19.Bölüm

1314 Kelimeler
Şehir o gün griydi. Gökyüzü ne yağmur yağıyordu ne de açıyordu. Kararsız bir hava. Karan arabasını dar bir sokağın başında durdurdu. Mekân bilinçli seçilmişti. Ne kendi ofisi ne de Melis’in dünyasına yakın bir yer. Küçük, sakin bir kafe. Arka masalar camdan görünmüyordu. İçeri girdiğinde Aylin Çakır çoktan oturuyordu. İlk bakışta fark edilen şey güzelliği ya da zarafeti değildi. Fark edilen şey temkinli oluşuydu. Omuzları hafif içe kapanmıştı. Çantası dizlerinin üzerinde, iki eliyle tutuyordu. Sanki biri gelip elinden alacakmış gibi. Karan masaya yaklaşınca ayağa kalkmadı. Sadece başını kaldırdı. Gözleri… İnsan bazen birinin gözlerinde uzun süreli bir yorgunluğu tanır. Bu fiziksel değil, sürekli tetikte olmaktan gelen bir yorgunluktu. “Ben fazla kalamam,” dedi Aylin, selamlaşmadan hemen sonra. Sesi kısık değildi ama güvenli de değildi. Sanki duyulmasından çekiniyordu. “Kalman gerekmiyor,” dedi Karan sakin bir tonla. “İstediğin an kalkabilirsin.” Bu cümle Aylin’in omuzlarında küçük bir gevşeme yarattı. Alışık olmadığı bir şeydi bu: zorlanmamak. Garson geldi. Aylin bir şey sipariş etmedi. Ellerini hâlâ çantasında tutuyordu. “Ben dava açmadım,” dedi aniden. Savunma yapar gibi. “Biliyorum.” “Kanıtım yoktu.” Karan sadece dinledi. Aylin birkaç saniye sustu. Camdan dışarı baktı. Sokaktan geçen bir çocuğa takıldı gözleri. Sonra geri döndü. “Başta…” dedi. Ve durdu. Kelimeleri seçmiyordu. Kelimelerden korkuyordu. “Başta beni herkesten farklı gördüğünü söyledi. Zeki olduğumu. Cesur olduğumu. Bu sektörde fazla parlak olduğumu.” Dudakları titremedi. Ama sesi çok hafif inceldi. “Sonra o parlaklığın aslında kırılganlık olduğunu söyledi.” Karan’ın bakışı değişmedi. Ama dikkati keskinleşti. “Nasıl?” Aylin kısa bir nefes aldı. “Yalnız kalamayacağımı söyledi. Güçlü göründüğümü ama içten içe onay aradığımı… İnsanların beni sandığım kadar ciddiye almadığını.” Karan hiçbir not almadı. Her şeyi zihnine yazıyordu. “Toplantılarda bazen benim yerime konuşurdu. ‘Seni koruyorum’ derdi. Önce minnet duydum.” Bir gülümseme geldi Aylin’in yüzüne. Acı bir gülümseme. “Sonra kendi cümlelerimi kurarken bile tereddüt etmeye başladım.” Sessizlik araya girdi. “Telefonumun şifresini biliyordu,” dedi Aylin birden. Göz teması kurmadan. “Nasıl?” “Ben verdim.” Bu itirafı söylerken yanakları kızarmadı. Ama gözleri bir anlığına kapandı. “Güven dedi. Şeffaflık dedi. ‘Benim saklayacak bir şeyim yok, senin de olmasın’ dedi.” Karan’ın çenesi hafifçe gerildi. “Ailemle konuştu,” diye devam etti Aylin. “Annemle.” Bu kez gözleri doldu. Ama ağlamadı. “Annem beni arayıp iyi olup olmadığımı sordu. ‘Biraz dengesiz davranıyormuşsun’ dedi. ‘Emir çok endişelenmiş.’” Emir. İsmi söylerken bile sesi küçüldü. “Şikâyet ettiğimde etik kurul beni dinledi. Ama o çok sakindi. Belgelerle geldi. Mail çıktılarını getirdi. ‘Ben sadece destek olmaya çalıştım’ dedi.” Karan yavaşça sordu: “Sen ne hissettin?” Aylin ilk kez direkt gözlerinin içine baktı. “Deli gibi hissettim.” Bu kelime havada kaldı. “Bir noktadan sonra gerçekten abartıyor olabileceğimi düşündüm. Belki de fazla hassastım. Belki de o sadece… daha güçlüydü.” Karan’ın sesi daha da yumuşadı. “Senden ayrıldığında ne yaptı?” Aylin’in parmakları çantanın fermuarını sıkıca kavradı. “Ben ayrıldım.” Bu cümle zor çıktı. “Önce sustu. Sonra mesaj attı. ‘Bu sektörde referans önemlidir’ dedi. Direkt tehdit değildi. Ama yeterliydi.” Başını eğdi. “Bir süre sonra bir gazeteci beni aradı. İş yerinde dengesiz davrandığım iddia edilmişti.” Karan’ın gözleri karardı. “Bunu kanıtlayabildin mi?” Aylin başını iki yana salladı. “Kanıt gerekmiyor. Şüphe yetiyor.” Sessizlik. Sonra çok alçak bir sesle şunu söyledi: “Onun yanında zamanla kendim olmuyordum. Onun onayladığı versiyon oluyordum.” Bir duraksama. “Benden ayrıldığım gün değil… ondan korktuğumu fark ettiğim gün bittim.” Karan arkasına yaslandı. Bu korku fiziksel değildi. Algıyı aşındıran bir korkuydu. “Aynı modeli tekrarlar,” dedi Aylin. “Sessizce yaklaşır. Hayran olur. Sonra yavaşça alanını daraltır.” Bir an durdu. “En çok da kontrolü kaybetmeye dayanamaz.” Karan’ın bakışı netleşti. “Başka biri varsa,” diye ekledi Aylin, “daha agresifleşir. Çünkü mesele sevgi değil. Sahiplik.” Bu kelime ağırdı. Sahiplik. Görüşme bitmek üzereydi. Aylin ayağa kalkarken hâlâ temkinliydi. “Lütfen ismim geçmesin,” dedi. “Geçmeyecek.” Aylin çıktıktan sonra Karan masada birkaç saniye daha oturdu. Telefonunu çıkardı. Melis’ten bir mesaj vardı: “Toplantı bitti. Akşam konuşuruz.” Sıradan bir mesaj. Ama artık hiçbir şey sıradan değildi. Karan telefonu kilitledi. Emir Aksoy kaybettiğini geri almaya alışkındı. Ama bu kez karşısında yalnız bir kadın yoktu. Ve en önemlisi… Bu kez oyun iki kişi tarafından oynanıyordu. Karan kafeden çıktığında hava kararmaya yüz tutmuştu. Bulutlar şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüş, ışığı filtrelemişti. Sokak lambaları erken yanmıştı. İnsanların adımları hızlanmış, kaldırımların sesi değişmişti. Aylin Çakır’la yaptığı görüşme zihninde hâlâ canlıydı. Kadının elleri… Fincanı tutarken hafif titreyen parmakları. Konuşurken omuzlarının içe kapanışı. Ve en çok da bir cümleyi söylerken gözlerinde beliren utanç: “Başta beni özel hissettirdi. Sonra yalnız.” Bu model netti. Ve Melis’in sessizleştiği yıllarla tehlikeli biçimde örtüşüyordu. Karan arabasına binmeden önce Emre’yi aradı. “Takip edeceğiz,” dedi kısa ve net. “Resmî değil. Görünmeden.” “Emir?” diye sordu Emre. “Evet. Özellikle bugün.” Karan’ın içgüdüsü susmuyordu. Kontrolü kaybeden insanlar iki şey yapardı: Ya geri çekilir, ya hamle yapardı. Emir Aksoy ikinci tipti. Yukarı katta Melis toplantıdan çıkıyordu. Cam duvarlı salonda iki saat boyunca tek bir kez bile sesi titrememişti. Sunum akmış, sorular net cevaplanmıştı. Ekip ona bakarken güven hissediyordu. Ama kapı kapandığında omuzları bir milimetre gevşedi. Koridorun sonunda telefonuna baktı. Bilinmeyen numara. Bir cevapsız çağrı. Kalbi hızlandı mı? Evet. Ama korku değildi bu. Bu, sinir uçlarına yayılan bir farkındalıktı. Numarayı kaydetmedi. Geri aramadı. Telefonu çantasına koydu. Yürürken cam panelde yansımasına baktı. Yüzü sakindi. Ama gözlerinde yeni bir şey vardı. Öfke. Ve öfke… korkudan daha netti. Akşam. Şehir ışıkları camdan içeri düşüyordu. Karan ve Melis yan yana oturuyordu ama aralarındaki mesafe ölçülüydü. Aynı masada, aynı mekânda… ama ikisi de kendi düşüncesinde. Garson gittikten sonra birkaç saniye sessizlik oldu. Melis bardağındaki suya baktı. “Bugün seni aradı mı?” diye sordu Karan. Doğrudan. Melis başını kaldırdı. “Evet.” Yalan söylemedi. Ama detay vermedi. “Seninle konuştu mu?” Melis birkaç saniye baktı. Karan’ın yüzünde panik yoktu. Baskı yoktu. Sadece dikkat vardı. “Hayır,” dedi. “Cevapsız bıraktım.” Karan başını hafifçe salladı. “İyi.” Bu “iyi” sahiplenme değildi. Onaydı. Melis parmaklarını masanın üzerinde gezdirdi. “Onunla ilgili bir şey mi öğrendin?” diye sordu. Bu soru kolay değildi. Ama kaçmadı. Karan bir saniye düşündü. Gerçeği ne kadar vermeliydi? “Benzer bir şikâyet olmuş,” dedi sakin bir tonla. “Psikolojik baskı.” Melis’in bakışı değişmedi. Şaşırmadı. Bu, en ağır kısımdı. “Biliyordum,” dedi. Karan durdu. “Biliyorsun?” Melis gözlerini camdan dışarı kaydırdı. Şehrin ışıkları bulanıklaşmıştı. “Yalnız olmadığımı hissetmiştim,” dedi yavaşça. “O zaman anlamamıştım ama… model aynıydı.” Bu kelime Karan’ın dikkatini çekti. Model. Melis devam etti. “Önce hayranlık. Sonra ‘sen bensiz yapamazsın’. Sonra… seni senden daha iyi bildiğini iddia eden cümleler.” Sesi titremedi. Ama kelimeler ağırdı. Karan elini masanın üzerine koydu. Dokunmadı. Sadece oradaydı. Alan açar gibi. “Yeter deyip çıktım,” dedi Melis. “Ve o gün kendime söz verdim… bir daha kimsenin beni tanımlamasına izin vermeyeceğim.” Sessizlik oldu. Karan bu kez elini yavaşça biraz yaklaştırdı. “Artık izin vermiyorsun,” dedi. Melis başını ona çevirdi. O bakışta güven vardı. Ve güven, onların arasındaki en tehlikeli şeydi. Çünkü güven… yakınlaşmanın ilk gerçek adımıydı. “Beni kurtarmaya çalışma,” dedi Melis hafifçe. Karan’ın dudak kenarı çok az kıpırdadı. “Seni kurtarmam gerekmiyor,” dedi. “Yanında durmam yeterli.” Bu cümle havada asılı kalmadı. Melis’in içindeki o eski boşluğa değdi. Ve ilk kez, geçmişi konuşurken omuzları düşmedi. Yavaşça, bilinçli bir hareketle elini Karan’ın eline bıraktı. Tutmak için değil. Kaçmadığını göstermek için. Karan parmaklarını kapatmadı hemen. Bir saniye bekledi. Sonra tuttu. Sıkmadan. Ama bırakmayacak kadar net. Camın dışında yağmur hızlanmıştı. İçeride ise iki insan, geçmişin gölgesini birlikte taşımanın ne demek olduğunu ilk kez gerçekten hissediyordu. Ve şehir farkında değildi. Ama o gece, kontrol artık tek bir adamın elinde değildi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE