HALASI GİBİ

507 Kelimeler
Aslında ben ezik bir kız değildim. Eskiden yani. Hatta küçükken benim için “Bu kız bir başka, çok akıllı.” derlermiş. Çabuk öğrenirmişim. Bir şeyi bir kere görünce unutmazmışım. Annem anlatırdı bazen. “Çocukken gözlerinin içi bile başka bakardı.” derdi sessizce. Sonra hemen susardı. Çünkü bizim evde bir kız çocuğunun fazla övülmesi bile tehlikeliydi. “Halasına benziyor.” derlerdi bir de. Halamı pek hatırlamam. Ben çok küçükken gitmiş köyden. Köye gelen öğretmenle evlenmiş. Aslında mesele evlenmesi değildi. Bizim oralarda kadın evlenir gider zaten. Ama halam gidince değişmiş. Saçını açmış dediler. Okula gitmiş. Şehirde yaşamış. Şehirli olmuş. Kendi başına yürümeyi öğrenmiş belki de. İşte asıl suç buydu. Bizim sülale onu o yüzden kötü bellemişti. Sanki evlenip mutlu olmamış da kötü yola düşmüş gibi anlatırlardı. Adını söylerken bile yüzlerini buruştururlardı. “Kadının fazla okuması iyi değil.” “Şehir kadını olmuş.” “Yuvasını unutur insan.” Bunları dinleyerek büyüdüm ben. Babam da galiba halama benzediğimi düşündüğü için, ona veremediği bütün cezaları bana vermeye başladı. Sanki halamın gölgesi benim üzerimde dolaşıyordu. Ben ne zaman gülsem, ne zaman soru sorsam, ne zaman bir şeye heves etsem babamın yüzü sertleşirdi. Sürekli korkardı. Benim de bir gün gidip değişmemden. Kendi aklım olmasından. Bu yüzden baskıyı hiç eksik etmedi üzerimden. Kime baktım, neden baktım, neden sustum, neden konuştum… Her şey mesele olurdu. Öyle çok azar işittim ki bir süre sonra düşüncelerimi bile içimden sessiz kurmaya başladım. İnsan bazen kendi zihninde bile korkarak yaşarmış, sonradan anladım. Şimdi de bana sormadan Ezman ’a veriyor işte beni. Ne farkı vardı? Küçükken “erkeklerden uzak dur” diyen adam, şimdi beni bir adamın hayatına teslim ediyordu. Hem de tek kelime fikrimi sormadan. Gerçekten iyi olacak mı diye düşünmeden. Kızıma nasıl davranır diye araştırmadan. Ağa oğlu ve Ağa olacak kişi. Bunlar yeterli. Ezman yirmi dört yaşındaydı. Üniversiteyi bu sene bitirmişti. Şehirde okumuş ama köyüne dönmüştü. Bizim oralarda bu büyük meseleydi. Çünkü okuyan erkeklerin çoğu geri dönmezdi. Dönenler de değişmiş dönerdi. Ama Ezman için herkes aynı şeyi söylüyordu. “Şehre gitmiş ama şehirli olmamış.” Babam bunu söylerken gurur duyuyordu sanki kendi oğluymuş gibi. “Ağa olmak için doğmuş çocuk.” dedi bir gün. “Mesleğini bile köyü için seçmiş.” Ne mesleği olduğunu bilmiyordum önce. Sonra duydum. Ziraat mühendisiydi. Toprak için okumuştu yani. Kendi köyünün tarlasına, suyuna, ürününe faydası olsun diye. Bu bizim oralarda alışılmış bir şey değildi. Okuyan adam genelde kravat takıp masa başına geçmek isterdi. Ezman ise geri dönmüştü. İnsanlar buna hayranlık duyuyordu. Ben de duyuyordum galiba. Çünkü ilk defa bir erkek için sadece korku hissetmiyordum. Merak da ediyordum. Nasıl biriydi gerçekten? Köyde anlatıldığı gibi sert biri miydi? Yoksa şehir ona görünmeyen başka şeyler mi öğretmişti? Belki de beni gerçekten istemişti. Bu düşünce içimi ısıtıyordu. Birinin beni seçmesi… Hem de sadece soyadım için değilmiş gibi gelmesi… Çünkü benim ailem onun ailesi yanında oldukça basit kalır. İnsan sevgi görmeyince en küçük ihtimali bile büyütüyormuş. Ben bunu o gün anladım. Ama bilmediğim bir şey vardı. Bir adamın iyi eğitimli olması, iyi bir hayat vereceği anlamına gelmiyordu. Ve bazı erkekler şehirde okumayı öğreniyordu ama kadınlara bakmayı hiç öğrenemiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE