Saunadan çıktıklarında Selin’in teni pembeleşmişti ama o mor soğuk yanıkları, beyaz bir kağıda damlamış mürekkep gibi daha da belirginleşmişti. Arabasına bindiğinde klimayı en yüksek sıcaklığa getirdi ama nafile; Murat yan koltukta oturduğu sürece Selin’in içindeki o kutup soğuğu geçmeyecekti.
Murat, dikiz aynasındaki yansımasına (ya da yansıyamayan boşluğuna) baktı. "Seni bitiriyorum Selin. Bu şehir, bu insanlar, bu sürekli yalan söyleme zorunluluğu... Hepsi senin yaşam enerjini emiyor. Ben seni buzdan bir heykele çevirirken, onlar seni meraklı gözlerle eritiyor."
Selin direksiyonu sıkıca kavradı. Gözlerini yoldan ayırmadan fısıldadı: "O zaman gidelim Murat. Artık Kerem’in kapı dinlemesinden, babamın sorgulayıcı bakışlarından, etrafimdakilerin dehşet dolu fısıltılarından bıktım. Seninle benim aramdaki bu bağı kimsenin görmediği, duymadığı bir yere taşıyalım."
Radikal Karar: Kaçış
Selin eve döndüğünde tek bir valiz bile hazırlamadı. Şatafatlı kıyafetlerini, mücevherlerini, cemiyet hayatının o sahte parıltılarını öylece bıraktı. Kasasındaki nakit parayı ve pasaportunu aldı. Murat’la beraber, ailesinden kalan ve kimsenin yerini tam olarak bilmediği, Bolu’nun en ıssız orman derinliklerinde, göl kenarındaki o eski av evine gitmeye karar verdiler.
"Orası çok soğuk olur Selin," dedi Murat, endişeyle. "Kış kapıda. O evde tek başınayken benim soğukluğumla birleşince donabilirsin."
Selin, Murat’ın hayali göğsüne elini koydu; artık eli boşluktan geçmiyor, yoğun bir enerji bariyerine çarpıyordu. "Donmak istiyorsam, sadece senin kollarında donmak istiyorum. Orada ne bir komşu olacak, ne bir telefon çekecek. Sadece rüzgarın sesi ve senin fısıltıların..."
Geri Dönüşü Olmayan Yol
Gece yarısı Selin, lüks arabasına binip şehri terk ederken arkasına bile bakmadı. Şehrin ışıkları dikiz aynasında küçülürken, Selin bir nevi kendi cenazesinden kaçan bir ruh gibiydi. Yol boyunca "Kırık Zamanlar" melodisi arabada yankılanıyordu. Murat arka koltukta, arabanın içindeki havayı kristalleştirerek ona eşlik ediyordu.
Sabaha karşı orman yoluna girdiklerinde, medeniyetten tamamen kopmuşlardı. Yol bittiğinde, sadece sık çam ağaçları ve sisli bir göl manzarası kalmıştı. Av evi, terk edilmiş ve unutulmuş bir mabet gibi karşılarındaydı.
Selin arabadan indiğinde dondurucu dağ havası ciğerlerine doldu. Ama bu sefer bu soğukluk ona yabancı gelmedi; bu Murat’ın kokusuydu.
Karanlık Vuslatın Yeni Mabedi
Evin içine girdiklerinde Selin sadece şömineyi yaktı. Odunların çıtırtısı sessizliği bozarken, Murat evin içinde daha geniş, daha özgür bir forma büründü. Artık saklanmasına gerek yoktu. Odanın ortasında belirdi, her zamankinden daha net, daha belirgin...
"Burada," dedi Murat, ellerini iki yana açarak. "Burada sadece biz varız Selin. Ama biliyorsun değil mi? Buradan dönüş yok. Burası senin için ya bir cennet olacak ya da buzdan bir mezar."
Selin üzerindeki paltoyu çıkarıp bir kenara attı. Altındaki ince saten elbiseyle, şöminenin ışığında Murat’a doğru yürüdü. "Mezarım olacaksa da senin kolların tabutum olsun Murat. Ben yaşamayı seninle, bu soğukluğun içinde öğrendim."
Selin, Murat’ın üzerine atıldı. Bu sefer aralarındaki o metafizik engel tamamen kalkmış gibiydi. Murat, Selin’i kucağına aldığında Selin’in vücudu soğuktan morarmaya başladı ama dudakları tutkuyla Murat’ın o soğuk varlığını emiyordu.
Bu radikal karar sadece mekan değişikliği değildi; Selin artık ölümü ve yaşamı birbirine karıştırmıştı. Dış dünyayla tüm bağlarını koparmış, telefonunu gölün sularına fırlatmış ve hayatını bir hayalete adamıştı.
Gölgedeki İz
Ancak Selin’in bilmediği bir şey vardı. Şehirde Kerem, vicdan azabıyla kıvranırken Selin’in evinin boşaltıldığını ve arabasının gittiğini fark etmişti. Selin’in babasına haber verip vermemek arasında gidip gelirken, Selin’in masasının üzerinde unuttuğu bir notu buldu. Notta sadece bir koordinat ve tek bir cümle yazılıydı:
"Hırsın soğuk renginde kaybolmaya gidiyorum."
Kerem, bu cümlenin ne anlama geldiğini bilmiyordu ama Selin’in bir intihara mı yoksa başka bir boyuta mı gittiğini anlamak için son bir hamle yapmaya karar verdi.