Kireç beyazı soğuk ellere gözlerim ilişti. Parmak uçları ve elindeki çıkık tarak kemikleri kan kırmızısına bürünmüştü. Bir yılanın derisi gibi pütür pütür ve kuru bir cilde sahipti bu eller. Gözlerim kararıyor, nefes almakta zorlanıyordum. Boğazıma sarılmış bu eller canıma kast ediyordu. Gözlerimden yaşlar gelip, ağzımdan salya akmaya başlamıştı. Ölümün belirtileri gittikçe belirginleşiyor, resmen ölüm, şimdi geldim işte diyordu. Korku ile titreyen ellerimi çıplak, kasılmaktan damarları belirginleşmiş kollarına götürdüm. Güçsüz bir şekilde vuruyordum bir umut bırakır diye, etini kavrayıp tırnaklıyordum. Bacaklarımla onu iteklesem de pek bir işe yaramamıştı. Hala üstümde, gece siyahı gözlerini nefretle kısarak bana bakıyordu. Ben öldükten sonra vahşi bir hayvan gibi ciğerimi parçalayacağına inanmıştım. Kollarından akan kan yüzüme damlayıverdi son anda. Yanaklarımdan çeneme süzüldü.
Gecenin karanlığında, ormanda ağaçların arasından biri çıkmıştı aniden elinde büyükçe bir kalasla. Onun kafasına beklenmedik bir hızla vurduğunda büyük bir ses ormanda yankılanıp kuşları korkutmuştu. Adam yana savruldu cansız bir oyuncak gibi. Kafasından sıçrayan kan yüzüme ve kıyafetlerime saçılmıştı. Nefes nefes kalıp, öksürüklerimde boğuluyordum. Bir yandan boğazımı ellerimle tutup nefeslerimi düzene sokmaya çalışıyordum. Gözlerimden kanlar akıyordu !
"Baba, baba!" diye bağırarak öne atıldım. Etrafını kırmızıya boyayan bu çirkin adamın yanına koştum. Hala güçlükle soluyordum, göğsüm hızla inip kalkıyordu. Bedenini sertçe tutup sarstım defalarca. "Uyan, bu kadar kolay ölemezsin!" diye kafayı yemişçesine sayıklıyordum.
Diğeri ayağı ile adamı dürttü birkaç defa sanki bir çuvalmış gibi. Kafamı bir hınçla kaldırdığımda onun gölgeli yüzünü gördüm. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Karanlıkta parıldıyordu. Burun delikleri endişeyle bir genişliyor bir daralıyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Babamın kanı orasına burasına bulaşmıştı. Elindeki kalası arkasına sakladı gözlerini benden ayırmayarak. Dudaklarım titriyordu, sayıklamaya devam ediyordum.
"Alp." dedi önce sessizce. Bir dizini yere koyup bana yanaştı. Anlamayarak bakındım gözümde biriken yaşlarla. "Öldü mü?" diye mırıldandım. Yanımda iki seksen yatan bilinçsiz adamı göstererek işaret parmağımla. Ellerimi saçlarıma götürüp çekiştirdim öne doğru eğilirken. "Öldürdün! Öldürdün!" Tümüyle kendimi kaybedip çığırıyordum, var gücümle onu suçluyordum.
"Alp!" diye bağırdı bu sefer. "O adam senin baban değil, kendine gel!" Omuzlarımdan tutup sarsmaya başladı. Başım fena halde dönüyordu. Korkunç devasa ağaçlar, içinde yağmuru saklayan bulutlar ve kana bulanmış kirli toprak bulanıklaşıp iç içe geçiyor, birbirine karışıyordu. Kayra'nın kulak tırmalayan sesini işittim tekrar. "Kendine gel. Bu adam seni öldürmek üzereydi! Sedat'a bakıyorsun şuan. Baban çoktan öldü! Unuttun mu? Öldürdün onu! Bu adam Sedat." Gözlerimi kırpıştırdım. "Öldürdün onu!" diye yeniledi her bir kelimesini bastırarak iyice emin olmam için. "Sen öldürdün. Hatırlasana!"
"Ha!" Deri koltukta doğruldum bir anda. Fark etmeden örtüyü terlemiş avuçlarımda sıkıyordum. Derin derin nefesler alarak etrafa bakındım. Dünkü depo...Mahir karşımda. Her şey yerli yerinde. Mahir'i görüyorum, merakla bakınıyor bana.
"İyi misin?" diye sordu. Masaya kurulmuştu, bir şeylerle meşguldü.
"Kabus." dedim sessizce. "Kabustu..." Örtüyü üzerimden atıp aceleyle terden alnıma yapışan saçlarımı çektim. Hala kalp atışlarım normale dönmemişti. Tekrar yatağa uzandım sakinleşmek için. Avuçlarımla gözlerimi kapattım. "Saat kaç?"
"Bire gelmek üzere."
"Of! Gün ağarmadan eve gitmek istiyordum!" Diye sızlandım.
"Söylesen uyandırırdım. Yorgu-" Derken sözünü kestim. "Hatırlasam söylerdim!"
Örtüyü üzerime çekip kollarımı yana sarkıttım. "Artık evde olmadığımı çoktan fark etmişlerdir..." dedim hayal kırıklığı ile. "Sen n'apıyorsun burada? Ben uyurken sapık gibi beni mi izliyordun?" Sesim ciddi çıkmıştı ama tamamıyla dalga geçiyordum. Neyse ki o buna ayrı bir tepki vermemişti.
"Babamın verdiği işleri hallediyorum." Dedi.
Tavana bakarak başımı ovaladım biraz. Kaç saat uyusam da hala yorgundum. Ağzımda kötü bir tat vardı. Midem bulanmıştı. Canımın şeker çektiğini fark ettim bir anda. Patlayan pembe şekerlerden... Tatsız bir rüyadan sonra tatlı yemek keyfimi yerine getirirdi belki. Uzun zamandır lolipop da almıyordum bakkaldan. Yan yattım koltukta. Elimi başımın altına koydum.
"Şeker istiyorum." dedim dudaklarımı büzüp iç çekerek.
"Git al." kafasını bilgisayardan kaldırmadan söylemişti. Sanki çok önemli işi vardı ya? Çorba kebap falan işte, ne diye kasıyorsa?
"Ne kadar kabasın." Gözlerimi devirdim. "Şekere ihtiyacım var."
"Çalışıyorum şuan. Hem sana neden şekeri ben alıyormuşum?"
Cevap vermedim. Bir bakıma haklıydı. Eve giderken bakkala uğrar şeker zulası yapardım. Onu uğraştırmaya değmezdi. Param da vardı, belki alkole de yeterdi. İyi bir gün için her şeye sahip olabilirdim bakkaldan. Gözlerimi ovuşturduktan sonra ayağa kalktım hızlıca.
Eşofmanını çıkarıp koltuğa fırlattım. Soğuk zaten terlemiş bacaklarıma çarpmıştı. Ellerimi bacaklarıma sürttüm hızlıca ısınması için. İki büklüm pantolonumu gözlerimle ararken Mahir'in çekingen bakışlarını üzerimde hissetmiştim. Ona baktığımda hemencecik utanarak gözlerini kaçırdı bacaklarımdan. "Ha." dedim sessizce. Soyunmam doğru olmamıştı sanırım. Onu utandırmıştım. Hem geçen günden kalan izleri de görmüştü şimdi. Kim bilir aklında neler dönüyordu dün geceki söylediklerimden sonra? Her ne dönüyorsa muhtemelen doğruydu ki ona lafım yoktu.
Pantolonumu Mahirin masasında bulduğumda sekerek yanına gittim. Tişörtüm de buradaydı. Kazağı çıkarıp masaya attım. Mahir gözlerini devirmişti. "Niye önümde?" Diye söylenirken ben onun sikime baktığından emindim. Cevap vermeden pantolonumu üstüme çekiştirirken iyice kızarıp beni itmeye kalktı.
"Dur dur!" Dedim dengemi kaybederek. Onun omzundan zorla tutup kendimi ileri çektim. Düşmekten son anda kurtulmuştum. "Hah, böyle." Dedim rahatlamış bir sesle. Tam o sırada kapı şak diye açılmıştı. yarı çıplak bir şekilde- Pantolonum yarım yamalak giyilmiş, üzerimde ise sadece atletim vardı- kafamı ona çevirdim. Mahir ise yerinde zıplamıştı hafifçe. İnce yüzlü hafif sakallı biri kafasını öne uzatıyordu kapıdan. Pis bir halde aralanmış ağzına merakla bakan gözleri eşlik ediyordu.
"Hi!" deyip kendini geriye çekti. "Rahatsız etmeyeyim sizi." Sırıtarak kapıyı kapatmak üzereyken ekledi. "Devam edin gençler." Mahir hızlıca beni itip önünden çekmişti. Panik ve utanç içinde bağırıyordu.
"Bir şey yaptığımız yok. Meriç abi, yanlış anladın!" Bana çevirdi alev alev yanan gözlerini "Neden manyak gibi dibimde giyiniyorsun?" Sesi kız gibi tiz çıkmıştı.
"Pantolon bulunduğu yerde giyilir diye biliyorum."
"Çekil!" ayağa kalktı. Yüzü kıpkırmızıydı. "Kimseye bir şey demez umarım."
Tişörtümü giydim cevap vermeden. Ne önemi vardı, söylese ne olurdu? Neden endişe ettiğini anlamıyordum. Kafamı iki yana sallayıp üstüme siyah ceketimi giydim. Sabaha kadar hepsinin kurumuş olmasına memnundum. Mahir'in önünde dikildim çocuk gibi. Yerimde zıplıyordum hafifçe.
"Sana da patlayan şeker getireyim mi?" Diye sordum kaşlarımı kaldırıp gülümserken.
"Aklın hala orada mı?" Ofladı bıkkın bir eda ile.
"Yol üstündesin...Geçerken uğrarım."
Sandalyesine tekrar otururken bir şeyler kafasını karıştırıyormuş gibi sessizce mırıldandı. "Napıyorsan yap..." Kafası tam benim göbeğimin biraz üstüne geliyordu. Bu şekilde gözüme şeker görünmüştü. Onu teselli etmem gerekiyordu artık.
"Mahiir, üzgünüm. Üzülme. Gelen her kimse görgüsüzün tekiymiş. Ya cidden sikimi yalıyor olsaydın o sıra?" Mahir kıpkırmızı kesildi bir anda. "O zaman daha kötü olurdu ve kapıyı çalmadan içeri dalmanın kötü bir davranış olduğunu anlardı."
"Ne söylediğinden haberin var mı?" diye sitem etti. "Böyle görmesini dert etmiyorum... Meriç her şeyi abartıp herkese yayan biri. Şimdi herkese senle bir şeyler yaptığımı söyleyip tüm gün benimle dalga geçecek."
Elimi onun kafasına koyup pat pat yaptım. "Üzülme."
Bir kaşını kaldırıp baktı. "Napıyorsun sen? Çek elini."
Elimi çekip suçlu bir çocuk gibi gülümsedim. "Teselli ediyordum."
"Git sen şekerini al."
"Sen beni tanıyorsun değil mi?" Kollarımı masaya dayayıp yüzümü yana yatırdım. "Evet?" dediğinde devam ettim. "Yani biz samimiyiz."
"Hayır, yani...Samimi miyiz?"
"Ben samimi olduğumuzu hissettim. Sana şeker almaya karar verdim o yüzden! Geldiğimde burada olsan iyi olur." Kalkıp koşarak kapıya geldim. Arkama dönüp ona baktım gözlerimi kısarak. Bir şey demeden sessizce beni izliyordu. "Görüşürüz Mahir!"
"Görüşürüz." dedikten hemen sonra kafasını çevirdi.
Ağzımda kolalı lolipopu evirip çeviriyordum zevkle. Ne olursa olsun şuan mutluydum. Bir elimde poşet vardı içi şeker ve biralar ile dolu, bir elim de cebimde salına salına yürüyordum eve doğru. Ah, bu mahallenin çarpık sokaklarını o kadar özlememiştim ki! İçimde gram sevgi veya hasret yoktu. Sokak uçlarına çömelmiş birkaç yaşıtım gencin bakışları beni buluyordu, ben gözden kaybolana kadar arkamdan bakıyorlardı. O çocukların hepsini az çok tanıyordum. Amaçlarını biliyordum ya, kavga etmek için fitilin ateşlenmesini bekliyorlardı. Ancak şimdi doğru zaman değildi. Evden çıkmadan önce çakımı almamıştım. Dayak yemek istemiyordum kısaca. Kimseye bulaşmadan sessiz sedasız ilerleyerek eve ulaştım. Odamım camı hala açıktı. Oradan içeri sızdım hırsız gibi. Şekerlerimi ve biralarımı saklayabilirdim böylece. Abimin hiçbirine konmasını istemiyordum.
Evde kimse yoktu şansıma. Herhalde annem komşulara gitmişti, abimse okula gitmiş olmalıydı. Devamsızlık yapmayı seven biri değildi. Evden çıkıp da Kayra'nın yanına gitmeden önce boş boş dolanıp etrafı incelemeye karar vermiştim. Bu evde hiçbir şey değişmez miydi? Kokusu bile aynıydı. Halılar, yıpranmış koltuklar ve boyası sökülmüş kapılar...Nereye baktıysam bir anı beni yakalıyordu, uzun süren acı dolu bir yolculuğa çıkarıyordu. Veya annemin kullandığı klasik kokulardan biri beni hazırlıksız yakalıyordu.
Biraz daha ileri gidip -annemin de evde olmayışını fırsat bilip- yatak odasına göz atmaya koyuldum. Burası kahverengi bir odaydı. Yatağın rengi kahverengi, dolaplar keza kahverengi... Hepsi eskimiş tahta parçaları gibi görünüyordu gözüme. Annemin birkaç eşyası küçük masanın üstünde dağılmış bir haldeydi. Gözüm komidinin üzerindeki bir fotoğrafa ilişmişti. Yırtıp atılmış eski bir fotoğraftı bu. Yatağa oturup elime aldım. Herhalde annem o gece benim gibi öfkelenip bu fotoğrafı yırtmıştı. Adamla kadını birbirinden sembolik olarak ayırarak kendini rahatlatmaya çalışıyordu.
Fotoğraftaki genç kadının bana olan benzerliğine yine şaşırmıştım. Ancak onun bakışlarında benimkinin aksine bir durgunluk vardı. Mavi renkli, dalgasız bir deniz gibi bakıyordu fotoğrafta. Elleri kibarca yana açılmıştı. Sağında da babam vardı, onu belinden kavramıştı. Aralarındaki yaş farkı bu fotoğrafta net bir şekilde belli oluyordu. Babam yaşlı ve çirkindi, annemse genç ve güzeldi. Yine de ikisinin de gözlerinin içi gülüyordu resmen. Öz annem ve babamın bu fotoğrafı beni sarsmıştı. Ne hissedeceğimi bilmiyordum. Yoksunluk mu, kızgınlık mı? Neden annem bu adamlaydı? Anlaması güçtü. Anneme kızmam gerekirdi belki, ona sinirlenmeliydim. Ama içime çoktan koca bir boşluk oturmuştu. Hiçbir duyguya yer yoktu. Hissizdim.
Kayra'nın da dediği gibi olmalıydı, annem gerçekten de babama aşık olma hatasını yapmıştı zamanında. Henüz çok gençken, hastalıklı bir adamın eline düşmüştü. Başına ne geleceğini tahmin etmiş miydi? Bu düşünce içimi ürpertiyordu. Fotoğrafı olduğu yere bıraktım. Tanıştığın kişinin seni ne zaman öldüreceğini bilemezdin.
-7. bölüm sonu-