BÖLÜM 3

1356 Words
Nöbet devir teslimini yapıp üzerimdeki kanlı önlüğü çıkardığımda saat sabahın altısına geliyordu. Bütün kaslarım sızlıyor, şakaklarım zonkluyordu. Hastanenin personel dinlenme odasındaki küçük lavaboda yüzüme soğuk su çarpıp aynaya baktım. Yanaklarım uykusuzluktan pembeleşmiş, yeşil gözlerim iyice açığa çıkmıştı. Kerem yoğun bakımda stabil seyrediyordu; o kapıdan içeri adım attığı andaki ölüm kokusu dağılmıştı çok şükür. Tam saçlarımı tokayla yeniden sıkılaştırıyordum ki dinlenme odasının kapısı öyle bir hızla açıldı ki menteşeleri inledi. "Kızım sen delirdin mi, kafayı mı yedin, nesin sen?!" İçeriye fırtına gibi dalan kişi, hastanenin radyoloji teknikeri ve Reyhanlı’ya ayak bastığım ilk günden beri peşimi bırakmayan Fulya’ydı. Benim aksime minyon sayılmazdı; bir yetmişe yakın boyu, dolgun hatları, omuzlarına dökülen simsiyah kıvırcık saçları ve hafif bronz teninde fıldır fıldır dönen kocaman ela gözleriyle adeta yerinde duramayan bir enerji yumağıydı. Sırtındaki pembe scrubsuyla tam bir felaket habercisi gibi dikiliyordu karşımda. "Ne oldu Fulya, sabah sabah ne bu telaş?" dedim ellerimi kâğıt havluyla kurularken. "Ne mi oldu?! Bütün hastane yıkılıyor Melek! Telsizler sustu, dedikodu kazanı kaynamaya başladı! Sen kime kafa tuttuğunun, kime 'Giray Bey' deyip rest çektiğinin farkında mısın Allah aşkına?" Bardağın birini elime tutuşturup beni koltuğa doğru itti, kendisi de hızla karşıma tünedi. Kıvırcık bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırırken gözleri heyecandan parıl parıldı. "Kimmiş? Altı üstü bir yüzbaşı işte Fulya. Burası acil servis, kan kaybeden bir hastanın başında kimsenin apoletini ölçecek halim yoktu," dedim kahvemden sıcak bir yudum alarak. "Altı üstü bir yüzbaşı mı?!" Fulya dehşetle ağzını kapattı, sonra fısıldar gibi bana doğru eğildi. "Kızım o adam Yüzbaşı Ateş Giray! Namıdiğer 'Alaz'. Reyhanlı-Suriye hattında adını duyanın hizaya geçtiği, Özel Kuvvetler’in en efsane timinin komutanı! İki metreye yakın dağ gibi bir cüsse, yüzünde gram mimik oynamaz. Adamın lakabı Ateş ama içi buz kütlesi derler! Kimseyle öyle laubali olmaz, siville muhatap bile sayılmaz. Sen adama resmen 'kapıdan çekil yoksa seni attırırım' dedin ya! Baran Üstçavuş kantine indiğinde gülmekten kahve püskürtüyordu 'bizim komutan ilk defa geri bastı' diye!" Kaşlarımı çatıp fincanı indirdim, Fulya’yı baştan aşağı süzdüm. "Sen dur bir dakika... Sen nereden biliyorsun bütün bunları? Yok Alaz’mış, yok içi buz kütlesiymiş, yok kantinde kim ne püskürtmüş... MİT ajanı mısın kızım sen, radyoloji teknikeri mi?" Fulya o koca ela gözlerini devirip dolgun dudaklarını büzdü, göğsünü kabarttı. "Aşk olsun Melek! Ben doğma büyüme Reyhanlılıyım bir kere. Amcam garnizonda sivil memur, kuzenim jandarmada astsubay, üstüne bir de hastanenin röntgeninde bütün askeri personelin kırığına çıkığına ben bakıyorum! Bu sınırda kim kimdir, kimin eli kimin cebindedir benden kaçar mı sandın? İstihbarat teşkilatı gelse benden staj yapar, sen bana güven!" Hafifçe gülümsedim ama lafı yine ciddiyete bağladı. "Neyse, iyi dinle beni," dedi bacak bacak üstüne atarak. "O gördüğün adamlar sıradan bir birlik değil, adeta bir aile. Sağ kolu Üsteğmen Kuzey Aras var ya hani, esprili, yakışıklı olan... Ateş Yüzbaşı’nın en güvendiği adamı. Kardeş gibiler. Kuzey olmadan Ateş sahaya bile adım atmaz derler." "Pek rahat birine benziyordu zaten," diye mırıldandım. "Öyledir ama görevde çelik gibidir," dedi Fulya. "O timdeki tek kadın asker vardı ya, Derya Aksoy... Bütün garnizon bilir onu, lakabı Lodos. Erkek personelden tek bir ayrıcalık kabul etmez, sahada gözünü kırpmadan ateşe atlar, aşırı disiplinli, buz gibi bir kadın. O babacan duran, şakakları kırlaşmış asker de Mert Kıdemli Başçavuş. Timin en tecrübelisi, evli barklı, kızı Defne buralarda çok sevilir; timin akıl hocası odur yani. Kantinde milleti kahkahaya boğan da Baran Üstçavuş, Adanalı; ağzı hiç durmaz ama sahada kobra gibidir derler. Sessiz sedasız bir keskin nişancıları var, adı Doruk mu ne, adamın sesini duyan yok ilçede. Bir de Emirhan var, sakin, herkesi toparlayan biri... Teğmenleri de İzmirli genç bir çocuktu galiba." Anlattığı detaylar, dün gece acilde gördüğüm tablonun dışarıdan nasıl göründüğünü tamamlıyordu. Gerçekten de birbirine kenetlenmiş, sınırın yükünü sırtlayan bir ekiptiler. "Kerem peki?" diye sordum. "Kerem timin en gençlerindendi sanırım, Uzman Çavuş. Sahada yaralandığı haberi telsize düşünce garnizon ayağa kalkmış zaten," dedi Fulya ciddiyetle. "Yani anlayacağın Melek, sen sadece bir askeri değil, bu hattın en dokunulmaz timinin can damarını kurtardın. Ama o Ateş Yüzbaşı borçlu kalmayı hiç sevmez. Serttir, soğuktur ama arkasını dönüp gitmez." "Borç falan yok Fulya, mesleğimi yaptım," dedim omuz silkerek ve ayağa kalktım. "Kerem toparlansın, görevlerine dönsünler, bizim de yollarımız kesişmez bir daha." "Reyhanlı burası doktor hanım," dedi Fulya imalı bir tebessümle, kıvırcık saçlarını geriye atarak. "Burada yollar hep aynı toza çıkar, demedi deme." Tam o sırada odanın kapısı hafifçe tıklandı. İçeri giren nöbetçi acil tıp teknisyeni Ali’ydi. Yüzündeki ifadeden biraz çekindiği belliydi. "Melek Hocam..." "Ne oldu Ali, Kerem mi kötüleşti?" diye fırladım yerimden. "Yok hocam, hasta çok iyi, uyandı bile sayılır," dedi Ali hızla. "Ama... nizamiyeden haber geldi. Yüzbaşı Ateş Giray hastane bahçesinde, zırhlı aracın yanında bekliyor. Sizin nöbetinizin bittiğini öğrenmiş. 'Doktor Hanım çıkmadan önce bahçeye gelsin' diye haber yolladı." Fulya oturduğu koltuktan öyle bir sıçradı ki karton bardağı havada zor tuttu. Gözleri parlayarak parmağını bana uzattı. "Al işte! Ben sana ne dedim Melek?! Çağırıyor seni!" Göğsümün tam ortasında dün geceden kalan o tanıdık ağırlık yeniden kıpırdandı. Derin bir nefes alıp çantamı omzuma astım. Aynadaki yansımamda sarı saçlarımı arkaya atıp yeşil gözlerimi dikleştirdim. "Görüşelim bakalım Yüzbaşı," diye mırıldandım. "Bakalım bahçede kime emir veriyorsun." ***** ***** ***** Hastanenin sürgülü ana kapısından çıktığımda, sabahın ilk ışıkları Reyhanlı’nın sarı tozunu turuncuya boyamıştı. Hava daha şimdiden genzi yakan kuru bir sıcakla ağırlaşmıştı ama bahçede esen hafif rüzgâr tenimi ürpertmeye yetti. Acil servis otoparkının hemen çaprazında, beton bariyerlerin gölgesine çekilmiş mat siyah bir Kirpi zırhlısı duruyordu. Ve aracın çamurluğuna sırtını dayamış o devasa siluet. Ateş Giray üzerindeki çelik hücum yeleğini çıkarmış, sadece tozlu siyah bir taktik tişört ve kamuflaj pantolonuyla kalmıştı. Yelek çıkınca o bir doksan altılık boyun, yüz dokuz kiloluk atletik ve iri gövdenin heybeti daha da belirginleşmişti; göğüs ve kol kasları kumaşı yırtacak gibi gergindi. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, kömür karası gözlerini doğrudan hastane kapısına dikmişti. Beni gördüğü an tek bir kası bile oynamadı ama göz bebeklerinin kısıldığını hissettim. Çantamın askısını omzumda düzelttim, başımı dikleştirdim ve adımlarımı bir an bile yavaşlatmadan doğrudan ona doğru yürüdüm. Bir altmış boyumla, spor ayakkabılarım, açık renk kotum ve dağılmış sarı saçlarımla onun o sert, savaş kokan dünyasına tamamen tezat duruyordum; ama adımlarımda en ufak bir tereddüt yoktu. Tam iki adım önünde durdum. Boy farkı yüzünden yine çenemi yukarı kaldırmak zorunda kaldım. Yeşil gözlerimi o taştan oyulmuş, keskin hatlı esmer yüze diktim. Yakından bakınca kirpiklerinin ne kadar sık olduğunu, şakağındaki belli belirsiz ince yara izini ve o kömür karası gözlerin ardındaki tekinsiz derinliği ilk kez bu kadar net fark ettim. Göğsümün tam ortasında tuhaf, açıklayamadığım bir çarpıntı kıpırdadı. "Beni emretmişsiniz, Yüzbaşı?" dedim, içimdeki o ani sarsıntıyı gizlemek için sesime alaycı ve dik bir ton vermeye çalışarak. "Umarım acil servis protokollerini ihlal ettiğim için beni tutuklatmaya karar vermemişsinizdir." Ateş kollarını yavaşça çözüp bir adım öne attı. Aramızdaki mesafe yarım adıma indiğinde gölgesi üzerime tamamen düştü. Barut, keskin mentol ve teninin o sıcak, erkeksi kokusu sabahın kuru havasına karışıp doğrudan ciğerlerime doldu. O an sadece cüssesiyle değil, etrafına yaydığı o yoğun, ezici aurasıyla nefesimi kesti. Yutkunmamak için kendimi zor tuttum. "Protokolleri umursamadığımı dün gece anlamış olman gerekirdi, Doktor," dedi. Sesi sabahın sessizliğinde alçak, tok ve öyle pürüzsüz bir otoriteyle yankılandı ki, göğüs kafesimdeki her bir teli titretti. "Seni emretmedim. Bekledim." "Ben sizin askeriniz değilim, beni öyle kapıda bekletemezsiniz de," dedim hemen, gözlerimi o delici karanlıktan bir milim bile kaçırmadan. Kalbimin delice çarpışını duymasın diye sesimi sertleştirdim. "Yirmi dört saatlik nöbetten çıktım, ayakta duracak halim yok. Ne söyleyecekseniz söyleyin, evime gidip uyuyacağım." Ateş Giray’ın dudaklarının kenarı milimetrik bir kavisle gerildi; bir tebessüm değildi bu, tehlikeli bir meydan okumaydı. Bakışları yüzümdeki yorgunluğa, uykusuzluktan hafifçe kızarmış yeşil gözlerime ve oradan çeneme indi. Kimseden, hiçbir koşulda böyle bir karşı duruş görmeye alışkın değildi; karşısındaki kadının bir adım bile geri basmaması onda buz gibi, karanlık bir merak uyandırıyordu. "Reyhanlı’ya dün geldin," dedi düz bir sesle. "Büyükşehirden, rahat bir hastaneden çıktın buraya geldin. Boyun kadar cerrahi masanın başında saatlerce uğraştın. Kerem’in atardamarını dikerken parmakların bile titremedi." "Bunları bana istihbarat raporu gibi saymanızın sebebi ne?" dedim kaşlarımı çatarak. Sesimdeki öfke, aramızdaki o tehlikeli çekimi bastırma çabamdı aslında. "İşimi iyi yaptığımı tescillemek için teftiş mi yapıyorsunuz?" Ateş bir adım daha yaklaştı. Artık öyle yakındık ki, aldığı her derin nefeste göğsünün kumaşı neredeyse omzuma değecekti. Başını hafifçe bana doğru eğdi; gözleri alev alev, kömür gibi yanıyordu. Bakışlarının ağırlığı tenimi yakıp kavuruyordu adeta; ömrümde bir erkeğin varlığını bu kadar fiziksel, bu kadar sarsıcı hissettiğimi hatırlamıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD