Selin sabah gözlerini açtığında bir süre nerede olduğunu anlamadı. Odanın tavanına baktı. Tanıdık değildi. Ama yabancı da sayılmazdı. Perdenin aralığından giren ışık, dün gördüğüyle aynıydı. Bu fark ediş, onu biraz rahatlattı.
Yatağın içinde doğruldu. Üzerindeki tişört buruşmuştu. Omzuna doğru kaymıştı. Eliyle düzeltti. Saatine baktı. Henüz erkendi.
Ev sessizdi. Kerem uyanmamıştı ya da en azından ses yapmıyordu.
Yataktan kalktı. Terliklerini ayağına geçirdi. Koridordan geçerken yerdeki halının kenarının biraz kıvrılmış olduğunu fark etti. Eğilip düzeltti. Neden yaptığını bilmiyordu ama yapmak istemişti.
Mutfakta kettle vardı. İçinde biraz su kalmıştı. Düğmesine bastı. Su ısınırken pencerenin önüne geçti. Dışarı baktı. Sokakta bir adam köpeğini gezdiriyordu. Köpek duruyor, adam bekliyordu. Kimse acele etmiyordu.
Bu detay Selin’in hoşuna gitti.
Tezgâha yaslandı. Kettle’ın sesi mutfağı dolduruyordu. O sırada aklına bir görüntü geldi. Bir mutfak. Başka bir ev. Başka bir zaman. Aynı kettle sesi.
Bir an durdu.
Hayır, diye düşündü. Şimdi değil.
Kettle kapandı. Selin fincanı çıkardı. Çay koydu. Oturmadı. Ayakta içti. Çayın tadı dünkünden farklıydı. Belki aynıydı ama Selin öyle hissetmedi.
Salona geçti. Koltuğa oturdu. Ayaklarını altına aldı. Telefonunu eline aldı. Ekranı açtı. Bir süre hiçbir şeye basmadı. Sadece baktı.
Bir fotoğraf uygulaması gözüne takıldı. Açmadı. Ama parmağı orada durdu.
Gerek yok, diye düşündü. Geçti.
Telefonu masaya bıraktı.
Kerem biraz sonra çıktı odasından. Üzerinde eşofman vardı. Saçları dağınıktı.
“Günaydın,” dedi.
“Günaydın.”
Kerem mutfağa yöneldi. “Kahve yapıyorum. İster misin?”
“Olur.”
Kerem dolapları açtı. Bir şey aradı. Sonra başka bir dolabı açtı. “Filtre kahve bitmiş,” dedi.
“Çay var.”
“Tamam,” dedi Kerem. “Çay olur.”
İki bardak çayla geldi. Selin’e uzattı. Oturdu. Bir süre konuşmadılar. Televizyon açıktı ama ses kısıkmış gibiydi.
Kerem çaydan bir yudum aldı. “Bugün ne yapalım?” diye sordu.
Selin omuz silkti. “Bilmiyorum. Evde kalabiliriz.”
Kerem başını salladı. “Olur.”
Bu kadar basit olması Selin’i şaşırttı. Kimse plan istemiyordu. Kimse bir şey dayatmıyordu.
Bir süre sonra Kerem telefona baktı. “Biraz iş bakmam lazım,” dedi. “Rahatsız eder miyim?”
“Hayır,” dedi Selin. “Ben de bir şeyler oyalanırım.”
Kerem masaya geçti. Laptopu açtı. Selin koltukta kaldı. Televizyonu kapattı. Sessizlik oldu.
Bu sessizlik dün akşamkinden farklıydı. Daha boştu. Selin bunu fark etti.
Ayağa kalktı. Evin içinde dolaştı. Pencerenin önüne geçti. Perdeleri düzeltti. Sehpanın üstündeki bardağı mutfağa götürdü. Lavaboya koydu. Sonra durdu.
Eskiden de böyle yapardım, diye düşündü. Toplardım.
Bu düşünceyle birlikte başka bir görüntü geldi. Aynı hareket. Aynı bardak. Ama ortam farklıydı. Sesler vardı. Söylenmeler. Bir şeylerin yanlış olduğu hissi.
Selin başını salladı. “Saçmalama,” dedi kendi kendine.
O sırada Kerem’in klavye sesi duyuldu. Bu ses Selin’i şimdiye geri çekti.
Odaya döndü. Koltuğa oturdu. Kitap rafına baktı. Kerem’in kitapları vardı. Bazılarını tanıyordu. Bazılarını tanımıyordu.
Bir tanesini aldı. Rastgele açtı. Okumadı. Sadece sayfaları çevirdi. Kağıt kokusu vardı.
Birden bir kelime gözüne çarptı. Bağlanmak.
Sayfayı kapattı. Kitabı yerine koydu.
Buna girme, diye düşündü. Gerek yok.
Öğleye doğru Kerem bilgisayarı kapattı. “Bir şeyler yiyelim mi?” dedi.
“Olur.”
Mutfakta sandviç yaptılar. Selin ekmeği keserken bıçak biraz kaydı. Parmağına değmedi ama yakındı.
“Dikkat et,” dedi Kerem.
Selin başını salladı. “Ettim.”
Sandviçleri masaya koydular. Oturdular. Kerem bir şey anlatmaya başladı. Selin dinliyordu ama tam odaklanamıyordu.
Bir kelime takıldı kulağına. Birlikte.
Kerem konuşmaya devam ediyordu. Selin başını sallıyordu ama aklı başka bir yerdeydi. Birlikte kelimesi, başka bir sesle birleşmişti zihninde. Tanıdık bir ton. Bir zamanlar sık duyduğu bir vurgu.
Bunu düşünme.
Sandviçten bir ısırık aldı. Çiğnedi. Yuttu. Tat almadığını fark etti.
“İyi misin?” diye sordu Kerem.
Selin başını kaldırdı. “İyiyim. Bir an dalmışım.”
Kerem zorlamadı. “Tamam.”
Yemekten sonra Selin odasına geçti. Kapıyı kapattı. Yatağın kenarına oturdu. Ellerini dizlerinin üstüne koydu. Bir süre öyle kaldı.
Sonra telefonunu aldı.
Fotoğraf uygulamasını açtı.
Ekranda eski fotoğraflar belirdi. Kapatmak istedi. Ama parmağı durmadı. Bir fotoğrafa bastı. Sonra bir başkasına.
Bir yüz. Tanıdık. Fazla net değil. Ama yeterince.
Selin nefesini tuttu. Fotoğrafı kapattı. Telefonu yatağın üstüne bıraktı.
“Bunu yapmayacaktım,” dedi kendi kendine.
Ayağa kalktı. Aynaya baktı. Yüzü solgundu ama korkmuş gibi değildi. Daha çok yorulmuş gibiydi.
“Bu sadece bir alışkanlık,” dedi. “Geçecek.”
Aynadaki yansıması cevap vermedi. Ama Selin, aynanın arkasında biri varmış gibi hissetti. Bir anlık bir baskı. Sonra geçti.
Kapı çaldı. Kerem’in sesi geldi. “Her şey yolunda mı?”
“Evet,” dedi Selin. “Geliyorum.”
Salona çıktığında Kerem koltukta oturuyordu. Televizyonu açmıştı ama izlemiyordu.
“Biraz yürüyelim mi?” dedi Kerem.
Selin düşündü. “Olur.”
Dışarı çıktıklarında hava serinlemişti. Sokak daha kalabalıktı. İnsanlar vardı. Selin kalabalığın içinde daha güvende hissettiğini fark etti.
Yürürken Kerem bir şey anlatıyordu. Selin başını sallıyordu. Ama aklının bir köşesinde hâlâ sabahki görüntü vardı. Fotoğraf. Kelime. Ton.
Bir an durdu. “Kerem,” dedi.
“Efendim?”
“Hiç… geçmişin insanı bırakmadığını düşündün mü?”
Kerem biraz düşündü. “Bazen,” dedi. “Ama genelde bırakan biz oluyoruz.”
Selin başını salladı. “Umarım.”
Akşam eve döndüklerinde Selin yorgundu. Duşa girdi. Suyun altında uzun süre kaldı. Gözlerini kapattı. Sadece suyun sesini dinledi.
Bir an, suyun sesinin altından başka bir şey duyar gibi oldu. Net değildi. Bir kelime değildi. Bir çağrı da değildi. Sadece tanıdık bir his.
Duşu kapattı. Havluyla saçını sardı. Aynaya baktı. Yüzünde su damlaları vardı.
“Yeter,” dedi sessizce. “Bitti.”
Yatağa uzandığında Kerem salondaydı. Işık kapalıydı. Selin gözlerini kapattı.
Bu sadece hatırlama, diye düşündü. Hepsi bu.
Ama içindeki bir ses, buna tam olarak inanmadı.
Murat gelmedi.
Ama Selin, onun adını ilk kez bugün kendi kendine fısıldadığını fark etti.
Ve bu, düşündüğünden daha zoruna gitti.