BADE
Sungur Holding’te haftalarımı doldurmuştum. Her şey… şimdilik yolundaydı. İşimde iyiydim, hatta beklediğimden de iyiydi. Sistem oturmuştu, ekip bana alışmıştı.
Efe’den de günlerdir kötü bir haber gelmiyordu. Hastane aramıyordu. O sessizlik bile bana huzur gibi geliyordu artık.
Bardağımdaki kahvenin sıcak buharı ince ince yükselirken, kaşlarım çatılmış şekilde bilgisayarın başında oturuyordum. Bir yudum aldım.
Dilimi yakacak kadar sıcaktı ama umurumda olmadı. Ekranda bordro onayları açıktı; rapor düşen iki personelin evraklarını karşılaştırıyor, departman yöneticisine mail hazırlıyordum.
Kapı tıklatıldı.“Girin.” dedim, gözümü ekrandan ayırmadan.
Ofis görevlisi içeri girdiğinde başımı kaldırdım. “Bade Hanım merhaba, kolay gelsin.” dedi.
Tek kaşım istemsizce kalktı. “Merhaba, teşekkür ederim.”
Bir adım daha yaklaşıp masama iki buket çiçek bıraktı. O an… İçimde bir şey koptu.
Sanki haftalardır biriken sinir, sabır, tahammül tek hamlede masanın üzerine düşmüştü.
Derin bir nefes aldım. Burnumdan. Yavaşça. Kendimi tutmaya çalışarak.
“Kimden bu çiçekler?” dedim.
Ofis görevlisi ellerini önünde birleştirdi. Sanki yanlış bir şey yapmış gibi tedirgindi. “Bir fikrim yok Bade Hanım. Size göndermemi rica ettiler.” dedi ve fazla oyalanmadan çıkıp gitti.
Kapı kapanır kapanmaz çiçekleri kucağıma aldım. Not yoktu bu sefer. Ama çiçekler… Aynıydı.
Beyaz laleler.
İçimdeki öfke bir anda boğazıma dayandı. Sandalyeyi itip ayağa kalktım. Kaç haftadır bu küçük “naziklik” oyunu sürüyordu? Yeterdi. Gerçekten yeterdi.
Öfkeyle kapıya yöneldim. Topuklu ayakkabılarım zeminde tiz tiz yankılanırken kaşlarım hâlâ çatılıydı. Daha yeni uyarmıştım onu. Çiçeğini de istemiyordum, bana öncelik tanınmasını da… Onunla ilgili hiçbir şeyi istemiyordum.
Beni kendine borçlu gibi hissettirmesine bile tahammül edemiyordum.
Koridor boyunca yürürken insanlar başlarını kaldırıp bana baktı. Çiçeklerle böyle hışımla yürümem komikti belki de. Ama kimse bir şey demedi. Burada kimse bir şey demezdi zaten. Herkesin dili var ama konuşmayı bilmezlerdi.
Bir haftadır bu holdingde çalışıyor olmama rağmen Cihangir’le ilgili o kadar çok şey duymuştum ki… Sanki adam bir efsane gibi dolaşıyordu binanın içinde.
Gündüzleri saygın bir iş adamıydı. Geceleri ise… Adının geçtiği her ortamda sesler kısılıyordu.
İnsanlar onun hakkında konuşurken bile önce sağa sola bakıyorlardı. Sanki duvarların kulağı vardı. Sanki yanlış bir kelime söyleyip başlarına bela alacaklardı. Ve ben… Onun tehlikeli bir adam olduğunu zaten ilk geceden anlamıştım.
O yüzden bu beyaz laleler “naziklik” değildi.
Bu, “Ben buradayım.” demenin bir yoluydu.
Onun ofisinin bulunduğu kata geldiğimde adımlarım biraz daha ağırlaştı ama durmadım. Koridorun sonundaki o koyu kapıya doğru yürüdüm. Kapının önünde sekreteriyle göz göze geldim.
Aslı.
Her zamanki gibi kusursuz, sert ve ifadesizdi. Sanki yüz kaslarını gereksiz buluyordu. “Merhaba Aslı Hanım.” dedim, nefesimi toparlayarak. “Cihangir Bey odasında mı acaba?”
Aslı’nın bakışları kucağımdaki çiçeklere kaydı. O bakışta küçümseme yoktu… Daha çok ‘beklenen oldu’ gibi bir ifade vardı.
Sonra gözlerini tekrar kaldırdı. “Odasında.” dedi kısa bir şekilde. Bir an duraksadı, dudakları hafifçe aralandı. “Ama şu an toplantısı var.”
“Toplantısı bitsin.” dedim net bir tonla. “Ben bekleyeceğim.”
Aslı, sanki beni tartıyormuş gibi birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra başıyla çok küçük bir hareket yaptı. “Bekleme alanına geçebilirsiniz.” dedi.
Bekleme alanına mı? Çiçekleri sıkıca kavradım. Parmaklarım buketin saplarına gömüldü.
“Hayır.” dedim soğukça. “Burada bekleyeceğim.”
Aslı’nın gözleri hafifçe kısıldı. “Peki.” dedi sadece.
Kapının yanındaki küçük koltuğu işaret etti. Ben de oturmadım. Olduğum yerde dimdik durdum. Çünkü bu kez geri adım atmayacaktım. Çünkü bu çiçekler artık fazla gelmişti.
Sinirle topuğumu yere vurmaya başladım. Rezalet çıkarmayacaktım elbette. Toplantıyı basıp içeri dalmayacaktım. Bu mesele sadece ikimizin arasındaydı; kimsenin kulak kabartmasına, ofisin diline düşmesine gerek yoktu.
Ama beklemek… İşte o zordu.
Topuğumun sivri ucunu taş zemine bir kez daha çarptım. Ses bile sinirimi azaltmak yerine artırıyordu. Dakikalar uzuyor, uzadıkça içimdeki öfke kabarıyordu.
Kucağımdaki beyaz laleleri o kadar sıkı tutuyordum ki sapları neredeyse avucuma batacaktı. Çiçekleri alıp adamın kafasında parçalamamak için kendimi zor tutuyordum.
Haftalardır yaptığı şeyleri görmezden gelmeye çalışmış, hepsini reddetmiştim. Ama o anlamak yerine üstüne gidiyordu. Sabahları odama en iyi kahvaltılar geliyor, öğle aralarında masama tabak tabak yemek bırakılıyordu.
Mesaiye kalamıyordum; kalmamı istemiyordu. Sanki iş saatim bile onun kararına bağlıydı.
Odamın kapısı her gün başka bir şeyle çalınıyordu. “Gerekebilir” diye gönderilmiş eşyalar… Sanki beni benden iyi tanıyormuş gibi. Küçük şeylerdi başta, rahatsız edici değildi belki ama artık sınırı aşmıştı.
Evimi öğrendiğinden beri iş daha da çığırından çıkmıştı. Kapının önünde alışveriş poşetleri, kıyafet paketleri… Komşuların bile gözünün takılacağı kadar göze sokulan şeyler. Bir kere gördüm, iki kere gördüm… Sonra her gün görmeye başladım.
Hayatım zaten zordu. Zor olduğu için nefes alamıyordum.
Şimdi bir de bu adam çıkıp sanki sihirli bir el gibi her şeyi kolaylaştırmaya kalkıyordu. Üstelik ben istemeden.
Sabahları işe özel araçla alınıyor, akşam yine özel araçla eve bırakılıyordum. Şoför kapımı açıyor, binanın önünde bekliyordu. İnsan dışarıdan bakınca “ne şanslı kadın” derdi belki… Ama ben şanslı hissetmiyordum.
Kontrollü hissediyordum.
Neden yaptığını biliyordum. Çok net biliyordum. Beni elde etmeye çalışıyordu. Küçük jestlerle, yardım adı altında… Adım adım hayatıma yerleşmeye çalışıyordu. Ve ben istemiyordum.
Benim derdim zaten başımdan aşkındı. Efe’nin masrafları, hastane, ablamın bitmeyen rezillikleri… Bir de Cihangir’in ısrarı.
Hayatımda öncelik sıralaması yapılacaksa, onun adı ilk beşe bile giremezdi.
Üstelik ben onun dünyasına ait değildim. Lüksün içinde boğulurdum. Ben sadeliği seviyordum. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı… Kimseye minnet etmemeyi… Özgür kalmayı.
Cihangir’in yaptığı her “iyilik” o özgürlüğü kırpıyordu.
İşte asıl sinirimi bozan buydu. Ne kadar “nazik” görünse de, bende bıraktığı his aynıydı: Bir adım daha yaklaşırsa, nefessiz kalacaktım.
Topuğumu yere bir kez daha vurdum, dişlerimi sıktım. Bu iş böyle gitmeyecekti.
Sonunda odanın kapısı açıldı ve içeriden adamlar çıkmaya başladı. Hepsi takım elbiseli… İri yapılı, yaşlı, orta yaş, genç… Farklı yüzler ama aynı bakış: ölçen, sessiz, tehlikeyi tanıyan bakış.
Bir adım geri çekildim. Dudaklarımda istemsiz bir kıvrım belirdi. Adamlar başını kaldırıp bana baktığında, alışkanlıkla başımı hafifçe eğip kısa bir tebessüm kondurdum. Ne fazla samimi, ne kaba. Sadece “gördüm” demenin en düzgün hali.
Koridor boşalınca kapı yeniden kapandı. Ama Cihangir dışarı çıkmadı.
İçimdeki sabır ipi iyice gerildi. Kapının önüne sert adımlarla ilerledim. Aslı hızla yanımda belirdi.
“Ben—” diyecek oldu.
Elimi kaldırıp susmasını işaret ettim. “Ben kendim girerim Aslı Hanım.” dedim net bir tonla. “Buna gerek yok. Teşekkür ederim.”
Kapıyı beklemeden açtım ve içeri girdim.
Başımı kaldırdığımda onu gördüm.
Masasının başındaydı. Kaşları çatılmış, o soğuk kahveler önündeki dosyalarda geziniyordu. Sanki binanın içinde dünya yıkılsa dönüp bakmayacakmış gibi… Ama ben girince o düzenin sesi değişti.
“Aslı, ne zamandır kapımı çalmadan içeri girer old—” diye söze başladı.
Başını kaldırdığı anda cümlesi havada asılı kaldı. Aslı değil… Bendim.
Kapıyı sertçe kapattım. Topuklarımı yere vura vura masasına yaklaştım. Tam önünde durdum. Sırtım dimdikti, elimdeki çiçekler bile sinirimin ağırlığını taşıyordu.
“Hoş geldin, Bade.” dedi.
Hoş geldin kelimesi bile fazla kontrollüydü. İçinde sıcaklık yoktu. Daha çok… “geldiğini biliyordum” der gibiydi.
“Hoş bulmadım.” dedim, sesim sert çıktı. “Bu çiçekleri sen mi gönderdin?”
Aslında cevabı biliyordum. Yine de ağzından duymak istedim.
Bakışları kucağımdaki beyaz lalelere kaydı. Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. O kıvrım, insanı delirten cinsten bir sakinlikti.
Sandalyesine yaslandı.
Üzerinde sadece beyaz bir gömlek vardı. Ceketini arkasındaki sandalyeye asmıştı. Gömlek vücuduna oturuyordu; fazla iri yapılıydı. Omuzları genişti, kolları… Sanki kumaş bile ona dar geliyordu.
“Evet.” dedi saklamaya gerek duymadan.
“Öyle mi?” diye tısladım. “Haftalardır kapıma gelen market alışverişleri… Mağaza paketleri… Bunlar da senin başının altından çıkıyor değil mi?”
Sesim odanın içinde yankılandı. Cihangir’in yüzünde tek bir telaş yoktu. “Evet.” dedi aynı sakinlikle.
Dişlerimi sıktım. “Odama gelen özel yiyecekler, içecekler… ‘gerekli’ denilen eşyalar… saçma sapan süsler—”
O sırada başını bir kez salladı. Onaylar gibi. Bu küçük hareket… Bardağı taşıran son damlaydı.
“Amacın ne Cihangir?!” diye yükseldim.
Ayağa kalktı. Ağır ağır acele etmeden. Sanki benim öfkem onun için sadece bir sesmiş gibi. Masanın etrafından dolanırken kemerini düzeltti. O rahatlık… O kendinden emin tavır… Beni daha da çileden çıkarıyordu.
Yaklaştı. Sert adımlarla değil… Ağır adımlarla. Daha tehlikeli olan türden.
Tam karşımda durduğunda başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Öfkeyle. Çekinmeden.
“Beni neden rahat bırakmıyorsun?” dedim, sesim daha kısık ama daha keskin çıkmıştı.
Cihangir’in nefesi yüzüme yakın bir yerde kaldı. Parmakları omzuma düşen saç tellerime dokundu. Hafifçe… Sanki sınırımı test eder gibi.
“Seni istiyorum, Bade.” dedi. Cümle fısıltıydı ama etkisi tokat gibiydi.
Gözlerim sertleşti. “Ben istemiyorum.” dedim net bir şekilde.
Parmakları saçımda bir anda durdu. Dondu kaldı. Yüzündeki o yumuşak ifade silindi; bakışları bir ton koyulaştı. Şaşırdı mı… Yoksa sadece “bunu beklemiyordum” mu dediği bir an mıydı bilmiyorum.
“Ne demek istemiyorum?” diye sordu. Sesinde kırılganlık yoktu. Bu kez daha ciddi, daha kararlıydı.
“İstemiyorum dedim, Cihangir!” Sesim yükseldi.
Kucağımdaki çiçekleri öfkeyle yere çarptım. Beyaz laleler dağıldı. Topuğumla üstlerine bastım, ezdim. “Yeter artık! Jestlerini de istemiyorum, seninle bir ilişki kurmayı da istemiyorum! Hayatımda bu kadar sorun varken bir de seninle uğraşacak değilim!”
Nefes nefeseydim. Odanın içi sessizdi. Sadece benim öfkem ve ezilen çiçeklerin parçalanmış kokusu vardı.
Cihangir birkaç saniye bana baktı. Sonra gözleri yere, ezdiğim lalelere kaydı. Ve ilk kez dudaklarının kenarındaki o kıvrım kayboldu.
“Anladım.” dedi. Ama sesinde gerçekten anladığını hissettiren hiçbir şey yoktu. Sanki sadece not alıyordu.
“Bu yaptığım jestleri farklı bir kadına yapsaydım…” dedi, sesi buz gibiydi. “Şimdi çoktan teslim olmuştu bana.”
Mideme bir yumruk yemişim gibi hissettim. Öfkem daha da kabardı.
“Beni diğer kadınlarla karıştırma!” diye yükseldim. “Ben senin gördüğün, bildiğin, ezberlediğin kadınlardan değilim! Ne lüks hayatın ilgimi çekiyor, ne yaptığın gösteriş, ne de… sen ilgimi çekiyorsun!”
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz odanın içi sanki biraz daha ağırlaştı.
Cihangir’in yüzündeki ifade bir anda değişti. Kaşları çatıldı, gözlerindeki o sakinlik yerini daha keskin bir şeye bıraktı. Derin bir nefes aldı yavaşça. Sanki sinirini içine gömüyordu. Sonra o nefes dudaklarıma çarpacak kadar yaklaştı.
“Kendinden bu kadar emin konuşma, Bade.” diye fısıldadı.
Parmağı omzuma kaydı. Çok hafifti. Bir dokunuş sadece… Ama sıcaklığı tüylerimi diken diken etmeye yetti. İrkildim.
“Kendimden eminim zaten!” dedim, geri adım atmadım. Gözlerimi onun soğuk kahvelerine diktim. “Senin lüks ve tehlikeli yaşamına göre değilim ben. Ben özgürlüğü seven bir kadınım. Sadelikten yanayım. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı seviyorum, bir başkasının gölgesinde yaşamayı değil!”
Kelime kelime, tane tane söyledim. Çünkü onun bunu anlamasını istiyordum. İsteyerek yapmadığımı… Bana “iyilik” diye uzattığı her şeyin aslında bir zincir gibi geldiğini bilmesini istiyordum.
Cihangir bir süre sustu. Omzumdaki parmağı çekilmedi. Sanki orada durarak beni sabitlemek istiyordu. Bakışları yüzümde gezindi; gözlerimden dudaklarıma kadar… rahatsız edecek kadar dikkatli.
Sonra çok küçük bir gülümseme belirdi. Ne sıcak… Ne tatlı. Daha çok kendine ait bir şeydi.
“Senin özgürlük dediğin şey…” dedi alçak bir sesle. “Bazen sadece çaresizlikten ibaret.”
Kaşlarım çatıldı. “Ne demek istiyorsun?”
“Yükün çok ağır.” dedi sakince. “Ve bunu tek başına taşıyorsun. Kendini buna mecbur bıraktığın için ‘özgürüm’ sanıyorsun.”
Sözleri canımı acıttı. Çünkü… Bir yerinden doğruydu. Ama bunu onun ağzından duymak… Midemi bulandırıyordu.
“Ben mecbur değilim.” dedim sertçe. “Kimseye.”
Cihangir’in parmağı bu kez omzumdan boynumun kenarına doğru kaydı. Yine o sıcak dokunuş… yine istemsiz bir ürperti.
“Buna inanmanı seviyorum.” diye fısıldadı. Sonra gözlerimin içine baktı, sesindeki yumuşaklık kaybolmadan ekledi: “Çünkü seni değerli yapan da bu.”
Dişlerimi sıktım. “Beni övme. Beni kandıramazsın.”
“Kandırmıyorum.” dedi. “Sadece seni izliyorum.”
Bu kelime içimi ürpertti. “İzleme.” dedim, sesim daha kısık çıktı bu kez. “Bırak beni.”
Cihangir’in yüzü bir an yine ciddileşti. Omzumdan elini çekti. Geriye doğru yarım adım atıp beni baştan aşağı süzdü. Sanki ilk kez gerçekten düşünüyormuş gibi.
“Peki.” dedi sonunda.
****
Cihangir’in yanından ayrıldıktan sonra odama geri döndüm. Kapıyı kapattığım an sanki koridordaki bütün gürültü üzerimden çekildi.
Yüzümdeki ifadeyi toparladım, omuzlarımı dikleştirdim ve masama geçtim. Hiçbir şey olmamış gibi… öyle görünmek zorundaydım.
Bilgisayarın başına oturup kaldığım yerden devam ettim. Bordro tablosu açıktı, mail kutum doluydu, onay bekleyen dosyalar sıraya dizilmişti.
Parmaklarım klavyede hızlı hızlı gezindi. İş yapmak bazen insanın beynini susturuyordu. Şu an buna ihtiyacım vardı.
En azından… Onunla konuşmak bir nebze de olsa içimdeki baskıyı gevşetmişti. Sınırımı çizmiştim. Kendimi ifade etmiştim. Bundan sonrası onun anlayışına kalmıştı.
Ama ben yine de biliyordum… Bu adam “anlayış”tan değil, “inat”tan besleniyordu.
Ekrana bakarken gözlerim bir noktada takılı kaldı. Sanki harfler birbirine giriyordu. Göz kapaklarım ağırlaştı. Yorgundum. Hem zihnim hem bedenim.
Soğumuş kahvemi elime aldım. Bir yudum içtim. Tadını bile almadım. Boğazımda acı bir iz bıraktı sadece.
Derin bir nefes verip saate baktım.
Bugün… Efe’nin yanına gitmem iyi olacaktı.
Haftalardır hastanenin aramamış olması garipti. Çünkü en ufak şeyde ararlardı. Hatta bazen hiçbir şey yokken bile… sadece “kontrol” diye ararlardı. O sessizlik bana huzur vermek yerine içime bir şüphe dolduruyordu.
Telefonumu elime aldım. Bir an duraksadım. Hastaneyi şimdi mi arasam, yoksa çıkışta mı direkt gitsem?
Parmaklarım ekranda dolaşırken içimde o tanıdık sıkışma yeniden yükseldi. Kötü bir his… çok kötü.
Çantamın fermuarı açık duruyordu. Hızla kapattım. Masamdaki birkaç evrağı düzenledim, bilgisayarı kilitledim. Sanki bir an önce çıkıp gitmezsem içimdeki o his boğazımı tamamen saracaktı.
Ayağa kalktım. Tam kapıya yönelmişken telefonum titredi. Ekrana baktım.
HASTANE
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Parmaklarım soğudu. Zaman bir anlığına durdu sanki.
Aramayı açtım. Telefonu kulağıma götürürken sesim çıkmadı. Sadece nefesim duyuldu.
“Bade Hanım…” hemşirenin sesi geldi. Telaşlı değildi… ama fazla sakin olması daha kötüydü.
“Efe…” dedim, tek kelime zor çıktı. “Efe iyi mi?”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra o cümle geldi. “Doktor sizi görmek istiyor.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Elim masanın kenarına tutundu. “Ne oldu?” diye fısıldadım, sesim çatladı. “Ne oldu ona?”
Hemşire derin bir nefes aldı. “Lütfen hemen gelebilir misiniz?” dedi. “Bu kez… gecikmeyin.”
Telefon elimdeyken gözlerim doldu. Boğazıma bir yumru oturdu. Korku… içimi kaplayan o karanlık korku.
Sadece bir şey düşündüm. Ne olur… ne olur yine başa dönmeyelim…
Hızla çantamı kaptım. Telefonu içine atarken parmaklarım titriyordu. Kabanımı omzuma aldım, fermuarını bile çekemedim doğru düzgün. Odanın kapısını açıp koridora çıktığım anda Aslı’yla burun buruna geldim.
Sanki beni bekliyormuş gibi.
Her zamanki gibi düzgün duruyordu; saçı sıkı, yüzü ifadesiz… Ama gözleri bir anlığına yüzüme kayınca orada çok hafif bir şey gördüm. Dikkat. Belki de endişe.
“Aslı Hanım…” dedim nefes nefese. “Hastaneden aradılar. Acilen çıkmam gerekiyor.”
Aslı’nın bakışları çantama, sonra yüzüme döndü. Bir saniye bile düşünmedi. “Tamam.” dedi kısa ve net. “Aracınız hazır.”
Donup kaldım. “Ne?”
Aslı, sanki bu normal bir prosedürmüş gibi konuşuyordu. “Aşağıda sizi bekliyor. Güvenliğe de bilgi geçildi.” dedi.
Cümlesini bitirmedi. Zaten bitirmesine gerek yoktu. İçimdeki boğaz düğümü daha da sıkılaştı.
“Ben… kendim taksi—” diye başladım ama Aslı başını çok hafif yana eğdi, nazikçe ama kesin bir şekilde kesti.
“Zaman kaybetmeyin, Bade Hanım.” dedi.
Adımlarımı hızlandırdım. Koridordan yürürken insanların bakışları üzerime yapışıyordu. Ama umurumda değildi. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Tek düşündüğüm Efe’ydi.
Asansörün düğmesine bastım. Kapı açılır açılmaz içeri girdim. Asansör aşağıya inerken aynada yüzüme baktım. Bembeyazdım.
Gözlerimin içi korkuyla doluydu. Dudaklarım kurumuştu. Yutkunmaya çalıştım ama boğazımdan bir şey geçmedi.
Kapılar açıldı. Lobiye çıktığımda güvenlik görevlisi hemen yana çekildi. Sanki emir almış gibi… Tabii ya… Emir almıştı.
Kapıdan dışarı fırladım. Önümde yine o siyah V-Class duruyordu. Motor çalışıyordu. Şoför kapıyı açmış bekliyordu.
Bir an duraksadım. İçimde bir yer “binme” dedi. “Kontrolüne girme” dedi.
Ama diğer yanım… Efe dedi. Çantamı sıkıca kavrayıp araca bindim. Kapı kapandı. Araç hareket etti.
Ben ise dizlerimi karnıma çekmiş gibi hissediyordum. İçimde büyüyen korku, boğazımdan aşağı inip göğsüme oturmuştu.
Telefonumu çantamdan çıkardım. Hastaneyi geri aramak istedim ama parmaklarım numaraları bile seçemiyordu.
Elim ayağım titriyordu… konu Efe olunca hep böyle oluyordum. O benim her şeyimdi. Yeğenim demek bile eksik kalıyordu; kanımdan değil belki ama canımdandı.
Onun için her şeyi yapardım. Yeter ki nefes alsın… Yeter ki gözlerini bana yine o küçücük gülümsemesiyle açsın.
Araç şehrin içinde hızla ilerlerken dizim hiç durmadan seğirdi. Ayakkabımın ucunu farkında olmadan yere vurup duruyordum.
Dudaklarım titriyordu. İçimde büyüyen o korku, göğsümün tam ortasına oturmuştu. Kalbim sert sert çarpıyor, sanki kaburgalarımı kırıp çıkacakmış gibi atıyordu.
Hastanenin önünde durduğumuz an bir saniye bile beklemedim. Kapı açılır açılmaz kendimi dışarı attım. Tabanlarım asfaltla buluşur buluşmaz koşmaya başladım.
Nefesim kesildi, boğazım yandı ama durmadım. Kapıdan içeri girdim, merdivenleri telaşla çıktım, koridorun sonundaki doktor odasını bulup hiç düşünmeden içeri daldım.
Doktor masasında oturuyordu. Başını kaldırdığında yüzünde o profesyonel, sakin ifade vardı. Hatta hafifçe gülümsedi.
“Hoş geldin Bade, gel otur.”
Kapıyı sertçe kapattım. Koltuğa otururken dizlerim hâlâ titriyordu.“Hoş buldum…” dedim dudaklarımı ıslatıp sesi toparlamaya çalışarak. “Efe iyi mi? Bir şey mi oldu, lütfen söyleyin.”
Doktor derin bir nefes aldı. Sanki kelimeleri seçiyordu. “Efe’yi daha iyi bir şehir hastanesine transfer ediyoruz, Bade.” dedi. “Artık tedavisi burada devam etmeyecek.”
Kaşlarım çatıldı. Bir an ne duyduğumu anlayamadım.“N-Nasıl yani?” diye mırıldandım, sesim boğazımda kırıldı.
“Nakil ihtimali yükseldi.” dedi doktor. “Önümüzdeki haftalarda… En geç bir ay içinde nakil gündeme gelebilir.”
Doktor konuşuyordu ama zihnim buz kesmişti. Böyle bir şey… Nasıl mümkündü? Benim bu hastaneye borcum vardı. Daha tek kuruş ödeme yapamamıştım.
“Bu… Bu nasıl oluyor doktor bey?” dedim, sesimde şaşkınlıkla karışık bir korku vardı. “Ben… Ben ödeme bile yapmadım.”
Doktor bu kez daha yumuşak bir ifadeyle başını salladı. “Şaşırmanızı anlıyorum, Bade Hanım.” dedi. “Bir gönüllü, Efe’nin tüm masraflarını üstlenmek istedi. Ayrıca daha donanımlı bir hastaneye geçişini özellikle talep etti.”
Kalbim bir anda daha hızlı atmaya başladı. “Ne?” dedim, ellerim istemsizce dudaklarıma gitti. Gözlerim doldu. “Gerçekten mi? Doktor bey lütfen… Bu gerçek mi?”
“Evet.” dedi.Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Hem ağlıyor hem nefes almaya çalışıyordum.
“P-Peki…” dedim, sesi titreyerek. “Bu gönüllü kim? Biliyor musunuz?”
Doktor ayağa kalktı. Kapıya doğru yürüdü. “Kendisi burada.” dedi kısa bir duraksamayla. “Sizinle konuşması daha doğru olur.”
Kapı kapanınca birkaç saniye nefes alamadım. Elimi göğsüme bastırdım. Kalbim deli gibi atıyordu. “Allah’ım…” diye fısıldadım. “Şükürler olsun…”
Kapı tekrar açıldı. Hızla ayağa kalktım, yüzümdeki yaşları silmeye çalışarak kapıya doğru hamle yaptım.
“Çok teşekkür ederim, çok teşekk—” diye başladım.Cümlem boğazımda kaldı. Karşımda onu gördüm.
Cihangir.
Yüzümdeki o sevinç bir anda söndü. Sanki içime soğuk su dökülmüş gibi oldu. “Sen…” diye fısıldadım. Sesim küçüldü.
“Şşş.” dedi, sesi soğuktu. Kapıyı kapattı. Kilidi çevirdi.
“Otur.”
Yutkundum. Geri geri adımlayıp sandalyeye oturdum. Hayal kırıklığıyla. Öfkeyle. Korkuyla.
Cihangir karşımdaki sandalyeye geçti. Rahatça oturmadı; oturuşu bile kararlıydı. Gözlerimin içine baktı, o tanıdık soğuk kahveler tek bir noktaya kilitlenmişti.
“Sen mi yaptın?” dedim. Sesim çıkmıyordu. Boğuk bir fısıltıydı.
Yüzü ciddiydi. “Eğer yeğenin burada kalmaya devam ederse tedavilere karşılık veremeyecek.” dedi. “Ve ölmek üzere.”
O kadar soğuk söyledi ki içim ürperdi. “Ne diyorsun sen?” dedim, gözlerimdeki yaşlar yeniden aktı.
Cihangir başını çok az eğdi. Sanki beni izliyordu. Sanki en zayıf yerimi görüyordu.
“Doktor sana her şeyi söylemiyor.” dedi. “Çünkü yalnız olduğunu biliyor. Kimsenin seni ayağa kaldırmayacağını biliyor.”
Bir an durdu. Sesini düşürdü. “Ama ben herşeyi biliyorum.”
Boğazım sıkıştı. Nefesim kesildi. “Şimdi…” dedi. “Uslu olur ve dediklerimi kabul edersen Efe yaşar.”
Gözlerim büyüdü. “Ne istiyorsun?” dedim, ağlamam hiddetlenmişti artık. İçimden bir çığlık çıkıyordu ama dışarıya sadece titrek bir ses dökülüyordu.
Cihangir’in bakışları yüzümde gezindi. Sonra çok sakin bir şekilde konuştu: “Bugün söylemiştim zaten.”
Sandalyemi tuttu, sertçe kendine çekti. Bir anda ona yaklaştım. Nefesim boğazımda düğümlendi. “Seni istiyorum, Bade.” dedi, sesi alçak ama netti. “Benimle evlenmeni istiyorum.”