Zaman, Selin için o meşum günden beri bir nehrin akışı gibi değil, durmuş bir gölün kokuşmuşluğu gibiydi. Murat’ın gidişinin üzerinden tam altmış koca gün geçmişti. Altmış sabah, altmış akşamüstü ve uykusuzlukla mühürlenmiş altmış gece... Ailesinin o devasa, her köşesi tarih kokan malikanesi Selin için bir sığınak değil, lüks bir hapishaneye dönüşmüştü.
Annesi Gönül Hanım, bu iki ay boyunca Selin’in üzerine titretmişti. Her sabah odasına giren o taze portakal suyu kokusu, her akşam "Hadi kızım bir lokma ye" diye uzatılan çorba kaşıkları... Gönül Hanım için Selin’in bu sessiz, itaatkar hali bir iyileşme belirtisiydi. En azından kızı bağırmıyor, camı çerçeveyi indirmiyor, ölümü bir "hata" olarak nitelendirip olay çıkarmıyordu. Ama o anne yüreği, Selin’in gözlerindeki o sabit, hiçbir yere bakmayan boşluktan içten içe ürperiyordu.
O akşam, görkemli yemek masasında sadece gümüş çatalların porselen tabaklara vuran çınlaması duyuluyordu. Selin, önündeki yemeğe dokunmadan, salonun loş köşesindeki gölgeleri izliyordu.
"Selin," dedi babası, sesindeki o titrek umutla. "Haftaya seninle bir Ege turuna mı çıksak? Biraz deniz havası, biraz değişim... Şirketteki işleri de biraz askıya aldım, vaktim var."
Selin yavaşça başını kaldırdı. İki aydır ilk kez birinin gözlerinin tam içine, derinine baktı. "Gerek yok baba," dedi. Sesi, uzun süre kullanılmamış bir enstrüman gibi paslı ve derinden geliyordu.
Gönül Hanım heyecanla atıldı: "Doğru söylüyorsun yavrum, burası çok boğucu oldu. Belki de Londra’ya, teyzenlerin yanına gitmelisin. Biraz alışveriş yaparsın, kafan dağılır."
Selin, annesinin bu çırpınışına hafif, neredeyse merhametli bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Hayır anne. Londra’ya gitmeyeceğim. Ya da Ege’ye." Masadaki peçetesini yavaşça katladı, sanki çok önemli bir anlaşmayı imzalamaya hazırlanıyormuş gibi bir ciddiyetle ayağa kalktı. "Kendi evime dönüyorum. Yarın sabah."
Masaya bir anda mezarlık sessizliği çöktü. Gönül Hanım’ın elindeki kadeh masaya sertçe indi. "Ne demek kendi evime? Selin, saçmalama! O evde... O evde her yer onun anısıyla dolu. Yalnız başına o duvarların arasında ne yapacaksın? Seni bırakmayız, olmaz!"
Selin, annesinin çığlığa yaklaşan sesine karşı o kadar sakindi ki, bu sakinlik salondaki havayı bir anda buz kesti. "Yalnız olmayacağım ki anne," dedi, sesi o kadar net ve ikna ediciydi ki bir an babası bile etrafına bakındı. "Murat beni bekliyor. İki aydır çok sabretti. 'Artık gel Selin, kahvemiz soğudu' diyor bana. Onu daha fazla bekletemem."
Gönül Hanım dehşetle kocasına baktı. "Selin, ne diyorsun sen? Murat... Murat yok kızım. Bak iki ay geçti, biz yanındayız. Lütfen, doktorunla tekrar konuşalım, bu ilaçlar sana iyi gelmedi..."
Selin, masanın üzerinden eğilip annesinin elini tuttu. Bu, iki ay sonraki ilk fiziksel temastı. "İlaçlar bana iyi gelmiyor anne, ilaçlar Murat’ın sesini kısıyor. Ben artık duymak istiyorum. Yarın sabah gidiyorum. İsterseniz beni bu odaya kilitleyin, isterseniz kapıya koruma dikin. Ben o eve gideceğim. Çünkü o sözünü tuttu, sıra bende."
Selin arkasını dönüp merdivenlere yöneldiğinde, arkasında hıçkırıklara boğulan bir anne ve çaresizlikten yumruklarını sıkan bir baba bırakmıştı. Odasına girdiğinde, bavulunu çoktan hazırlamış olduğunu kimse bilmiyordu. Pencerenin önünde durdu, karanlığa doğru gülümsedi.
"Az kaldı sevgilim," diye fısıldadı boşluğa. "Sabah orada olacağım. Sakın bensiz kahvaltı yapma."
O gece Selin, iki ay sonra ilk kez derin ve huzurlu bir uykuya daldı. Çünkü sabah, hayatının yeniden başlayacağı o kapıyı açacaktı.