Yatağın içinde, terden alnıma yapışmış sarı saçlarım ve hızla inip kalkan göğsümle öylece kalakalmıştım. Bedenimdeki o yakıcı titreme henüz tam olarak dinmemişken, odanın ölüm sessizliğini komodinin üzerindeki telefonun tiz titreşimi yardı.
Karanlıkta parlayan mavi ekran, tavanı anlık bir ışıkla aydınlattı.
Korkuyla yerimden sıçradım; sanki az önce yaptığım şey suçüstü yakalanmış gibi kalbim ağzıma geldi. Titreyen elimi uzatıp telefonu aldım. Ekranda rehberde kayıtlı olmayan, yabancı bir numara vardı.
Kaşlarımı çatarak, kesik nefeslerimin arasından bildirime dokundum.
Mesaj sadece iki satırdan ibaretti:
"Nefesini düzene soktun mu, Alagül?"
"Çünkü ben hâlâ lojmanın önündeyim... Ve pencerendeki gölgen her şeyi anlatıyordu."
Mesajı okuduğum an damarlarımdaki bütün kan dondu.
Gözlerim dehşetle açıldı; telefon parmaklarımın arasından neredeyse yatağa düşecekti. Boğazımdan boğuk, dehşet dolu bir soluk koptu. İnce saten geceliğime bile aldırmadan, çıplak ayaklarımla yataktan fırladığım gibi kendimi pencereye doğru attım.
Kalbim kaburgalarımı parçalayacak gibi atarken, tül perdenin kenarını sadece bir parmak aralayıp karanlık sokağa baktım.
Lojmanın tam karşısındaki sokağın köşesinde, tek bir sarı sokak lambasının cılız ışığının altında... Siyah bir araba duruyordu.
Aracın kaputuna yaslanmış, kolları göğsünde kavuşmuş iki metrelik o devasa siluet doğrudan benim pencereme bakıyordu. Aramızdaki mesafeye, gecenin zifiri karanlığına rağmen; elindeki sigaranın ucundaki kor kırmızılık her nefes çekişinde parlıyor, kömür karası gözleri beni o tülün arkasından bile diri diri yakıyordu.
Gitmemişti.
Bir adım bile uzaklaşmamıştı.
Ve ben az önce onun adını inleyip bedenimi ateşe verirken... O, hemen aşağıda, penceremdeki o incecik tülün ardına vuran kıvrımlarımı, inip kalkan gölgemi adım adım izlemişti.
Telefon avucumun içinde ikinci kez titredi.
Aşağıdaki siluetin elindeki küçük ışık söndü, hemen ardından benim ekranıma yeni bir mesaj düştü:
"Şimdi o perdeyi kapat ve uyu."
"Sabah acilde görüşeceğiz, Doktor."
Perde parmaklarımın arasından anında kayıp düştü. Sanki kumaş alev almış gibi kendimi geriye attım, sırtım yatak odasının soğuk duvarına çarptı.
Kelimelerin, hislerin bittiği yerdeydim; utanç denen duygu insanı öldürebilseydi, şu an o parkenin üzerinde cesedim yatıyor olurdu. İki elimle yüzümü kapattım, boğuk bir çığlık dudaklarımdan dökülmesin diye dişlerimi alt dudağıma geçirdim.
Görmüştü.
Tülün arkasından vuran ışıkta, yatakta kıvranan gölgemi, başımı geriye atışımı, inleyişimi... Her şeyi, en ince ayrıntısına kadar izlemişti. Bir bordo berelinin keskin gözlerinden hiçbir detayın kaçmayacağını bilecek kadar hekimdim ama bu kadarı... Bu kadarı benim bütün gururumu, mesleki ciddiyetimi yerle bir etmişti.
"Bitti," diye inledim karanlığa doğru, dizlerimin bağı çözülüp yere çökerken. "Melek, sen bu adamın karşısına bir daha asla çıkamazsın. Asla."
Kaçmalıydım. Bu sınır kasabasından tayin istemek mümkün değildi belki ama o adamdan köşe bucak kaçabilirdim. Koridorda gördüğüm yerde yönümü değiştirecek, gerekirse acilden çıkmayacak, vizitleri başka doktora devredecektim. O alaycı bakışların, o her şeyi bilen kömür karası gözlerin hedefi olmaktansa yerin dibine girmeyi yeğlerdim.
Titreyen bedenimi güçlükle toparlayıp yatağa süründüm. Yorganı kafama kadar çektim; beynimin içinde dönüp duran o mesajı ve aşağıdaki o sokak lambasını unutmak için gözlerimi sımsıkı yumdum. Saatlerce süren o cehennem azabının ardından, sabaha karşı yorgunluk ve utanç beni derin, rüyasız bir uykuya teslim etti.
***** ***** *****
Sabah alarmın sesiyle gözlerimi açtığımda başım zonkluyordu. Aynaya baktığımda gördüğüm tek şey; göz altları hafif çökmüş ama yeşil gözleri hırsla parlayan bir kadındı. Dün geceki o savunmasız, dağılmış Melek'i banyoda bırakmaya yemin ettim. Hızlıca yüzümü soğuk suyla yıkadım, saçlarımı sıkı ve kusursuz bir atkuyruğu yaptım. Üzerime koyu lacivert scrubs'larımı geçirip beyaz önlüğümü omzuma aldım; zırhımı giyer gibi düğmelerini ilikledim.
Ben bir doktordum. Sınırda görev yapan bir hekimdim. Bir yüzbaşının fısıltılarıyla dağılacak bir liseli değildim.
Lojmandan çıkarken başımı dik tuttum, dün gece o siyah arabanın durduğu köşeye inatla tek bir bakış bile atmadan hızlı adımlarla hastane yoluna koyuldum. Reyhanlı’nın sabah ayazı tenime çarpıyor, uykusuzluğumu biraz olsun dağıtıyordu.
Hastaneye giden ara sokakta yürürken, önümdeki kaldırımda telaşlı bir koşuşturmaca dikkatimi çekti.
Kucağında rengarenk desenli bir okul çantası taşıyan, saçları arkadan gelişigüzel toplanmış ama yüzünden zarafet ve sıcaklık akan genç bir kadın, küçük bir kız çocuğunun peşinden yetişmeye çalışıyordu.
"Defne, yavaşla annecim! Kaldırım taşları bozuk, düşeceksin şimdi!"
"Ama anne bak, kedi yavrusu oraya saklandı!"
Yedi yaşlarında, sırtındaki pembe hırkası ve iki yana örülmüş kumral saçlarıyla dünyalar tatlısı bir kız çocuğu, duvarın dibindeki yavru kediyi yakalamak için koşarken ayağı bir taşa takıldı. Küçük bedeni öne doğru sendeledi.
Reflekslerim benden önce davrandı. İki adımda yanına ulaşıp düşmek üzere olan küçük kızı kollarından yakaladım.
"Hop! Yakaladım seni küçük hanım," dedim yumuşacık bir sesle, onu dengede tutarak.
Kız çocuğu kocaman, meraklı kahverengi gözlerini bana dikti. Hiç korkmamış, aksine üzerimdeki beyaz önlüğe ve stetoskopa büyülenmiş gibi bakıyordu.
"Düşmedim ki," dedi gururla, burnunu hafifçe çekerek.
Kadın nefes nefese yanımıza ulaştı, elini göğsüne koyup derin bir nefes aldı. "Ah, çok teşekkür ederim! Bir saniye gözümü ayırmaya gelmiyor, vallahi aklım çıktı."
Kadının yüzündeki o samimi tebessüm ve gözlerindeki o tanıdık, askeri eşlerine has yorgun ama vakur ifade hemen dikkatimi çekti.
"Rica ederim, refleks oldu biraz," dedim gülümseyerek, küçük kızın hizasına eğilip hırkasını düzeltirken. "Adın Defne'ydi, değil mi? Dizinde bir şey yok ya fıstık?"
"Yok doktor abla," dedi Defne neşeyle. "Sen Kerem Amcamı iyileştiren Melek doktor musun yoksa? Babam dün gece evde hep seni anlattı!"
Donakaldım. Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırıp ayağa kalktım. Kadın hafifçe kıkırdayarak elini uzattı; gözlerinde sıcacık bir minnet vardı.
"Kusura bakmayın, çocuk işte... Ben Elif. Kıdemli Başçavuş Mert Karaca'nın eşiyim. Siz de Melek Hocasınız, değil mi? Mert dün akşamdan beri dilinden düşürmedi sizi; 'Kerem'i bir doktor kız kurtardı, eli öyle hafif ki mucize gibi' deyip durdu. Tanıştığıma çok memnun oldum."
Mert Başçavuş'un ailesi... Dün gece Ateş'in kapıma getirdiği tatlının arkasındaki o koca yürekli askerin yuvası tam karşımdaydı. Ama kadının o içten tebessümünü gördüğüm an, içime saniyeler içinde yeni bir korku dalgası yayıldı:
Mert Abi dün gece Ateş'e 'tatlı al' dediyse... Acaba Ateş'in dün gece nerede olduğunu da biliyor muydu?
"Ben de çok memnun oldum Elif Hanım," dedim, sesimdeki gerginliği ustalıkla gizlemeye çalışarak. "Mert Başçavuş çok kıymetli bir insan. Kerem için de elimizden geleni yaptık sadece, hekimlik görevimiz."
"Hiç öyle mütevazılık yapma Melek Hocam," dedi Elif, koluma sıcacık, anaç bir dokunuş bırakarak. "Bizimkiler dağdan her döndüğünde yüreğimiz ağzımızda bekleriz. Sizin o soğukkanlılığınız olmasa Kerem şimdi o odada öyle gülümseyemezdi. Hatta ben sana ne diyeceğim..."
Elif Abla, Defne’nin elini tutup hafifçe bana doğru bir adım daha yaklaştı. Yüzünde sınır kasabalarının o yalnızlığını paylaşmak isteyen samimi bir tebessüm belirdi.
"Burada sivil hayat biraz kısıtlıdır, bilirsin. Biz asker eşleri, sevgilileri arada toplanıp nefes alırız. Diyorum ki, bu akşam ya da yarın bana gelsene? Hem seni daha yakından tanırız, hem bir kahve içeriz. Ege Teğmen’in sevgilisi Selin de buralarda, onu da çağırırım. Kız kıza oturur, laflarız."
İçimdeki o yabancılık hissi, Elif Abla’nın bu içtenliği karşısında bir nebze eridi. Reyhanlı’da sığınacak sıcak bir liman fikri fena gelmemişti doğrusu.
"Çok ince bir düşünce, gerçekten çok sevinirim," dedim içtenlikle. Aklıma birden tomografi odasında tek başına dedikodu kovalayan Fulya geldi. "Şey... Acildeki radyoloji teknikeri arkadaşım Fulya var, benim buradaki tek sırdaşım sayılır. Eğer sizin için de uygunsa, onu da yanımda getirebilir miyim?"
"Aşk olsun, ne demek! Başımızın üstünde yeri var, kapımız ardına kadar açık," dedi Elif gülerek.
Tam içim rahatlamış, kendime kadın kadına sığınacak güvenli bir alan bulduğumu sanıyordum ki... Elif Abla’nın yüzündeki o samimi tebessüm bir anda muzip, her şeyi bilen kadınlara has o imalı kıvrıma büründü.
Başını hafifçe yana eğdi. Gözlerini kısıp, sesini Defne duymasın diye hafifçe alçaltarak bana doğru fısıldadı:
"Hem bence seninle konuşacak çok mühim konularımız var Melek Hocam... Malum, dün akşam Mert eve gelip de 'Yüzbaşı benden künefeci adresi istedi, hem de eliyle götürecekmiş' deyince bizim evde küçük çaplı bir kıyamet koptu. Ateş Yüzbaşı'yı altı yıldır tanırım; bir kadının kapısına tatlıyla gittiğini ne gördüm, ne duydum... Yüzbaşı da pek bir iştahlıydı herhalde, ha?"
Cümle bittiği an, damarlarımdaki kan yüzüme öyle bir volkan gibi püskürdü ki yanaklarım alev aldı.
Mert Abi biliyordu. Elif Abla biliyordu. Bütün tim biliyordu!
Gözlerim dehşetle büyüdü. Dün gece pencerenin arkasında yaptıklarım, Ateş’in o lojmanın önündeki duruşu, fısıltıları... Hepsi Elif Abla’nın o imalı bakışlarının ardında canlanıverdi sanki. Yerin yedi kat dibi bile şu an bana lüks bir sığınaktı; utançtan parmak uçlarıma kadar titremeye başladım.
"Ben... Şey... O sadece bir teşekkürdü!" diye kekeledim, sesim panikten bir oktav yukarı fırlayarak. "Kerem için yani! Tıbbi... Tamamen cerrahi bir borçluluk! Benim... Benim vizitim var, hastanede nöbet devri gecikiyor, acilde hasta bekliyor!"
Elif Abla dudaklarını birbirine bastırıp kıkırdamamak için kendini zor tutarken, ben arkama bile bakmadan adeta topukladım.
"Haberleşiriz Melek Hocaaaam!" diye arkamdan seslendi Elif Abla, sesindeki o neşeli kahkaha sokağı inletti. "Künefe iyi gelmiştir umarım!"
Cevap bile veremedim; beyaz önlüğümün eteklerini savura savura, yüzümdeki yangınla Reyhanlı Devlet Hastanesi’nin bahçesine kendimi zor attım. Burası sınır falan değildi; burası doğrudan benim mezarımdı!