Adamın onca derdi arasında bir de ben varım. Benimle uğraşıyor." "Öyle çok da derdiymişsin gibi durmuyordu. Zaten seni taşırken o kadar da zorlanmıyordu." Ben ona belki destek olurum diye orada kalmıştım ama gece odama kadar taşımıştı demek beni. "Demir yüzbaşı belli etmiyor ama çok kötü." diye ekledim. "Demir yüzbaşıyı hiç ağlarken görmedim. Bizimkileri bir kaç kez gördüm de Demir yüzbaşı hiç ağlamaz. İsmi gibi sert." Ben görmüştüm ama. Dün yanımda ağlamıştı. Kapılarını açmıştı sanki bana. "Doğru ağlamaz." "O daha çok kırıp döker ya da sigarasını içer." Sahi şimdi neredeydi? Kılıç timinin yanında değildi artık. Belki de yine sigarasını içiyordu. "Ben bir ona baksam olur mu? Merak ettim." "Tabi tabi. Biz buradayız." Ayağa kalkıp yanlarından ayrıldım. Askeriyenin arkasına geçtiğimde Demir yüzbaşıyı gördüm. Yine sigara içip dağları izliyordu. Sessizce yanına yaklaştım ama geldiğimi hissetmişti. "Sigara içiyorum doktor, rahatsız olursun. Git." Yanına geçip oturdum. "Bu sabah sorun etmeyeceğim." Nefesini bırakıp sigarasını yere attı. Ayağının ucuyla ezip kollarını bağladı. Başımı çevirip ona döndüm. Bakışları sabitti. Gözlerini bile kırpmadan karşıyı izliyordu. "İyi misin?" "Dünyanın en saçma sorusu." Başımı salladım. Haklıydı. İyi olmayan birine sorulan iyi misin sorusu dünyanın en saçma sorusuydu. Nasılsın, nasıl hissediyorsun? Sanki o an seninle konuşmak istiyor da... Önüme döndüm. Belli ki bu konu hakkında konuşmak istemiyordu. "Güleda görev çıkmadığı için burada olduğunuzu söyledi." "İzin çıksa bir dakika durmam şurada." "Kimin yaptığını gördün mü?" "Gördüm. Ateş de ettim ama..." "Operasyon emri çıksa bile yerini biliyor musunuz ki?" "Belli değil mi doktor? Adamların saklandığı yere bak. Dağ. Bir delikte saklanıyor olmalı hepsi. Gerekirse başlarına yıkarım bu dağları ama bulurum onları." Demir'e şimdi emir gelse bir dakika bile vakit kaybetmez yola koyulurdu. Ama beklemesi lazımdı. Belki de biraz zaman geçmesi daha iyiydi. Sakin kafayla işi daha kolay olurdu. Ve ben onun sakinleşmesini istiyordum. Hoş o arkadaşının intikamını almadan asla sakinleşmezdi de... "Fark ettin mi? Bugün seninle hiç kavga etmedik." Başını çevirip yüzüme bakındı. "Kavga mı etmek istiyorsun." "Yok ben istemiyorum da çok şaşırtıcı sadece." Tekrar önüne döndü. "Bugün uslu duracağım doktor. Seninle kavga etmeyeceğim." Kavga etmeyen, laf sokmayan bir Demir düşünemiyordum. "Dün gece beni odaya sen götürmüşsün. Kızlar söyledi. Teşekkür etmek istedim ben de." "Ne çalışıyorsun sen öyle? Okulun bitmedi mi senin?" "Bitti ama tus sınavlarına hazırlanıyorum. Uzman olmak istiyorum." "Burada uzman olamazsın. Gidersin o zaman." Başımı salladım. Doğru, burada kalamazdım. "Evet, giderim." Başını salladı. "Senin için de iyi olur. Burada kaldığın sürece iyi şeyler göremezsin zaten." "Öyle deme deli yüzbaşı. Sizi tanıdım. Buranın en güzel yanı sizsiniz." Tekrar bana döndü. Derin bir nefes aldı. "Kavga etsek bile mi böyle düşünüyorsun?" Gülümsedim. "En çok o kavgaları seviyorum. Topuklu ayakkabıma sıktığın gerçeğini saymazsak tabi." "Yine malum konu açıldığına göre..." Ayağa kalktı. "Bu konuyu unuttuğun zaman tekrar konuşalım." "Hile yapma yüzbaşı. Bu konu asla unutulmayacak." "Neden?" Güneşe rağmen başımı kaldırıp yüzüne bakmaya çalıştım. "Çünkü en ilginç tanışma şekillerinde benim için bir numara. Hayatıma yüzlerce kişi girse bile en unutulmazı sen olacaksın." "Buna sevinmeli miyim emin değilim." Ayağa kalktım. "İlla gıcıklık yapacaksın değil mi? Özel olduğunu söylüyorum. Biraz sevinemez misin?" Yüzünde mimik bile oynamadı. "Çok sevindim." dedi durağan bir sesle. Ah Demir yüzbaşı ah... Seninle işimiz işti. "Çok belli ettin, teşekkür ederim. " Başını sallayıp arkasını döndü. "Sonra görüşürüz doktor." "Görüşürüz deli yüzbaşı." O uzaklaşırken tekrar banka oturdum. Yüzbaşının her sabah baktığı manzaranın tadını çıkardım bir süre. ~ ~ ~ ~ ~ Sorunsuz bir şekilde akşamı da ettiğimde kızlarla beraber yemekhaneye geçmiştik. Her zamanki masamıza geçerken etrafa bakındım. Kılıç timi de buradaydı ama Demir yine yoktu. Bu adam hiç yemek yemiyor muydu ya? Tabildotumu masaya bıraktım. "Hemen geliyorum." Kızlar başlarıyla onayladıklarında yemekhaneden çıkıp Demir'in odasına geçip kapıyı tıklattım. Ses çıkmadığında odada olmadığını düşünüp kapıyı araladım. Sandalye boştu. Neredeydi ki bu adam diye düşünürken başımı çevirdim. Yatağında, uyuyordu. Kapıyı arkamdan kapatıp sessiz olmaya özen göstererek yanına yaklaştım. Üzerindeki kıyafetlerle, postallarıyla iki büklüm olmuş bir şekilde uyuyordu. Ve şaşırtıcı ki uyurken her zaman çatık olan kaşları yoktu. Yüzünde rahat bir ifade vardı, sinirli değildi. Uyumasına izin vermek ya da yemeğini yesin diye onu uyandırmak arasında gidip geldim. Dün kesin hiç uyumamıştı. Ve son bir saattir odasında olduğunu düşünürsek... Ama yemek saati de biterse hiçbir şey yiyemezdi. En iyisi ona bir şeyler ayırıp uyandığında getirmekti. Böylece hem uyumuş olurdu hem de aç kalmazdı. "İzlemen bitti mi?" aniden konuştuğunda geri çekildim. "Ayy, sen uyanık mıydın?" Gözlerini araladı. "Kapıyı çaldığından beri evet." "İnsan bir ses çıkarır." "Uyuyor olduğumu görünce gidersin diye düşündüm." Ellerimi önümde birleştirdim. "Kusura bakma ya, karar vermeye çalışıyordum." "Ne kararı?" "Seni uyandırsam mı yoksa uyandırmasam mı kararı?" Doğruldu. "Uyandım, söyle hadi." "Yemeğe gelir misin?" "Aç değilim." "Açsın. Dün de yemedin. Sabah da. Ve şimdi de aç değilim diyorsun. Açsın yüzbaşı. Ve benimle gelip yemek yiyorsun hemen." "Karnımın aç olup olmadığına da mı sen karar veriyorsun artık doktor?" Başımı salladım. "Evet. Aynen öyle. Ben doktorum, sen de aç kalırsan şekerin düşer. Ve muhtemelen bayılırsın. Bunu önlemeye çalışıyorum." "Askeriyedeki tüm askerlerle bu kadar yakından ilgileniyor musun?" Doğru ya, ben neden onun yemek yemesine bu kadar takılıyordum ki. Arkadaş olduğumuz için olmalı. Ya da dün bana sarılıp ağladığı için aşırı üzgün hissediyordum ve onun için bir şeyler yapmaya zorluyordum kendimi. "Yüzbaşı gelir misin lütfen. Bir şeyler yemen lazım." Ayağa kalktı. "Çık odamdan doktor ve görevin olmayan şeylere karışma." Nefesimi bıraktım. "İyi, senin iyiliğini düşünen de kabahat." arkamı dönüp odadan çıktım ve tekrar yemekhaneye geçtim. Yerime oturup yemeğimi önüme aldım. "Sinirlisin?" Güleda'nın sesiyle ona döndüm. Hemen anlamıştı. "Komutanınız uyuzun teki çünkü. Hep bir sinirli hep bir gergin." Güldü. "Karışma ona çok. Tersi pistir ve ne tepki vereceğini tahmin bile edemezsin." Başımı sallayıp önümdeki yemeğe döndüm. "Evet, asla anlaşılmıyor." Alt tarafı gel yemek ye dedik sanki ne dedik... Yemeğimden bir lokma aldığımda karşı taraftaki cam aniden patladı. Ya da olayın şokuyla bir an öyle sanmıştım ama bu kurşundu. "Yat yere yat!" Onur bağırdığında biri ayağa kalkıp ışıkları kapattı. Herkes panik halde koşuşturup dururken silah sesleri arttı. Askeriyeye saldırıyorlardı. "Eylül eğil." Meryem'in sesiyle kendime gelip eğildim. "Işıkları kapatın!" Demir yüzbaşının sesiyle başımı kaldırdım. Askeriyenin tüm ışıkları anında sönerken yanıma gelip elini uzattı. "Gel benimle." Hiç tereddüt etmeden elini tutup ayağa kalktığımda beni önüne aldı. "Revire gir ve asla çıkma. Pencerelerden uzak dur." koridoru hızlıca geçtik. Kapımı açtığında ona döndüm. "Ve asla dışarı çıkma doktor." "Siz? Siz ne yapacaksınız?" Elindeki silahı gösterdi. "Şu an bizi değil kendini düşün. Asla çıkmıyorsun dışarı. Ve?" "Pencerelerden uzak duruyorum." Başını salladı. "Aferin. Gir içeri doktor şimdi." Arkasını dönüp uzaklaştığında dediğini yapıp içeri girdim ve dolabın kenarına oturup dizlerimi kendime çektim. Silah sesleri artarken patlamalar da oluyordu. Dışarıyı merak ediyordum. Cehennem gibi olmalıydı. Silah seslerinden, bağırış seslerinden başka bir şey de duyulmuyordu. İlk defa burada olduğum için ne kadar korktuğumu hissettim ama şu durumda yapacak hiçbir şeyim yoktu. Beklemekten başka. Silah sesleri hâlâ devam ederken büyük bir gürültü duyuldu. Sesin hızıyla başımı çevirip pencereye baktım. Roket. Ve tam olarak revire doğru geliyordu. Benim bulunduğum yere doğru. Nefesimi tuttuğum gibi ayağa kalktım. Bir kaç saniyeden daha kısa sürdü ve büyük bir patlama olduğunda dolap üzerime düştü. Acıyla inlerken elimi karnıma götürdüm. Şans eseri roket revirin yanına düşmüştü ama etkisi buraya kadar gelmişti. "Ahh!" üzerimdeki dolabı üstümden çekmeye çalıştım ama çok ağırdı. Şansa bak, içeride bir tek ben kaldım ama dibimde patlama oldu. Gerçekten büyük şans. Öksürdüm. Göğüs kafesim ağrımaya başladığında yüzümü buruşturdum. "Çekil üzerimden!" Resmen dolapla cebelleşiyordum ama biraz kımıldıyordu sadece. İçinde bütün tıbbi eşyalar vardı zaten, ben bunu üzerimde değilken bile hareket ettiremezdim ki... Pes edip durdum. Revire bakındım. Her yer her yerdeydi. Dışarıyı da göremiyordum ve bu kadar gürültünün arasında sesimi kimseye de duyuramazdım. Nefes aldıkça göğsüme bir şey batıyordu sanki. Doktor olan bendim ama ne olduğunu bilmiyordum ve göremiyordum da... "Off!" Kapı açıldığında bakmaya çalıştım. "Eylül!" Demir'in sesini duyduğumda rahat bir nefes aldım ama o da canımı yakmıştı. İç kanama mı? "Demir." yanıma eğilip elimi tuttu. "Geldim. Geldim tamam. Şimdi bunu kaldıracağım." tekrar ayağa kalkıp silahını bıraktı ve dolabı üzerimden yavaşça kaldırdı. Sanki tüm vücudum tutulmuş gibiyken Demir'in gözleri kocaman açıldı. "Siktir." Yanıma eğildiğinde korkuyla ona döndüm. "Ne oldu?" "Ani hareket etme tamam mı?" "Neden?" Elimi sıkıca tuttu. Yine sımsıcaktı. "Karnında küçük bir cam parçası var. Sakın hareket etme." Karnımda mı? Hissetmiyordum ki ama? Başımı eğip baktım. Sol alt kadranda orta boyda bir cam parçası vardı. Sadece bir kısmı girmişti ama neyse ki. Sanırım patlamanın etkisiyle hissetmemiştim. "Şansa bak ki buradaki tek doktor benim." Ben gülmüştüm ama Demir çok ciddiydi. "Tamam, bak şimdi. Çatışma bitene kadar idare et. En yakın hastaneye götüreceğim seni, tamam mı?" Başımı salladım. "Merak etme, küçük bir kesi. İdare ederim. Senin dışarıda olman lazım. Git hadi." Başını sallayıp elimi sıkıca tuttu. "Hemen döneceğim doktor. Bu pislikleri def edip hemen döneceğim." Panik olmuştu, endişeliydi ama anlayabiliyordum. Dünden sonra bugün bir kişiyi daha kaybedemezdi. "Git Demir. Askerlerinin yanında ol. Ben çok iyiyim." "Geri döneceğim." silahını alıp elimi bıraktı ve koşarak çıktı dışarı. Bense ona iyiyim demiştim ama göğsüm çok acıyordu. Yerde böyle hiçbir şey yapmadan beklemek zordu. Her an bir bomba daha gelir mi diye beklemek de korkutucuydu. Kendine bile faydası olmayan bir doktor olarak beklemekten başka şansım yokken Meryem'in sesini duydum. "Eylül!" hızlıca yanıma çökerken dehşetle baktı karnımdaki cama. "İyi misin sen?" Başımı sallayıp derin bir nefes aldım. "Göğsüm çok acıyor. Bakar mısın bir?" Başını sallayıp gömleğimin ilk üç düğmesini açtı. "Ne görüyorsun?" "Bekle." telefonunu çıkarıp ışığını açtı. "Kırmızı, mora kayan bir renk." Nefesimi bıraktım. Bakınca göründüğüne göre iç kanama değildi en azından. "Yüzeysel bir kanama." "İyi misin peki? İyi olacak mısın?" "Merak etme, camdan tehlikeli değil." "Bir de o var." nefes nefeseydi. "Çok mu kalabalıklar?" "Değiller de zarar vermeden gitmezler." Korktuğum o soruyu sordum. "Şehidimiz var mı?" "Yok, seni saymazsak üç yaralı var." "Keşke onlarla ilgilenebilseydim şu an." ama onlardan farklı kalır bir yanım yoktu. "Sen kendini düşün şu an sadece. Ve korkma, ben yanındayım." Güldüm. "Teşekkür ederim." Ne olursa olsun ben bu insanları çok seviyordum. Benim için endişelenmişti hepsi. Ve bu gerçekti. Bu onların gerçek hissiydi. "Meryem?" "Söyle, bir şey mi istiyorsun?" "Canım çok yanıyor." diye mırıldandım. Göğsümdeki acı artıyordu ve karnımdaki cam parçası da kendini hissettirmeye başlamıştı. Üşüyordum ve canım yanıyordu. "Biraz daha dayan. Söz veriyorum çok az kaldı." Başımı salladım. Ama tüm bunlara dayanabilir miydim emin değildim. Çok sürmedi zaten, gözlerim kapandığında artık acıyı hissetmiyordum. ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE