Doktor Levent’in gidişinin üzerinden iki gün geçmişti. Evde, Selin’in kendi elleriyle kurduğu o sağır edici sessizlik hüküm sürüyordu. Selin, Doktor’un verdiği ilaçları her sabah annesinin gözü önünde içiyor gibi yapıyor, sonra onları lavaboya boşaltıyordu. Zihni hiç olmadığı kadar berrak, kalbi ise hiç olmadığı kadar taştandı. Murat’ı görüyordu, sesini duyuyordu ama ona tek bir bakış bile fırlatmıyordu. Onu tamamen bir eşya, odadaki bir gölge gibi kodlamıştı beynine.
Murat için ise bu iki gün, yüzlerce yıla bedeldi. Selin’in ona bağırmasına, vazo fırlatmasına, küfretmesine alışmıştı; hatta bu etkileşim onun bu dünyadaki tek bağıydı. Ama şimdi... Selin onun içinden geçip mutfağa gidiyor, o yokmuş gibi şarkı mırıldanıyor, hatta onun en sevdiği koltuğa yabancı bir montu fırlatıyordu. Murat, varlığının silinmeye başladığını hissediyordu.
"Selin, lütfen..." diye mırıldandı Murat, sesi bir esinti gibi odada dolaştı. "Biliyorum, affedilecek bir şey yapmadım. Ama böyle yapma. Bağır, çağır ama beni yok sayma."
Selin duymadı. Elindeki kitabı çevirdi, kahvesinden soğukkanlı bir yudum aldı.
Murat çaresizce düşündü. Selin’e kendini nasıl hatırlatabilirdi? Onu nasıl gülümsetebilir ya da en azından varlığını kabul ettirebilirdi? Bir zamanlar Selin üzüldüğünde ona en sevdiği şarkıyı açar, en sevdiği tatlıyı sürpriz yaparak eve getirirdi. Şimdi ise ne bir şeye dokunabiliyordu ne de bir şey satın alabiliyordu.
Birden aklına bir fikir geldi. Selin’in başucunda duran, nişan töreni için hazırladıkları ama artık yüzüne bile bakmadığı o fotoğraf albümü... Selin o albümü çekmecenin en dibine, sirkeli bezlerin arasına fırlatmıştı. Murat, tüm enerjisini parmak uçlarında topladı. Hayaletler için maddeyi hareket ettirmek, bir dağı yerinden oynatmak kadar zordu. Ama pişmanlık, en büyük enerji kaynağıydı.
Selin yatak odasına girdiğinde, komodinin üzerinde o albümü gördü. Albüm, en mutlu oldukları o Kapadokya tatilindeki sayfada açıktı. Selin duraksadı. Kalbi bir anlığına sızladı ama hemen ardından Murat’ın Ceyda ile olan o "fiziksel" hatası geldi aklına.
"Güzel deneme Murat," diye mırıldandı Selin, albüme bakmadan. "Ama bu sayfadaki adam öldü. Şu an karşımda duran şey ise sadece bir hata." Albümü sertçe kapattı ve çöpe attı.
Murat yılmadı. "Affettireceğim," dedi kendi kendine. Gönül Hanım mutfakta yemek yaparken, Selin salonda boşluğa bakıyordu. Murat, mutfağa süzüldü. Selin’in çocukluğundan beri en sevdiği şey, annesinin yaptığı o özel elmalı kurabiyelerdi. Gönül Hanım malzemeleri hazırlamış ama yorgunluktan koltukta kestirmeye başlamıştı.
Murat, hayatının en zor sınavına girişti. Ocağın düğmesini çevirmek için tüm ruhunu zorladı. O saydam parmakları metalin üzerinde defalarca kaydı. "Hadi... Hadi Murat, Selin için!" diye inledi. Sonunda bir "tık" sesi duyuldu. Ocak yanmıştı. Murat, un kavanozunu Selin’in görebileceği şekilde tezgahın kenarına kadar itmeyi başardı.
Selin mutfağa girdiğinde, yanmaya başlayan ocağı ve tezgahın ucundaki unu gördü. Annesinin uyuduğunu fark edince kaşlarını çattı. Murat, unun üzerine parmağıyla çok hafif, zar zor seçilen bir kalp çizmeye çalıştı.
Selin unun yanına geldi. Oraya bir kalp çizildiğini, ocağın kendi kendine açıldığını gördü. Murat umutla ona bakıyordu. "Bak Selin, senin için yapıyorum. Senin için buradayım."
Selin eline bir mutfak bezi aldı ve unun üzerindeki o yarım yamalak kalbi tek bir hamlede sildi. Ocağı hışımla kapattı. "Mutfakta yangın çıkarmaya mı çalışıyorsun Murat?" dedi buz gibi bir sesle. "Beni öldürüp yanına mı çekmek istiyorsun? İhanetin yetmedi, şimdi de katilim mi olacaksın?"
"Hayır Selin! Sadece... Sadece seni sevdiğimi hatırlatmak istedim."
"Sevgi mi?" Selin mutfak tezgahına yaslandı. "Sevgi, nişandan önce başka kadınların yatağına girmemektir. Sevgi, öldüğünde arkanda bir enkaz değil, güzel bir hatıra bırakmaktır. Sen bana sadece 'yük' bıraktın Murat. Şimdi bu küçük 'poltergeist' numaralarınla kendini affettirebileceğini mi sanıyorsun?"
Murat odanın köşesine sindi. Ne yapsa ters tepiyordu. Selin'in öfkesi, onun pişmanlığından daha büyüktü.
"Bak ne yapacağım," dedi Selin, eline bir kavanoz tuz alarak. "Senin bu paranormal şovlarını bitireceğiz." Selin, odanın tüm eşiklerine, pencere kenarlarına ve Murat'ın durduğu yerin etrafına kalın bir tuz tabakası dökmeye başladı. "Bunu bir filmde görmüştüm. Tuz ruhları hapsedermiş. Belki de seni bu odanın köşesine hapsedersem, mutfaktaki ocaklarla oynamayı bırakırsın."
Murat, tuz çemberinin içinde kaldığında garip bir sızlama hissetti. Fiziksel bir acı değildi bu; daha çok dışlanmışlığın, sınırlandırılmışlığın verdiği bir ruhsal azaptı.
"Selin, yalvarırım yapma. Ben sadece özür dilemek istemiştim."
"Özürlerin mezar taşında yazıyor Murat. Ben hayattayım, sen değilsin. Aramızdaki fark bu. Şimdi o köşede otur ve benim yeni hayatımı nasıl kurduğumu izle. Belki bir gün, gerçekten yok olduğunda, ben de özgür kalırım."
Selin salona geçti, televizyonu açtı ve neşeli bir yemek programı izlemeye başladı. Murat ise o tuzdan hapsinin içinde, sevdiği kadının onu bir canavar gibi mühürlemesini izlerken ilk kez gerçekten öldüğünü anladı. Gönül Hanım içeriden seslendi: "Kızım, elmalı kurabiye kokusu mu geldi burnuma?"
Selin cevap verdi: "Hayır anne, sadece ocakta bir şeyler yanmış. Ben hallettim. Artık bu evde hiçbir şey eskisi gibi yanmayacak."