4. Bölüm

5000 Words
Her insanın dünyaya farklı bir geliş amacı vardır ve bunlar fıtratımızın temelinde yatan özelliklerle bağlantılıdır. Ben bu açıdan biraz karışığım. Küçüklüğümden beri boş defter yapraklarına elbiseler çizerim, evde kendi kendime dans ederken yeterli hazzı alamadığımdan folklor kursuna gidip daha profesyonel dans etmeyi öğrendim. İleride bir gün işime yarayacağını biliyordum ama hayalimde bu kadar küçük yaş kitlesi yoktu. Taş çatlasın beş veya altı yaşlarında olan on küçük çocuğa dans etmeyi öğretmek, onları düzene sokma çabasının yanında hiçbir şeydi. Dans etmeyi öğretebilmem için öncelikle düzene girmeleri gerekiyordu ve on kilo ballı kaymak yemiş gibi odanın içinde koşuşturan çocuklar, su basmış yuvalarından kaçmaya çalışan karıncaları andırmasaydı bunun kolaylıkla mümkün olduğunu söyleyebilirdim ama söylemem. Durmuyorlardı yoldaşlarım, bir saniye olsun durmuyorlardı. Eh, ben kalabalık bir sülalenin içinde gürültüyle büyümüştüm. Barut sülalesinde sesinizi duyurup kendinizi dinletebilmeniz için oldukça yüksek sesli ve hızlı konuşmanız gerekir, hiç olmadı ortaya çıkıp kahkahalarla gülmeye başlayın ve herkesin ciddi bir şekilde sessizliğe bürünerek size odaklanmasını sağlayın. En kötü deli olduğunuzu düşünürler ama bunun pekte önemi yok çünkü size deli diyenlerin çoğu delidir. Velhasıl-ı kelam, beni asla umursamayan çocukların dikkatini çekmek için yapabileceğim iki şey vardı. Birincisi kahkahalarla gülmekti ki bunun beş saniye önce denemiş, başarılı olamamıştım. İkincisi ise yüksek sesle şarkı söylemeye başlayıp ilgi çekici dans hareketleri yapmaktı. Bu gözlerindeki imajımı yaşlarıyla aynı seviyeye indirirdi ama onlardan başka şahit olacak kimse yoktu, patronum Poyraz yan odadaydı ve sonunda bizi yalnız bırakabilecek kadar bana güveniyordu. Yani lütfen, kim bu masum suratın katil olabileceğine inanır ki? Burada katil olabilecek biri varsa o da şu küçük cadaloz Betül’dü. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi havayla şişirdikten sonra diyaframıma aldığım havayı bırakarak kargaları aratmayacak sesimle o çok sevdiğim Kenan Doğulu şarkısını söylemeye başladım. “Peşinden az koşmadım ki,” diye başladığımda hiçbiri tarafıma bakmamıştı.  “Mutluluk yakın, yarından yakın!” sesimin kötülüğünü umursamadan bağırırken nakarat kısmına girdiğimde yerimde dans etmeye başlamıştım. “Kandırdım nazlı yâri sonunda çılgın sözlerle, kandırdım sonunda güzel gözlümü oyunlarla. Sevgiye çeyrek var!” Tuhaf hareketlerimi, sessizlik içinde izlerken hepsi yavaşça yanıma doğru geliyordu. İşte elde etmek istediğim ilgi buydu ve başarılı olmuştum. Alarçin Barut’un isteyip de başaramadığı ne vardı ki on yaramazı dize getiremesin? Başımı ve kalçalarımı aynı yöne sallarken kollarımda onlara uyumla havada dönüyordu. Yeterli ilgiyi üzerime çektiğimi hissettiğimde her tarafımı sola savurup durdum ve öğrencilerime baktım hevesle. Gözleri, bize bu kadını kim buldu, der gibi bakıyordu. Böyle düşünmekte haklıydılar ama yapacak bir şey yoktu, başa gelen Alarçin çekilirdi. “Ne oldu? Hoşunuza mı gitti? Bir kere daha söylememi istiyor musunuz?” Hepsi aynı anda yüzlerini buruşturup başlarını iki yana sallarken hedefine ulaşmış Süper Mario gibi yerimde zıplamak ya da Sonik gibi yerimde yuvarlanmak istiyordum. “Eğer şarkı söylememi istemiyorsanız, beni dinleyip uslu olmanız gerekiyor. Böylece dersimizi hızla bitiririz ve koşuşturmacanıza devam edebilirsiniz. Tamam mı?” Şarkı söylememi istememeleri beni biraz üzüp gücendirse de sesim konusunda güzel yorum yapamayacağım için onlara hak verdim. Sözümü dinleyip eşleştirdiğim gibi sıraya girdikten sonra yaklaşık bir buçuk saat Hint dansının temelini öğretmeye çalıştım. Kızlara öğretmek daha kolaydı ama erkekler kol sallamak dışında sadece zıplamaya endeksliydiler. Sonunda hepimiz yorgunluk içinde yere çöktüğümüzde uzandığımız yerden tavana anlamsız, hayat sorgulayan bakışlar atıyorduk. Beş yaşındaki bebeler ne kadar sorgulayabilirdi bilmiyordum gerçi, en azından alamadıkları oyuncakları düşünüp acaba ne yaptım da alamadım, diye düşünüyor olabilirlerdi. Mesela ben, hayalim olan İstanbul’dan uzakta memleketimde kapana kısılmış vaziyetteyken, tasarım okumama rağmen dans öğretmeni olmamı sağlayan hatamı arıyordum. Oysa başarmıştım bunu. Sınavı kazanmış, mülakatı geçmiş ve kendimi İstanbul’a atmıştım lakin ondan sonrası derin bir karanlıktı. Bir kaza geçirmiş ve uyandığımda yaşadıklarımı unutmuştum. Tamam, burada olmamın sebebi kaza yapmış olmamdı ama her şeyi bırakmama gerçekten gerek var mıydı? En azından kendime geldikten sonra geri dönebilirdim ama ben onu da yapmamıştım. Ameliyattan sonra günlerce toparlanmaya çalışmış, sokak sokak dolaşmış ama asla bir yere varamamıştım. Dönüp dolaşıp geldiğim yer yine o küçük hapishaneydi ve biz o yere ev diyorduk. Geceleri uyuyamamış, kâbuslarımda sürekli kaybolmuştum. Üzerinden beş yıl geçmişti ama ben yeni yeni toparlanıyordum. Filmlerde ya da dizilerde oyuncular yaralandıktan veyahut hastaneye kaldırıldıktan sonra çok kısa sürede toparlanıyordu ama gerçek hayatta kesinlikle böyle değildi. Uyandığımda ailemin gariplikleri ve oldukça tedirgin edici soruları beni daha beter hale getirmişti. Kimseye belli etmesem bile kendi içimde büyük sorgulara giriyor, karanlık odanın içindeki parlak beyaz ışığın altında oturup kendi kendimi geriyordum. Soru sormayı ikinci yılda bırakmıştım. En iyi kaçış yolu cahillikti. Hiçbir şey bilmezsem üzülmezdim bende öğrenmedim. Biliyordum, o karanlık beni içine çekerse bir daha asla bırakmayacaktı.  Ellerimi yüzüme örttüm yorgunlukla. Keşke bende beş yaşında olsaydım ve onlar gibi oyuncak derdine düşseydim. Alamadığım oyuncağın peşinden üzülmek, kaybolmuş anıların arasında kalmaktan daha zararsız olmalıydı. “Dersiniz bitti mi?” Duyduğum ses, şömine önüne serilmiş postlar gibi uzandığım yerden kalkmamı sağlarken önüme düşen saçlarımla birlikte Poyraz’a baktım. Üzerinde günlük yeşil bir gömlek, altında siyah keten pantolon vardı ve oldukça şık gözüküyordu. Gözümüzün böyle görüntülere aç olmasından değildi beğenmem, adamın kıyafetleri taşıyabilecek bir vücuda sahip olduğunu kesinlikle inkâr etmiyordum, nasıl edebilirdim ki? Göz var, nizam var sonuçta. Yiğidi öldür, hakkını sakın yeme derler. Yiğittir sonuçta, hakkı çoktur. Ne saçmalıyorsun Allah aşkına? İnan bende bilmiyorum, inan. Bu adamı görünce aklım benden bağımsızlaşıyor. Böyle tam ensemde değişik bir karıncalanma oluyor. Hemen eve gidip yorganıma sarılmak istiyorum. İstiyorum ama mümkün olmuyor, orası ayrı. “Evet,” demeyi akıl edip ayaklandım ama uzun süre yattığım için yerimde sendelemem kaçınılmazdı. Düşmek üzereyken koltuğa tutundum ve rezil olmamışım gibi gülümsedim. “Çok yorulduk, dinleniyorduk.” “İçeriden seslerinizi duydum, başta biri boğazlanıyor sanmıştım ama şarkı söylüyormuşsunuz.” Ağzım ne diyeceğiniz bilemez bir halde açılıp kapanırken gözlerimi kısıp patronumun kafasını uçurmak isteyen bir bakış attım. Sinir ve utancı aynı anda yaşamak insanın mimiklerini birazcık değiştiriyordu. Şu an nasıl görünüyorum, hiçbir fikrim yok ama güzel olduğumu pek düşünmüyordum. Daha çok prensesin mevlidine çağrılmadığı için gücenmiş, okunmuş şerbet içemediği için küsmüş ve etli pilav yiyemediği için kızmış cadı gibi görünüyor olmalıydım. Birazdan bütün şerbetleri lanetleyecek ve tüm sarayı uykuya yatıracaktım. Bebek şerbet içemeyecek kadar küçük olduğu için yalnız kalacaktı ve vicdanlı bir cadı olduğum için onu sopamın arkasına bağlayarak karanlık ormanın içindeki mağarama götürecektim. Onu büyüten ben olduğum için beni annesi sanacaktı ve çok mutlu olacaktık. Tabii prenseslik kanında vardı, haliyle azıcık şımarık olacaktı. Ona ormandan çıkma dememe rağmen çıkacak ve sarayı bulup herkesin uyuduğunu görecekti. Karanlık olmayan ormanın içindeki, şerbet içmeyen insanlar ona ne olduğunu anlatacaktı ve mağarada yaşamasına rağmen nereden geliştiğini bilmediğim zekâsıyla düşünüp taşınarak bu kötülüğü benim yaptığımı anlayacak ve benden hesap soracaktı. Bende çok yetenekli bir cadı olduğum için hemen ona unutma ve uslu durma iksiri içirecektim. Böylece mutlu hayatımıza devam edecektik. Cadıların ömrü ne kadardı bilmiyorum ama yüz küsur olduğunu tahmin ediyorum ki bence bu insan bir çocuğu büyütmeye yeter de artardı bile. Ben hayatımda bunun kadar iğrenç bir masal duymadım, duyacağımı da düşünmüyorum. Sen bu hayal dünyasıyla buralarda harcanıyorsun, Grimm Kardeşler yanında halt yemiş. “Bu gerçekten!” dedim ama devamını getirmeyip sustum. “Her neyse ben evime gidiyorum.” Eğer konuşmaya başlarsam çok saçma şeyler söyleyebilirdim, bundan korktuğum için dilime pelesenk vurmuş ve yüzüme yerleştirdiğim oturaklı hanım bakışlarıyla eşyalarımın yığılı olduğu tekli koltuğa doğru emin adımlar yürüdüm. Ayağım halıya takılıp tökezlememi sağlamasaydı bu oldukça havalı bir gidiş olacaktı ama biliyorsunuz ki benim adım Alarçin. Halime kıkırdayan seslere kulak vermemeye çalışarak montumu üzerime geçirdim ve atkımı boynuma dolayıp saçlarımı içinden çıkardım. Çantamı sırtıma takıp çocuklara görüşürüz dedikten sonra kapının ağzında duran Poyraz Bey’in yanında durup ciddi bir şekilde gülümsedim. Tam o anda burnuma dolan parfüm kokusu, gülümsememin teklemesine ve geriye doğru sendelememe sebep olmuştu. Ayaklarım geriye doğru seğirirken yere kapaklanmadan bileğimi tutan elle olduğum yerde kalmayı başarabildim. Başımı Poyraz Bey’e bakmak için kaldırdığımda karşılaştığım kahverengi gözleri ateşe yakın bir sıcaklıkla parlıyordu. İçinde anlamını çözemediğim bir sürü duygu vardı ve ben daha kendi içimdeki sırları çözemezken tanımadığım bu gözlerin sırlarıyla uğraşamazdım. Lakin kesinlikle bana ait olmayan bir güç gözlerimi ondan ayırmamı engelliyordu. Saniyeler geçtikte uzanıp yanağına dokunmak ve yardıma muhtaç bir kediyi sever gibi başını sevesim geliyordu. Eğer kendimi tutacak kadar iradem olmasaydı bu isteği eyleme dökerdim, neyse ki ben dirayetli bir insanım da böyle bir saçmalık yapmadan yanından geçmeyi başarmıştım. Eli bileğimi bıraktığı anda ruhumu saran tuhaf elektrik dağılmış ve normale geri dönmüştüm. Ayakkabılarımı giyinmek için köşedeki pufa oturduğumda gördüğüm köpek oyuncakları tehlikeyi hatırlamamı sağlamıştı. Tamam, evime gidebilmem için önümde tek bir engel kalmıştı. Bahçenin herhangi bir yerinde olma ihtimali yüksek olan köpek ve yavrusunu geçip dışarı çıktığım anda evime gidebilirdim ama öncesinde bahçe denen, canavarlarla dolu bataklığı geçmem gerekiyordu. Talihsiz Serüvenler Dizisinde bu kadar talihsizlik yoktur yoldaşlarım, eminim. Ayağa kalkıp evin kapısını açtığımda uzaktan baktığınızda güzel gözüken ama kesinlikle içindeki aslanlarla tehlikeli bir ortama dönüşen bahçe ile uzun uzun bakışmaya başladım. Soğuk rüzgâr dudaklarımı kurutup çatlatıyor, çillerimi de aynı şekilde donduruyordu ama asla dışarı çıkacak cesareti bulamıyordum. Hayvan sevmiyor değilim, kedilere bayılırım her sabah beslerim, sırtını okşarım gıdısını yemeye çalışır karşılığında tırmalanırım ama bu onları sevmemi engellemez. Kedilere olan sevgim konu köpeklere gelince amansız bir korkuya bırakıyordu yerini. Korkumun nedeni büyük bir soru işaretiyle süslüydü ve kesinlikle bulamıyordum. Lisede okulun bahçesinde küçük bir köpek beslediğimizi ve köpeğe evden sürekli yemek getirdiğimi hatırlıyorum. On yıl önce köpeklerden korkmuyordum ama sonrasında ne olduysa şimdi yanlarına bile yaklaşamıyorum. Bunu da Alarçin ve bilinmeyen denklemler, dosyasına eklememiz gerekiyordu. Derin bir nefes al Alarçin. Evet, evet devam et kızım başaracaksın. Sakin olacak ve bu sefer kendini rezil etmeden gideceksin buradan. Patronun arkadayken rezillik çıkarmamalısın, dikkatli ol. "Bir sorun mu var?" Arkamdan gelen ses ile birlikte yerimde sıçradım ve başparmağımla damağımı hoplatırken Poyraz Bey’e döndüm. Ne sorun olabilir canım? Alt tarafı eviniz ile bahçe kapınız arasında iki tane canavar yaşıyor. “Hayır,” dedim ama ben ne kadar inanmadıysam o da aynı derecede inanmamıştı cevabıma. Bana kesinlikle inanmadığını gösterircesine kaşlarını alnına şahlandırdığında yutkunup kendimi rezillikten kurtarmak adına bir çözüm aradım ama bulamadım. Zaten ilk gün rezilliğimin üzerinden çok geçmemişti, şimdi aynı şeyi yaşarsam adam ömrü billah unutamaz beni.  “Peki, ilerlemeyi planlıyor musunuz?” Alay dolu ses tonuna karşı omuzlarım düştü ve bahçeye baktım bir kez daha. Eylül ayının güneşi gökteydi ama kesinlikle ısıtmıyordu. Zaten rüzgâr ne kadar sıcaklık varsa hepsini alıp uzaklara götürüyordu. Bahçe güneş sayesinde parlak ve canlı görünüyordu, hani çekinmesen mangal yakarsın ama bu evde mangal yapılmaz, barbekü yapılır. "Köpekler,” dedim sonunda rezil olmamak için önden kendimi açıklayarak. "Korktuğum için burada olup olmadıklarını anlamaya çalışıyorum. Gözcülük, aynen! Önden kontrol ediyorum ki karşıma çıktıklarında çıldırmayayım.” “Fidanlar yeni dikildi,” dedi başını yere eğip ensesini kaşırken. “Yerlerinden çıkarılmalarını istemem.” İma ettiği şeyle yanaklarım pancar gibi kızarmıştı. Bir insanın üzerine bu kadar çok gidilmez ki ama! Tamam, bir kere korkup çıldırdık, fidanı yerinden çıkarttık ama bu kadar fazla dalga geçmek adamlığa yakışıyor mu patroncum Poyraz? Lütfen azıcık centilmen olalım. Kollarımı göğsümde bağlayıp önüme döndüm ve direk cevap vermemeyi tercih ettim. Lafına karşılık verirsem uzatıp çirkefleşecektim ki bu son istediğim şeydir. Patronum o yüzümü görmemeli. “Gideceğiniz yere bırakmamı ister misiniz?” “Kim?” Kim ister mi? Bakayım, benden başka biri var mı burada? Kime soruyor bu adam bunu? Bana mı? “Çamlıkta işim vardı, sizi de bırakabilirim.” Başı ile evin yan tarafına park edilmiş büyük siyah arabayı gösterdi. Gözlerimi kısıp arabanın büyüklüğünü ve modelini anlamaya çalıştım. Modeli pek bilmesem bile pahalı bir şey olduğu kesindi. Bu adam ne iş yapıyor Allah aşkına? Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Tamam, her gün odaya girip çalışıyor ama ne çalışıyor? Babadan mı zengin? Kendi işi mi var? Hih! Yoksa böyle küçük çocuklara dans öğretip, yeteneklendirip daha zengin insanlara ya da yurt dışına mı satıyor? Vicdansız! Köle ticareti orta çağda kaldı sanıyordum, yirmi birinci yüzyılda çocuk köleciliği yapmak üst düzey kötülük istiyor. Adam on beşinci yüzyılda yaşasa yılın en iyi kölecisi unvanı alırdı. Sonuçta çocuk iyi yatırım, elinde büyüdü mü oh! Ömrün boyunca hizmet! Seni pis namussuz! Küçücük çocuklardan ne istedin de ailelerinden ayırıyor yabancı ellere satıyorsun ha? Kaç para alıyorsun bu işten kaç? "Yok,” dedim içime dolan sinirle nefes alıp verdikten sonra. “Gerek yok.” Sonra düşündüklerimin çok saçma olduğunu, sinirlenmenin de yersiz olduğunu düşündüm ve sakinleştim. Adam kibarlık yapıp beni eve bırakmayı teklif etmişti, gel seni köle ticaretine sokayım dememişti ki? Acaba iyi para getiriyor mu? Ortak olsam gelirim düzelir mi? Aferin Alarçin, harikasın. Şimdi on altıncı yüzyıl en iyi kadın köle taciri seçilebilirsin işte. Adama diyorsun bir de! Ah akıl, ah akıl nerelerdesin? Uzayda fink atıyordur kesin. Sen neredesin acaba? Bende onun izini sürüyorum, malum ihtiyacın var. “Köpekler olmasa, çıkıp gideceğim de, bir yerden çıkmalarından korkuyorum." “Lütfen,” dedi reddedişime karşı nazikçe. “Dolmuşlar dolu geçer bu saatte buradan, çok beklersiniz.” Bir yanım, kabul et ne olacak, diyordu. Diğer yanımda, saçmalama o adam senin patronun şoförün değil, diyordu. Buldumcuk olmamak için ikinci kez kibarca reddettim. “Yok, gerçekten sağ olun ben dolmuş bulurum.” Peki, şu an neredeyim? Yık gırcıktın sığ ılın bın bılırım dılmış! Ulan Alarçin, ne iradesiz kızsın. Adam iki ısrar etti hemen kabul ettin. Şimdi krem rengi koltuklara oturmuş, para bile vermeden Boztepe yokuşunu iniyorsun. Sende baht var ama fazlasıyla yersiz. Aman benim ne suçum var? Adamdaki inat nasıl bir şeyse artık, allem etti kellem etti bir anda kendimi arabanın camından köpeklere bakarken buldum. Bütün dünya şokta. Hatta uzaylılar bile gezegenlerindeki dürbünden aval aval bakıp, dünyada her şey yolunda mı, diye soruyor olabilir. İnsanlara bir şey mi oluyor? Dünyadakilerin kafasına bir şey mi düştü gidip kontrol mü etsek acaba, diyerek buraya gelmeyi planlıyor bile olabilirler. Allah’ım yeni tanıştığım bir adamın arabasına bindiğim için uzaylılar dünyayı basarsa Birleşik Milletler kapıma dayanır mı? Senin yüzünden oldu, şimdi seni onlarla birlikte yollayacağız, derseler ne yapacağım? Ay ben gidemem uzaylıların gezegenine, tanımam etmem. Yol üstünde beni İstanbul’da bırakın, siz devam edin. Ailem uzayda olduğumu bilsin yeter. Arada iki tane sahte kartpostal atarım biter. Gerçi Birleşik Milletlerden önce bizim sülale dayanır kapıya. Yabancı bir adamın arabasına binmem demek, her an yakalanmam ve işlerin yanlış anlamalara kadar uzanması demek. Sülalemin çoğunluklu nüfusu erkeklerden oluşuyordu ve başı abilerim çekiyordu. Ferit abim, Çınar abim, Suat, Haluk malı, halamların çocukları derken, sözde yanlış anlamalara kalmak ve onlarla uğraşmak o kadar yorucu ve can sıkıcı bir düşünceydi ki, sırf kimseyle uğraşacak gücüm olmadığı için buradan evime yürüyerek gitmeyi bile düşünmedim değil ama indirmiyordu inatçı herif. Meydanda inmeyi teklif etmeme rağmen trafik olur diyerek direk sahil yoluna inmişti. Moloz ’da aksi gibi trafik sıkışmıştı, iki saatte ancak bir metre ilerleyebilmiştik vallahi. Yok, anacım beni buluyor böyle şeyler hep, üzerime çekiyorum sıkıntıyı. Bahtmış, hangi baht acaba? Bende olsa olsa Besleme Lamia bahtı olur! Oflamamak için dudaklarımı ısırırken, kocaman olmuş gözlerimle dışarıyı izliyordum. Hâlbuki rahat olup şu güzelim arabanın, konforlu koltuklarının popomla birleşmesinin mutluluğunun tadını çıkarmam gerek ama ben yapamıyorum. Çünkü telefonuma on mesaj, iki arama peş peşe geldi ve ben sırf rezil olacağım diye açamıyorum telefonumu. Eve gitmek istemiyorum aslında. Arabanın sahibi önemli değil, beni uzaklara götürsün yeter. Saçma sapan sebeplerle yakalanma korkusunu yaşayacağıma çok uzakta kendi başıma yeni bir hayat yaşarım daha iyi. Hem terziliğimde var, bir şekilde geçinirim.  Yarım saattir milim kımıldamayan arabanın içinde, motordan gelen sesler haricinde sadece nefes alışverişlerimiz duyuluyordu. Poyraz Bey’in parmakları direksiyona ritmik hareketlerle çarparken ben emniyet kemerimin kaygan siyah kumaşıyla oynuyor ve gözlerimle etrafı taciz ediyordum. Sessizlik çoğu ortamı gerginleştirir ama bu sefer sıkılmamı sağlamıştı. Bu yüzden yeni tanıştığım birinin arabasına hemen binmiyorum işte. Konuşacak ortak bir konu veyahut öylesine gelişigüzel bir muhabbet yoksa yolculuğun süresi ne olursa olsun çekilmezdi. Neyse ki ben sessizliğe dayanamayıp büyük bir oflama bırakmadan önce Poyraz nihayet ağzını açtı ve sessizliği bozdu. “Suat üniversiteyi İstanbul’da okuduğunu söylemişti. Hangi bölümdeydin?” Evet, bir insanla muhabbet açmak için okuduğu bölümü kullanmak iyi bir başlangıç tebrik ederim patronum, başarılarının devamını diliyorum. Sol kolunu camın kenarına yaslamış, sağ koluyla direksiyonu tutuyordu. Benim aksime oldukça rahattı ve altını çizmek isterim ki ‘siz’ demeyi bırakmış ve soruyu ‘sen’ zamiriyle sormuştu. Hım, mesafeli satış sözleşmesini kaldırıyor muyuz yoksa? Beni merak mı ediyorsun sen? Yeğenine ders veren kızın geçmişini araştırmak için biraz geç kalmadın mı acaba? Kucağımda duran büyük çantamın içi çocuk böbrekleriyle dolu olabilir sonuçta. “Mimar Sinan Üniversitesinde Moda Tasarım okudum.” Üzerinden birkaç sene geçti ama olsun. İstanbul’da bulunmuş olmak bile benim için büyük önem sarf ediyordu. O yüzden bu kadar gururlu ve göğsü kabarmış vaziyetteyim yoldaşlarım. Bölümümden ve üniversitemden oldukça memnunum. Evimize gelen veyahut dolmuşta yanımda oturan çoğu insan okuduğum bölümü duyunca uzatılmış bir ‘u’ harfiyle süslenmiş olsun, diyor ve anlayışlı olduğunu düşündükleri bir gülümsemeyle baş sallayıp dünyada her mesleğe ihtiyaç duyulduğunu söylüyordu. Sanıyorlardı ki benim mesleğim terzilik, tüm gün evde pijama yamalıyorum. Moda Tasarım bir kere giyim sektörünün her alanında önemli bir göreve sahip. Bölümümü ezdirmem, bilesiniz. Poyraz Bey başını anladığını belirtircesine aşağı yukarı sallarken içimdeki savunmacı taraf tek kaşını havaya kaldırmış yüzündeki ifadeyi çözmeye çalışıyordu. Bölümü Başkanı gelip şu halimi görse bana bölümünün arkasında duran insan ödülünü verirdi kesinlikle. “Pardon,” dedim oturduğum yerde iyice ona doğru dönüp gözlerimi kıstığımda. Patronum Poyraz beni biraz olsun tanıyor olsaydı ağzımı açmadan beni susturmanın bir yolunu bulması gerektiğini bilirdi. “O bakışla ne demek istediniz?" "Anlamadım?" dediğinde yola çevirdiği gözleri yeniden bana dönmüştü. Gözlerinde sorduğum şeyi anlamaya çalışan bir ifade vardı. Canım onu çözemezsin boşuna uğraşma. Lütfen, bu oldukça ciddi bir mesele. "Okuduğum bölümü mü? Yoksa üniversitemi mi eleştirdiniz? Hoşunuza gitmedi sanırım, doktor, mühendis, mimar, diş hekimi falan mı olmam gerekiyordu?" Bir kere bu bölümleri okumuş olsaydım, lisede sürekli çalışmış olmam gerekiyordu ki bu da folklor dersine gidememem anlamına geliyordu. "Aslında," dediği anda lafına devam etmesine izin vermeden bütün dolmuşluğumla patronuma karşı açtım ağzımı yumdum gözümü. Sürekli evde durup işsiz takıldığım için herkes bana ve hayatıma laf atıyordu, patronuma patlamış olmam ise kesinlikle onun bahtsızlığındandı. Bela bir kere geliyordu ve gelmeden önce geliyorum da demiyordu patroncum. "Klasik insanlardan farkınız yok kesinlikle. Bu sığ düşünce sistemini sizin yaşınızdaki biri çoktan bırakmış olmalıydı. Genelde orta yaş ve üstünden aldığım bir tepkidir bu. Elle tutulur, düzenli bir mesleğe sahip değilim diye acıyorsunuz bana. Yozlaşmış düşüncelerinizi bakışlarınızla ima etmeden önce lütfen herkesin farklı bir kişiliğe ve yeteneğe sahip olduğunu düşünün. En azından deneyin de karşınızdaki insanın kalbi kırılmasın." Kıstığım gözlerimi belertip devirerek sağ tarafa döndüğümde hemen yanımızdaki arabanın karanlık camıyla üç saniye bakıştık. Güneş yeni yeni batıyordu ve keskin bir turuncu ışık burnun tam üzerine konmuştu. Büyüklüğü sayesinde benim bile hayat ışıltımı çalabilen o burnu nerede görsem tanırdım çünkü Trabzon ili içerisinde o büyüklükte bir buruna sahip tek kişi, abim Ferit. Kocaman, beynini görebildiğiniz burun deliklerini ve aşağı bakan kemiğinin kaydırağa benzeyen eğimini bir kez olsun görseniz, asla unutamazdınız.  Çantamın içini açıp sabah evden çıkarken içine tıkıştırdığım kırmızı beremi çıkarttım ve hızlıca başıma geçirdim. Örgülü saçlarım berenin altından iki yana fışkırsa da kimliğimi gizlemekte yardımcı olabilirdi. Poyraz Bey bana gerçek bir deli görmüş de hareketlerinden anlam çıkaramıyormuş gibi bakıyordu. Çareyi gülümsemekte buldum. İnsan bu yüzden doğal ortamında daha anlaşılır oluyor. Adam biliyor mu ki bu kız hangi köyün delisi? Öğrenir ama bugün, bugün olmadı yarın. “Üşüdüm de biraz.” En azından berenin bir açıklaması olsun. “Klimayı açayım mı?” “Hayır, gerek yok sağ olun.” “Nasıl istersen, üşürsen çekinmeden söyleyebilirsin.” Başımı sallayıp beremi kulaklarıma kadar çektim ve ağzımı atkıma gömdüm. Poyraz bir bana bir yola bakıyordu. Ben adama doğru dönmüşüm dik dik suratına bakıyorum, ister istemez dikkati dağıldı tabii. “Ciddi bir şey olmalı,” dedi bir anda kaşlarını çatıp bana dönerek.  “Çok ciddi değil,” dedim kendimi kurtarmak için. Gözünde tımarhanelik görünüyor olmalıydım ki adam ciddiyetini bozmuyordu. “Emin misin? Normalden bayağı ciddi görünüyor.” “Aslında normalde bu kadar değil,” dedim elimi alnıma koyarak. Sen bir de anormal halini gör, özellikle sabahları. “Akşama doğru bu hale geliyor.” “Gün sonunda tabii ki artar ama hiç bu kadar uzun sürmemişti,” dediğinde ufaktan işkillenmeye başlamıştım. Hiç bu kadar uzun sürmemiş, derken canım? “Nereden biliyorsunuz ki nasıl olduğunu?” Daha tanışalı kaç gün oldu canım? Ne bu samimiyet, sen nereden bileceksin benim akıl sağlığımın gidici olduğunu? “Burada yaşıyorum Alarçin.” “Burada yaşayan herkes bunu bilse biraz tuhaf olurdu,” dedim kaşlarımı çatarak. Ne kadar deli ve aklı havada olduğumu bilmesine imkân yoktu. Tamam, normal hareketler sergilediğim anlar sınırlıydı ama çoğu zaman diğer insanlar gibi hareket ediyordum. Ayrıca iki üç kere garip davranmış olmamdan da deli olduğumu çıkaramazdı. Değil mi? Dışarıdan nasıl görünüyorsan artık, adamın hakkında ne düşündüğünü bilemiyorum. “Bence aynı şeyden bahsetmiyoruz,” dedi muhabbetimizin tuhaflığını fark eden Poyraz Bey işler daha fazla karışmadan. “Siz neyden bahsediyorsunuz?” “Trafik.” Dudaklarımı birbirine bastırıp bir süre yüzümü buruşturdum. Şimdi düşündüğümde söyledikleri oldukça mantıklı geliyordu. Trabzon gibi bir yerde trafik sıkışıklığı en fazla on dakika sürerdi, burada yaşayan herkes bunu bilirdi. Yarım saattir aynı yerde olmamız oldukça ciddi bir durumdu. Gerçekten bir gün zekâm yüzünden başım derde girecekti. “Sen neyden bahsediyordun?”  Yutkunup yüzümü mimiksiz bir hale getirmeye çalıştım. “Hiç,” dedim az önce o garip muhabbeti yapmamışız gibi omuz silktiğimde. Hatta daha garip görünmemek için elimi çeneme koyup gülümsedim hiçbir şey olmamış gibi. “Şarkı açalım mı? Arabada şarkı dinlemek çok güzeldir.” Sanki adam hayatı boyunca hiç arabada şarkı dinlememiş, ona şarkı dinlemesini tavsiye ediyorum bir de... “Tabii,” dedi Poyraz. “İstediğini açabilirsin.” Asla diğer tarafıma dönmeden müzik çalara doğru eğildim ve dokunmatik ekranın birkaç yerine dokunup listeyi başlattım ve yeniden arkama yaslandım. Şarkı dinlemek, konuşup rezil olmaktan daha iyiydi ta ki, ilk şarkıyı duyana kadar. Kenan Doğulu’nun sesini duyduğum anda yumruğumu müzik çalara geçirmek istedim ama kendimi tutmak zorunda kaldım çünkü araba benim değil. Benim olsa da geçirmezdim gerçi, neden vurayım ki müzik çalarıma? Aklımdan zorum mu var? Araban yok ki, senin araban yok ki! Nereye vuruyorsun senin araban yok? Babamın da eskiden arabası yoktu ama çekyatların altı teyp doluydu. Tamam, şimdi arabası var ama teypler hala aynı yerinde sanki içinde altın varmış gibi bekliyordu. Bir şeyleri sevmek için sahip olmaya gerek yoktur, bu da sana benden hayat dersi olsun. “Bu şarkıyı gerçekten seviyor olmalısın.” Poyraz Bey’in dudaklarında oluşmuş gülümseme imalı bir bakışla bana döndüğünde, yanaklarında oluşmuş gamzeler tarafından gafil avlanmıştım. Tanıştığımız günden beri yalnızca iki kere güldüğüne şahit olmuştum. Şimdi ise bu kadar yakından görmek sarsılmamı ve dudaklarımın şaşkınlıkla açılmasını sağlamıştı. Şarkıyı söylediğimi duymaması imkânsızdı ama sesimin kötülüğünü ima ettiğini anlamamak için de geri zekâlı olmak gerekiyordu. “Evet,” dedim ve öne doğru kayıp şarkıyı değiştirdim. “Başka şarkı dinleyelim, bugünlük dozumu aldım.” Başını salladı ama gülüşü hala dudağındaydı. Bayhan gibi gözlerimi ve ağzımı yayarak, öyle deli deli gülme başım dönüyor, diye bağırmamak için kendimi zor tutuyordum. Yani sizde o sakallı yanağın arasına karışmış belediye çukurlarını andıran gamzeleri bu kadar yakından görseniz etkisinden uzun süre çıkamazdınız. Gözlerimi yanağından ayırıp cama çevirdiğimde iyice kararmaya başlayan havaya ve önümüzdeki arabalara baktım. Yavaş yavaş ilerliyorduk ama hiç kıpırdamamaktan iyiydi. Tüm geceyi burada geçirmek ikimiz açısından da sağlıklı olmazdı. Yan arabada Ferit abim varken hiç olmazdı hem de. “İşte bu da benim en sevdiğim şarkı.” Sıradaki şarkı Sezen Aksu’nun eski albümünden Yine Yenidendi, benimde sevdiğim bir şarkıydı ama uzun zamandır dinlememiştim. “Uzun zamandır dinlememiştim,” arkama yaslanıp başımı koltuğun baş kısmına yasladım. Sonsuza kadar arabanın içinde kalıp bu şarkıyı dinlememde sıkıntı yoktu. “Hep öyle olmaz mı?” dedim sakince. “Uzun zamandır dinlemediğimiz bir şarkıyı başka bir yerde duyduğumuz anda dinleyesimiz gelir. Unuttuklarımızı esasında bir gün hatırlamak için unutuyoruz.” Umuyorum ki bir gün zihnimin karanlığa gömdüğü her şeyi hatırlayacağım. “Hatırlamak laneti aklımın.” Gözleri yola odaklanmış, gülüşü uzaklara dalmıştı.   Benim lanetim unutmaktı. Her şeyi hatırlamak mı yoksa unutmak mı deseler kesinlikle hatırlamayı seçerdim. Unutmanın ne kadar delirtici bir şey olduğunu bilseydi, Poyraz’da hatırlamanın bir lanet değil lütuf olduğunu anlardı. Bilinmezliktense her şeyi bildiğim, hatırladığım bir dünyada yaşamayı tercih ederdim. Sessizliğimize karışan Sezen Aksu; beni yine yine yeni yeni, yine yeni yeniden sev derken sonunda trafik açılmış ve arabalar hareket etmeye başlamıştı da aforizmalarla dolu bir konuşmaya girmeden yolumuza devam etmiştik. Yolu tarif etmeme gerek yoktu çünkü Suat sayesinde evimizi biliyordu. Suat’ın ondan bahsettiğini hiç duymamıştım gerçi. Belli ki çok yakın değillerdi. “Suat ile nereden tanışıyorsunuz?” Aklımı kurcalayan soruyu sorduğumda mahallenin yokuşunu çıkıyordu. “Lisede aynı futbol takımındaydık.” “Tuhaf, adınızı hiç duymadım.” Keşke böyle demeseydim. Arkadaşımın benden hiç bahsetmediğini duymak beni çok üzerdi. Hatta sinirlenip saçını başını yolardım ve benim hakkımda konuşabilmesi için bir kâğıt dolusu konu verirdim eline. Neden arkadaşım olmadığını şu an daha iyi anladım. Böyle bir psikopatla kim arkadaş olmak ister ki? “Yanlış anlamayın bahsediyordur sizden tabii ama ben duymadım ya da dinlememişimdir. Sonuçta Suat’ın dediği her şeyi dinleseydim zihnimde yer kalmazdı. Sizde biliyorsunuzdur, bazen çok sinir bozucu ve çekilmez oluyor. Bu konuda onunla benziyoruz belki ama ben daha sevimli olduğumu düşünüyorum. Eh sevimlilikte görecelidir, kişiye göre değişir ama ben sabır sınamıyorumdur, inşallah.” "Yol ağzından içeri girebilirsiniz," dedim ama neden öyle bir mallık yaptım inanın bende bilmiyorum. Ferit abim de arabayı evin önüne park edecekti muhtemelen ve aynı anda eve vardığımızı bundan önce içinde olduğum arabayı gördüğünde olacakları düşünemiyordum. Çınar abim sert, Ferit abim ise asabidir. Kolundan kıl kopsa, kıla neden koptun, diye kızar. Babam hariç kimse ona bir şey diyemezdi. Geç kalsan, neden geç kaldın? Beş saniye bekletsen, neden beklettin? Alıngan olduğum bir dönemde evin içinde çarpıştık diye neden karşıma çıkıyorsun diye bağırmıştı ve kendime hâkim olamayıp küçük çocuklar gibi ağlamaya başlamıştım. Ağladığımı görünce ise neden ağlıyorsun diye kızmıştı. İnsanlar ağlar abi, gözyaşlarımız bunun için var.  Evin etrafında tehlike olup olmadığını anlamaya çalışırken çantamı koluma taktım ve kapıya uzandığım anda patronuma döndüm mahcup bir gülümsemeyle. "Teşekkür ederim, size de zahmet oldu gideceğiniz yere geç kaldınız benim yüzümden." Samimi bir gülümseme ve itirazla başını iki yana salladığında bir tek kafasının üstündeki haresi eksikti. Melek misin be adam? Bu kadar da iyi olunmaz ki! Daha birkaç gün önce adama demediğin kalmamıştı, şimdi ne değişti de melek yaptın? "Önemli değil gerçekten, her halükarda trafiğe yakalanacaktım tek başına yolculuk yapmak çok sıkıcı oluyordu sayende canım sıkılmadı.” Kalbimin üzerinde kıpırdanan küçük solucanlar patronumun sözleriyle titremeye başlamışlardı. Tekleyen kalp atışlarımla birlikte kapıyı açtım ve “iyi akşamlar,” dedim. "İyi akşamlar." Ayaklarımı aşağı sarkıtıp tek hamlede basamaktan aşağı atladım ve kapıyı kapatmak için döndüğümde bana bakan patronuma kırk yıllık dostummuş gibi el salladım. Hiç çekinme Alarçin, bir de havadan öpücük gönder tam olsun. "Dikkatli olun." Kapıyı kapatırken dediğim şeyi düşündüm, birkaç kez süzgeçten geçirdim. Neden adama dikkatli olun demiştim ki? Annesi, karısı falan mıyım ne yani? Bana mı düştü bunu söylemek? Aman canım iyilik manasında dedim ben onu. Adam niye dikkatli olmayıp kaza yapsın ki? Ölsün mü? Sonra maaşımı kim verecek? Ölünün ardından dans da edilmez dersler iptal olur. Ay sanki adam da benim dikkat edin dememe bakıyordu. Alarçin dikkat edin dediyse aman ha dikkat etmeliyim! Alnıma düşen su damlasıyla irkilerek kendime geldim ve arabanın siyah kapısındaki gözlerimi çekip başımı iki yana sallarken hala bekleyen arabaya baktım. El sallayıp, arkamı döndüm ve yerdeki kuru noktaları doldurmaya başlayan yağmur damlalarının gazisi olmadan koşar adımlarla apartman saçağına sığındım. Önümden geçen mahalle kedisi Harun, bana sinsi bir miyav yollayınca dil çıkardım ona. Dişlerini göstere göstere araba altına girdi ve tüylerine yumuldu. Bende burada anahtar arayayım anca. Sinirle başımı kaldırıp etrafa baktığımda patronumun arabasının hala aynı yerde olduğunu gördüm. Tüm zillere tek tek basıp soğuktan donmamak için yerimde zıplarken, hala neden burada olduğunu anlamadığım arabaya bakıyordum. Yalnız arabanın duruşuna bak duruşuna. Asalet akıyor resmen tekerlerinden. Hani bu araba bir insana dönüşseydi kesinlikle âşık olurdum. "Alarçin?" Kulağımın dibinden gelen sert ses ile küçük bir çığlık dudaklarımdan koparken yerimde sıçradım ve dengemi sağlayamadan kafamı kapıya çarptım. Arkamı dönüp sesin sahibi olan abime baktığımda başımın acısı yüzünden zor açtığım gözlerimin gördüğü ilk şey abimin burnu olmuştu. Görmemek mümkün değildi ki, uzaydan görülebilen tek şey Çin Seddi falan değildi, abimin burnuydu.   "Abi? Ya neden sinsi sinsi yaklaşıyorsun ya? Aklım koptu korkudan!” Hayır, biliyor benim nasıl bir insan olduğumu, bilerek yapıyor sanki anlamıyoruz. Sorumu umursamadan kaşlarını çattı ve sorgusuna başladı. Aman aman babamdan az aşağı da durursun kötülük konusunda, tanımazlar seni. "Nereden geliyorsun bu saatte?" "İşten geliyorum, nereden gelebilirim?" "Sen işe mi başladın?" "Yuh abi! Ayakta uyuyorsun sanırım, dans öğretiyorum ya çocuklara." "Sen o işten kovulmadın mı? Bir hafta dayanamaz, kovulursun diye düşünüyordum." Sen düşünebiliyor muydun, diyecektim ama saçlarımı sevdiğim için gözlerimi devirmekle yetindim. Yalnız bugün bütün demek istediklerimi içime attım, umarım hasta olmam. "Sen otuz üç yıl bu zekâyla yaşayabilmişsen, bende kovulmadan durabilirim merak etme," dedim içimde tutamayıp ve kolumla koluna vurdum. Ben ona laf atarım da o geri durur mu, saçlarımdan tutup kapıdan uzaklaştırdı ve kedi yavrusu gibi yağmurun altına uçurdu beni. Ani uçuşum yüzünden dengemi sağlamaya çalışırken kaşlarını çatmış halde halime gülüyordu. İnsan gülerken nasıl sinirli olabilir ya aklım almıyor gerçekten.   "Yahu sen insan mısın?" Değilsin bence! Hiç öyle bir tipin yok çünkü orman kaçkını Ferit! Çığırmamı umursamadan apartmandan içeri girdi hayvan. Yağmur tanelerini patır patır döken göğe acılı bir bakış atıp ‘neden ben’ diye sordum ama cevap olarak gök gürültüsü aldım. Beni beklemeden kapıyı açıp içeri giren abimin peşinden koşarak apartmana girdiğimde, demir kapıyı tam kapatmak için dışarı döndüm ve yeni yeni hareket eden arabaya son kez baktım. Yemek boyunca muhabbete katılmak istesem bile dudaklarımı aralamak çok zordu. Kafamın içinde durmadan, derinlere gömülmüş şarkı çalıyordu. Yüreğimdeki fırtına, dinmedi hala… Çınar abim kaçıncı kez tekrar ettiği sorusunu yinelerken yüzüme anlayamadığım bir bakışla bakıyordu. “Alarçin tuzu uzatsana,” algılarım yarım yamalak açıldığında yanımda duran tuzluğu alıp ona uzattım. Tabağımdaki yemek oldukça lezzetliydi ama başım çok ağrıyordu ve ağrı midemi bulandırmıştı. Şakaklarımı zorlayan basınçla yutkunup çatalımı kenara bıraktım ve ayağa kalktım. Titrerdim, isterdim seni hep kollarımda… “Nereye gidiyorsun? Yemek yemeyecek misin?” Durup soruyu soran abime döndüğümde içime dolan ağlama hissinin sebebinden kesinlikle haberim yoktu. Elimi başıma götürdüm yorgunlukla. Konuşmak istemiyordum. Yine bana gel yana yana yine beni sev… “Başım ağrıyor, yemeyeceğim.” Masadaki tüm gözler bana dikilmişti. Tıpkı kâbuslarımda olduğu gibi. Bir masanın etrafına dizilmiş yüzlerce göz bana odaklanmıştı ve acımasızca yargılıyorlardı. “Odamdayım,” dedim ve yavaş adımlarla odama gittim. Kapımı kapatıp karanlığımla yalnız kaldığımda tüm günün yorgunluğu kendini belli etmek ister gibi şakaklarıma toplanmıştı. Kıyafetlerimi çıkartıp iki kişilik yatağımın içine girdim. Sağ tarafa uzanıp boş kalan sol yanıma döndüm ve elimi soğukluğa doğru uzattım. Başım ağrıyordu ama yine kulaklıklarımı taktım, gözlerimi kapattım ve derinlere saklanmış şarkıyı gün yüzüne çıkartıp dinlemeye başladım. Gözümden süzülen bir damla yaş dudaklarıma karışırken elimi kalbime bastırdım sıkıca. Ben yandıkça bağrımda sönmez ateş, Gece yıldız tenimde gündüz güneş… Hadi beni yine sev beni deli deli sev, Yine yeni yeniden sev… Yalnızlığım aynı yerde sabit kalırken uyuya kaldım.       
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD