Geceyi tedirgin geçirdim. Arada bir kükreme/uluma sesleriyle uykum bölündü; sonunda sabah oldu. Duş alıp üstümü giyindim. Dünkü tepkilerden sonra hem istediğimi giyebileceğimi göstermek istiyor hem de aynı kavganın yeniden yaşanmasından korkuyordum. Bu yüzden askılı ama diz kapağımda biten bir elbise seçtim.
Bugün biraz dışarı çıkmak istiyordum. Dünkü gerginlikten sonra solgun göründüğüm ve aç uyuduğum için hafif makyaj yaptım. Spor ayakkabılarımı giyince gayet iyi görünüyordum. Elbisem mavi olduğu için gözlerim bugün daha mavi görünüyordu; ne renk giysem o renk gözlerimde daha vurucu bir şekilde ortaya çıkıyordu.
Saçlarımı bu sefer toplamadım; ama sıcakta her ihtimale karşı yanıma bir fular aldım. Gerekirse saçlarımı toplayıp uçlarını sarkıtabilirdim. Baget çantamı koluma taktım, güneş gözlüklerimi de saçlarımın üstüne taç gibi yerleştirince hazırdım.
Dün yemekten apar topar kalkıp kendimi odaya kilitlediğim için aç kalmış, çantamdaki yarım kalan çubuk krakerle akşamı geçiştirmiştim. Bir yandan tedirgindim ama karnım da açtı; çıkmam gerekiyordu. Omuzlarımı ve duruşumu dikleştirip dışarı çıktım.
Aşağı indiğimde sofra yemek odasında kurulmuştu. Bu sefer karşımda üvey annemle babam oturuyordu. Babam beni görünce kalktı, beni öptü. “Gel, güzel kızım; acıkmışsındır. Dün yemek yiyemedin,” dedi. Teşekkür edip Tankut’un yanındaki yerime geçerken düşünüyordum. Keşke benim masa servisimi Tankut’un yanına açmasalardı. Oturuyordum ama bir taraftan da ya şimdi kalksa bana saldırsa, vursa? Bana el kaldırabilir mi? Hayır tabii ki kaldıramaz. Ama dün yaptıklarını yapmaya da cesareti olmaz diye düşünmüştüm. Şu hale bak beni korkutmayı başarmıştı. Fiziksel olarak zarar görmekten korkmamı gerektirecek bir şey hiç yaşamamıştım hayatımda. İlk kez birinden bana şiddet uygular mı diye korkuyordum.
Bir yandan da Tankut’a kaçamak bakışlar atıyor, onun da arada pişman bakışlarını yakalıyordum. En sonunda dayanamayıp bir yandan yediğim en güzel menemeni ekmeğe bandırırken bir yandan da, “Dün burada ne olduğunu konuşacak mıyız, yoksa hiç yaşanmamış gibi mi davranacağız?” dedim. Aptal yerine konmaktan nefret ederdim.
Babam söze girdi:
“Aydan, Tankut biraz öfke kontrol problemi yaşıyor. Öfkelenince panik atak geçirebiliyor. Dün yaşanan da buydu. İstediğin gibi giyinmekte özgürsün ama Diyarbakır insanının kültürünü ve değerlerini göz önünde bulundurup bunun hoş karşılanmama ihtimali olduğunu da bilmeni istiyorum. Tankut bir daha senin giyimine karışmayacak, değil mi Tankut?”
“E-evet… Özür dilerim,” dedi. “Seni öyle görünce ve sen de bana ‘adam değilsin’ imasında bulununca çok sinirlendim.” Yarı samimi bir ifadesi vardı. Hâlâ giyinişimden hoşlanmadığını, bana bakmamak için kafasını çevirmesinden anlıyordum.
“Ben de sana söylediklerim için özür dilerim,” dedim. “Senin canını sıkmak istemezdim. Ama giyim kuşamım kırmızı çizgim. Herkes medeni olursa burada altı seneyi çok daha keyifli geçirebiliriz. Rahatsızlığın için de elimden geldiğince dikkatli davranacağım.”
Tankut yarım bir gülümsemeyle konuyu geçiştirdi. Babam, “Hadi kahvaltımızı yapalım. Sonrasında konuşmak istediğim önemli bir konu var; kahvelerimizi içerken konuşuruz,” dedi.
Kahvaltı sırasında gezmek istediğim yerlerden ve okuldan konuştuk. Kahvaltı bitip yardımcılar kahvelerimizi getirdiğinde babam, önemli bilgilendirmesini yapma zamanının geldiğini düşünmüş olacak ki söze başladı:
“Şimdi Aydan, bizim aşiretin başında Seyit Ağa vardı. Ben de onun sağ koluydum, danışmanıydım. Ancak artık yaşlandı ve görevinden ayrılmak istiyor. Görevini devredeceği bir oğlu yok. Bu sebeple görevi alacak kişi, aşiretimize mensup en güçlü ve liderlik kapasitesi olan kişi olacak.”
Tabii ya, kadın birini lider seçecek halleri yok, diye geçirdim içimden.
“Bunun için farklı aşiretlerden birçok kişi gelecek. Önemli ve nüfuzlu kişiler bunlar. Bizim hemen yan konak ağanın konağı; orada konaklayacaklar. Bu süre boyunca etrafta birçok yabancı olacak. En güçlüyü birkaç farklı karşılaşma sonrası seçecekler.”
“Nasıl karşılaşma, TV’deki yarışmalar gibi mi?” dedim.
Babam ufak bir kahkaha attı. “Evet, öyle düşünebilirsin. Boks maçı gibi… Tankut da bu yarışlara katılacak. Lider olmak istiyor ama rakipleri de çok güçlü; o yüzden zor bir yarış olacak.”
Tankut’a dönüp, “Başarılar dilerim. Umarım hem buradaki insanlar için hem de senin için hayırlısı olur,” dedim. Dünkü yaşananlardan sonra altı senelik iç huzur için bir barış zemini kurmalıydım.
Tankut kısaca teşekkür etti. Hazır ona bakmışken şöyle bir inceledim: Uzun, kaslı, geniş gövdeli; güçlü kollara, kapkara hafif uzun saçlara sahipti. Kapkara gözleri ve esmer teniyle çok yırtıcı ve güçlü görünüyordu. Etrafına da tehlikeli bir hava yayıyordu. Dün ona cevap vermek beni de korkutmuştu. Ancak öfke kontrol problemi olan birinin lider olmasının doğruluğundan emin değildim. Yine de bunu kendime sakladım.
Rüyamdaki o yarı tanrıyı hatırladım. Elimde değildi kimse baksam onunla kıyaslıyordum ve onunla kıyaslanınca herkes çok yetersiz, çok iğreti, çok bayağı kalıyordu. Bir gece rüyamda gördüğüm ve zihnimin yarattığı bir erkek tüm erkekleri geride bırakmıştı.
Silkelenip düşüncelerimden sıyrılacak ana geri döndüm. “Yarışmayı çok merak ediyorum; izlerken sana da destek olurum,” dedim.
Babam bu yarışların kadınlara uygun olmadığını söyledi. Israr edince de sadece atmosferi görmem için beni götürebileceğini, ancak günün sonunda yarış başlamadan odama dönmem gerektiğini belirtti. Gelenekler tuhaftı, ama dün gördüğüm kadarıyla insanlar da tuhaftı. Bu yüzden uzatmayacaktım.
Tam o sırada Esin’den mesaj geldi:
Selam, Bozkurt’la üniversitenin orada dolaşıp bazı eksiklerimizi tamamlayacağız. Dönem başlamadan gelmek ister misin? Seni alabiliriz.
Selam, çok isterim. Bu ev fazlasıyla ilginç,
yazıp konum gönderdim.
Babamdan müsaade isteyip kimlerle buluşacağımı tek tek anlattıktan sonra çıkışa yöneldim. İçimde, az önceki kahvaltının “normalmiş gibi” bitmesinden doğan tuhaf bir rahatlık vardı. Bu evde normal olmanın ölçüsü, kimsenin sesini yükseltmemesiydi.
Kapıyı açtım. Bozkurt’un arabası güneşte parlıyordu. Tam o parıltıya bir adım atmıştım ki…
Belimden bir el beni geri çekti.
Tankut.
Karşımda, sinirini bir gülümsemenin içine saklamaya çalışan biri duruyordu. Olmuyor, diye düşündüm. Bazı yüzlerde sinir saklanmıyor.
“Dün için tekrar özür dilerim,” dedi. “Ama seni uyardım. Beni kışkırtma.”
“Ben seni görmüyorum bile, Tankut,” dedim. “Lütfen kendini bu kadar önemseme.”
Gülümsemesi biraz daha gerildi.
“Görmüyorsan… niye sürekli hazır cevaplarınla benimle tartışıyorsun?” dedi.
Cevap vermedim. Çünkü cevap verirsem, bu konuşma uzardı.
Omuzlarımı avuçlarının içine aldı. Ne sert, ne nazik… Tam bir “ben buradayım” baskısı.
“Akşam geç gelme,” dedi. “Bana canlı konum gönder.”
“Sen… güvenlik görevlisi misin?” dedim, hafifçe kaşımı kaldırarak.
“Ben… sınırları severim,” dedi.
“Beni sınama,” diye ekledi.
İkisi de aynı cümleydi aslında; biri tehdit, biri davetti.
Dışarıdaki arabanın camına doğru kısa bir bakış attı; sonra tekrar bana döndü.
Yanağımdan öptü—öpmek denirse. Daha çok “buradayım” demenin fiziksel hali gibiydi. Sertti, aceleydi, rahatsız ediciydi.
Elim refleksle yanağıma gitti. “Bu neydi şimdi?” demeye hazırlanıyordum ki…
Sırtımdan hafifçe itip kapıya doğru yönlendirdi. “Şimdi gidebilirsin.”
Ben arkamı döndüğümde o çoktan uzaklaşmıştı; uzun boyuyla hızla mesafeyi açmıştı. Sanki bir şey olmamış gibi.
Ama olmuştu işte.
İlk geldiğim gün beni şımarıklıkla, kendini bilmezlikle ve daha aklıma gelmeyen bir sürü farklı ifadeyle suçlayan çocuk, bir gün önce benim yüzümden sinir krizi geçiren çocuk şimdi de bambaşka bir ruh halindeydi. Yok yok sorun öfke kontrolü değil bipolar olmalı ruh hali başka türlü nasıl böyle bir hızda değişsin? Bir de beni öptü dağ ayısı. Yine rüyamdaki altın gözler aklıma gelince bi ayağımı sinirle yere vurup yürümeye devam ettim.