Otobüsün buğulu camına alnımı yasladığımda, Reyhanlı tabelası sarı toz bulutunun arasından bir anlığına görünüp kayboldu. Şehirlerarası o uzun ve sarsıntılı yol bittiğinde içimdeki çocuksu tedirginliğin de dineceğini sanmıştım ama öyle olmadı.
Reyhanlı Devlet Hastanesi’nin bahçesinde durup gökyüzüne baktığımda hissettiğim ilk şey, boğazımı yakan o kuru ve kesif sıcaktı. Ne büyükşehrin denizden esen nemli meltemine benziyordu burası, ne de ailemin sığındığı o sessiz köyün serin yayla havasına.
Aslen büyükşehirde doğup büyümüştüm. Kalabalık caddelerin, amfilerin, kütüphane köşelerinin ve durmaksızın koşturan o modern şehirli ritmin çocuğuydum ben. Babam emekli olup annemle birlikte şehri arkalarında bırakıp köydeki eski kerpiç tabanlı eve yerleşmeye karar verdiklerinde bile benim dünyam hastane koridorlarından ibaretti. Tıp fakültesini bitirdiğim gün annemin telefondaki titreyen sesini hatırlıyordum: "Dön artık kızım köye, buralarda bir sağlık ocağına yerleş, gözümüzün önünde ol."
Dönmemiştim. Dönemezdim. Yıllarca dirsek çürüttüğüm o amfilerden, uykusuz geçen nöbetlerden sonra güvenli bir köşeye çekilmek bana göre değildi. Ama kura torbasından Hatay Reyhanlı çıktığı an, evdeki derin sessizliği de unutamıyordum. Sınırın sıfır noktasıydı burası; haberlerde alt yazı geçen, zırhlı araçların ve çatışma seslerinin eksik olmadığı bir coğrafya. Yirmi dört yaşındaydım, elimde taze basılmış diplomam, sırtımda beyaz önlüğüm ve tek bir bavulla kendimi bu bıçak sırtı sınır ilçesinde bulmuştum.
Doktor odasındaki küçük aynanın karşısına geçip beyaz önlüğümün yakasını düzelttim. Aksime baktım bir an. Sarı saçlarımı dağılmasın diye sıkıca ensede toplamıştım. Açık tenim, hastanenin florasan ışıkları altında biraz solgun, yeşil gözlerim ise uykusuzluktan hafifçe kızarıktı. Bir altmış boyumla bazen sedyelerin yanında bile ufak tefek kalıyordum; fakültedeki hocalarım bile acil tıp stajlarında "Melek, bu cüsşeyle acilin o kaosunu nasıl kaldıracaksın?" diye takılırlardı. Ama kalbimin ritmini ben biliyordum. Bir insanın nabzı parmaklarımın ucunda attığı müddetçe, ne boyumun ne yaşımın bir hükmü kalıyordu.
"Hocam, hoş geldiniz tekrar. Alışabildiniz mi buralara?"
Triyaj masasında oturan kıdemli hemşire Ayşe ablanın sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Masanın üzerindeki nöbet defterini imzalarken hafifçe gülümsedim.
"Alışmaya çalışıyorum abla. Biraz sıcak sadece... Bir de siren sesleri hiç susmuyor gibi."
"Sınırdır burası Melek Hocam," dedi derin bir iç çekerek. "Alışırsın ama asla tamamen gevşeyemezsin. Gözün hep kapıda, kulağın hep telsizde olur. Burada günler sıradan geçmez, geceler ise hiç tekin değildir."
İçimi açıklayamadığım garip bir ürperti kaplasa da belli etmedim. Steteskopumu boynuma asıp omuzlarımı dikleştirdim. "Biz hekimiz Ayşe abla. Şartlar ne olursa olsun işimizi yapacağız."
Tam o sırada, hastanenin zeminini sarsan boğuk bir gümbürtü koptu.
Uzaklardan gelen bir top atışı veya patlama değildi bu; acilin önündeki beton bariyerleri yararcasına içeri dalan ağır askeri araçların motor gürültüsüydü. Ardından acil servisin telsizi çatırdadı. Kesik, boğuk ve telaşlı bir ses hoparlörden odaya yayıldı:
"Merkez, sınır hattında çatışma! Kırmızı kod! Acili tahliye edin, ağır yaralı personel var, iki dakikaya giriyoruz!"
Ayşe abla panikle ayağa fırladı. Ben ise derin, buz gibi bir nefes aldım. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlasa da ellerimin titremesine izin vermedim. Lateks eldivenleri ellerime geçirirken acilin otomatik kapısına doğru sert adımlarla ilerledim.
Ne ailemin endişeleri ne de sınırdaki o uğursuz sessizlik umurumdaydı artık. Hekimdim ve ilk sınavım başlıyordu.
***** ***** *****
"Kırmızı alanı boşaltın! İki ünite sıfır negatif kan hazırlayın, cerrahi seti açın, entübasyon hazır olsun!"
Sesim acilin o soluk duvarlarında çınlarken ne korku kalmıştı ne de tereddüt. Parmaklarım lateks eldivenleri kavrayıp bileklerime geçirdiğinde çıt diye çıkan o ses, zihnimdeki bütün endişeleri kesti. Ben hekimdim; kapıdan neyin, kimin gireceği değil, yaşayıp yaşamayacağıydı önemli olan.
Dışarıdaki motor gürültüsü yerini kulakları sağır eden bir fren ciyaklamasına bıraktı. Ardından zırhlı aracın ağır çelik kapıları öyle bir şiddetle açıldı ki sarsıntısı acil kapısının sensörlerini tetikledi. Cam kapılar iki yana kaydığı an, içeriye dolan şey hastane havası değildi; barut, sıcak demir, kesif kan ve yanık kokusuydu.
"Yolu açın! Çekilin!"
İlk giren, yüzü gözü is içinde kalmış, kolları sıvalı, omzundaki tüfeği tek eliyle kavramış bir subaydı. Göğsündeki cırt cırtlı peçte sadece ARAS yazıyordu. Gözlerinde öyle keskin bir öfke ve telaş vardı ki önündeki çöp kovasını tekmeyle kenara fırlattı.
Arkasından iki kişi daha fırladı içeri. Birinin göğsünde DEMİR, diğerinde AKIN yazıyordu. Demir denilen adam, sedyenin başını öyle bir güçle itiyordu ki tekerlekler fayansları inletiyordu. Nefes nefeseydi ama yüzündeki o fevri, hırçın ifade dağılmamıştı.
"Dayan oğlum, geldik lan! Bırakma kendini!" diye bağırdı Demir.
Yanındaki Akın ise daha gençti; dudakları kurumuş, elleri titremese de gözlerindeki çaresizliği gizleyemiyordu. "Kerem... Çakıl, duyuyor musun beni? Bak buradayız, hastanedeyiz!"
Sedyede yatan askerin bacağından ve karnından taşan kan, üzerindeki hücum yeleğini kızıla boyamış, yere şıpır şıpır damlıyordu. Bilinci tamamen kapalıydı; teni kül rengine dönmüştü. Göğsündeki isimlik kana bulanmıştı ama hafifçe parlayan harfler seçiliyordu: AKIN. İkisi akraba mıydı, kardeş miydi bilmiyordum ama yanındaki genç çocuk sedyeyi bırakmamak için direniyordu.
"Çekilin kenara, bırakın sedyeyi!" diye bağırdım, hızla aralarına dalarak.
Demir başını kaldırıp bana baktı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Bir an duraksadı, beni baştan aşağı süzdü. Sarı saçlarıma, narin bedenime ve muhtemelen ona göre çocuk gibi duran yüzüme takıldı bakışları. "Sen mi bakacaksın bacım? Koskoca hastanede doktor yok mu?!"
"Ben doktorum!" dedim, sesimi öyle bir tondan çıkardım ki adamın lafı boğazında tıkandı. "Ve eğer o çeneni kapatıp çekilmezsen, arkadaşın kan kaybından bu sedyede ölecek! Çekil dedim!"
Demir şaşkınlıkla bir adım geriledi. Tam o sırada arkadan daha olgun, iri yapılı, saçları şakaklarından kırlaşmış bir adam araya girdi. Göğsünde KARACA yazıyordu. Bir elini Demir’in omzuna koyup geriye çekti, diğer eliyle bana yol açtı. "Hocama engel olmayın. Çekilin geriye!" Sesi babacan ama tavizsizdi; timdeki herkesin ona duyduğu saygı tek bir hareketinden okunuyordu.
Hemen arkasında bir kadın personel belirdi; sımsıkı örülmüş saçları, kaskatı duruşu ve kimseden zerre çekinmeyen çelik gibi bakışlarıyla göğsündeki AKSOY yazısını gururla taşıyordu. Yanında ise sessizce etrafı tarayan, tek bir kelime bile etmeden kapıyı tutan YALIN ve hafifçe arkada durup gözleriyle hepimizin nabzını ölçen, sakin görünüşlü KORAL vardı.
"Nabız filiform! Sistolik elliye düştü!" dedim steteskopu hastanın göğsüne dayarken. "Turnikeyi kim attı buna? Gevşemiş bu! Hemşire Hanım, klempi verin, femoral arter patlamış!"
"Ben attım turnikeyi," dedi Aksoy sert bir sesle, gözlerini kısmıştı. "Sahada şarapnel vardı, o şartlarda bu kadar tutabildik."
"Elinize sağlık ama yetmemiş, şimdi bana bırakın," dedim nefes nefese.
Tam sedyeyi kırmızı odaya doğru sürmeye başlamıştık ki, acil servisin giriş kapısı sanki bir fırtınayla sarsıldı.
İçeri birisi girdi. Hayır, giren bir insan değil, adeta yürüyen bir karaltıydı.
Koridordaki bütün sesler —monitörlerin biplemesi, Demir’in nefes alışları, sedyenin gıcırtısı— bir saniyeliğine tamamen kesildi sanki. İçeri adım atan adam, kapının çerçevesini neredeyse tamamen dolduruyordu.
İki metreye yakın devasa bir cüsse, kurşun geçirmez yeleğinin altında bile belli olan geniş omuzlar ve tozun, isin kararttığı bir çift kömür karası göz... Yüzündeki çene kasları öyle bir gerilmişti ki derisi yırtılacak sanırdınız. Yürümüyordu, adeta zemini eziyordu.
Göğsündeki peçte büyük harflerle GİRAY yazıyordu.
Gözleri acil servisi tek bir saniyede taradı; sedyedeki askere, yerdeki kan gölüne ve en sonunda kanlı eldivenleriyle hastanın üzerine eğilmiş olan bana kilitlendi. O bakışlarda öyle ezici, öyle boğucu bir ağırlık vardı ki, ciğerlerimdeki hava bir anlığına boşaldı.
"Neden hâlâ masada değil bu adam?!"
Sesi bağırmıyordu ama duvarları titretiyordu. Otoritesi, emretmeye o kadar alışmış bir tondaydı ki yanımdaki hemşirenin elindeki gazlı bezler yere düştü.
Aras hızla onun yanına yaklaştı, sesini alçak tutarak ama kardeşçe bir telaşla, "Ateş, sakin... Yetiştirdik, masaya alıyorlar," dedi.
Ama adam —Giray— Aras’ı duymadı bile. Doğrudan bana doğru yürüdü. Her adımında postallarının gıcırtısı fayansı dövüyordu. Aramızdaki mesafe bir metreye indiğinde başımı yukarı kaldırmak zorunda kaldım. Devasa gölgesi üzerime düşmüştü; onun yanında bir altmış boyumla bir çocuk gibi kalıyordum ama o an umurumda olan tek şey sedyedeki çocuğun kayıp giden nabzıydı.
"Durumu ne?" diye sordu Giray. Sesi buz gibiydi, tek bir çatlak yoktu.
"Femoral arter yaralanması, batında şarapnel şüphesi var, masif kanama," dedim hızla, gözlerimi gözlerinden kaçırmadan. "Müdahale etmem lazım, yolu kapatıyorsunuz!"
"Onu yaşatacaksın," dedi. Bir rica değildi bu. Bir emir, hatta daha kötüsü, tartışmaya kapalı bir kanundu onun için. "Bu sedyeden sağ çıkacak."
Bir an kan beynime sıçradı. Büyükşehrin amfilerinde, acil nöbetlerinde canla başla çalışırken kimse bana böyle tepeden bakmamıştı. Üniforması, cüssesi, taşıdığı o devasa ağırlık... Hiçbiri beni bağlamazdı. Burası onun arazisi değildi.
"Bana emir vermeyi kesin, Giray Bey!" dedim sertçe, sesim acilin tavanında yankılandı. "Burası kışlanız değil, benim müdahale odam! Karşınızda da askeriniz yok, hekim var! O yüzden şimdi çekilin o kapının önünden!"
Acilde derin bir sessizlik oldu.
Arkadaki Demir’in gözleri şaşkınlıkla açıldı. Yanındaki Aras hafifçe öksürdü, dudaklarının kenarı istemsizce seğirdi; sanki yıllardır ilk defa birinin bu adama kafa tuttuğunu görüyordu.
Aras hemen arkadan fısıldadı, ortamın gerilimini kırmaya çalışan o alaycı ses tonuyla: "Komutanım... Vallahi 'Giray Bey' dedi sana. Ben olsam çekilirdim, neşter var elinde."
Giray başını bile çevirmedi Aras’a doğru. Çenesi öyle bir kilitlendi ki şakağındaki damarlar kabardı. Bakışları yüzümden yakamdaki karta, 'Dr. Melek Kınalı' yazısına indi. Birkaç saniye boyunca gözleri yeşil gözlerimi delip geçti. Karşısında boyu göğsüne anca gelen, sarı saçları dağılmış, narin ama tek bir adım bile geri basmayan bir kadın vardı. Otoritesinin ilk defa bu kadar net bir duvara çarptığını hissettiği o anı göz bebeklerindeki karanlıktan okudum.
"Hata kabul etmem, doktor," dedi sadece. Sesi fısıltı gibiydi ama tehdidi kemik donduracak cinstendi.
"Ben de işimde hata yapmam, Yüzbaşı," diye yapıştırdım cevabı. "Kırmızı odaya! Hemen!"
Sedyeyi hızla içeri ittik. Otomatik kapılar yüzlerine doğru kapanırken, camın ardından gördüğüm son şey; Giray’ın kaskatı kesilmiş silueti ve arkasında Demir’in Akın’a dönüp kısık sesle, "Oğlum bu kız ufak tefek ama Yüzbaşı'yı tek kelimeyle sınır dışı etti resmen," deyişiydi.
Kapılar kapandı. Dışarıdaki o devasa adam ve timi geride kaldı. Önümde ise atan bir kalp, kanayan bir damar ve hayatımın en uzun nöbeti duruyordu.