BÖLÜM 4

1470 Words
"Kerem sadece timin bir personeli değil," dedi. Sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir yemin kadar ağırdı. "Benim adamım. Kardeşim. Dün gece o masada ölseydi, o vebali sadece sen değil, ben de ömür boyu sırtımda taşıyacaktım." Bir an duraksadı. Kömür karası gözleri yeşil gözlerimin en derinine kilitlendi, çene kası seğirdi. Hayatında belki de telaffuz etmekte en çok zorlandığı kelimeler dudaklarının arasından döküldü: "Sana borçlandım, Melek Kınalı. Alaz Timi sana bir can borçlandı. Bunu bil istedim." Adımı onun o tok, karanlık ve pürüzsüz sesinden duymak içimde deprem etkisi yarattı. Karnımın ortasında kor gibi bir ateş dalgası yayıldı, bacaklarımın bağı çözülecek gibi oldu. Bir an nefes almayı unuttum. Ama hemen ardından içimdeki o gururlu hekim başkaldırdı; bu adamın heybetine, kokusuna ya da bana böyle tepeden bakışına teslim olamazdım. Omuzlarımı dikleştirdim, aramızdaki o elektrik yüklü havayı dağıtmak istercesine çenemi biraz daha havaya kaldırdım. "Borç falan yok, Ateş Yüzbaşı," dedim, sesimin titremesine zerre izin vermeden. "Kerem bu vatan için göğsünü siper etti, ben de onu yaşatmak için o masada savaştım. Ben bir hekimim, mesleğimin ve vicdanımın gereğini yaptım. Ne Alaz Timi bana borçlu, ne de siz. Kimsenin minnetine ihtiyacım yok." Ateş’in göz bebekleri bir anlığına kısıldı. Sözlerimdeki o tavizsiz gurur, buzdan duvarına sertçe çarpmıştı. Ama gözlerindeki o karanlık ateş sönmedi; aksine, aramızdaki mesafeyi hiçe sayan bu dik duruşum karşısında bakışları daha da derinleşti, daha da yoğun bir büyüye büründü. Tek bir kelime etmedi ama o sessizlikte bile kalbimin ritmini duyabildiğini hissettim. "Şimdi izninizle..." dedim, sesimdeki çatlağı gizlemeye çalışarak. "Evime gidip uyuyacağım." Gözlerimi o dipsiz kuyudan güçlükle koparıp yanından geçmek için bir adım attım. Tam omzum onun taş gibi sert kolunun yanından sıyrılırken havada asılı kalan o keskin, tanımsız sıcaklık tenimi yalayıp geçti. Arkamda derin, ağır bir sessizlik kaldı. Adımlarım asfaltta yankılanırken Ateş Giray’ın arkamdan tek bir hareket bile yapmadığını, sadece öylece durup beni izlediğini biliyordum. Ama o kömür karası, yakıcı bakışların sırtımda bıraktığı yangın, Reyhanlı’nın tepeme çöken kavurucu güneşinden çok daha derindi. Hem ona fena halde öfkeliydim hem de hayatımda ilk defa bir adamın varlığı karşısında bu kadar savunmasız hissetmiştim. Ve korkarım ki bu sınır hattı, ikimize de çok dar gelecekti. ***** ***** ***** Hastanenin nizamiye kapısından çıkana kadar sırtımdaki o yakıcı ağırlık bir an olsun hafiflemedi. Sanki arkama dönüp baksam, Ateş Yüzbaşı'yı hâlâ aynı yerde, o koca cüssesiyle güneşi perdelemiş, kömür karası gözlerini bana dikmiş bulacaktım. Adımlarımı hızlandırdım, çantamın askısını omzumda daha sıkı kavradım. Nöbet ertesi Reyhanlı sokakları sabahın sıcağıyla çoktan mayışmıştı. Hastaneye yürüme mesafesinde tuttuğum, eski ama temiz lojman dairesine vardığımda anahtarı kilitte çevirirken ellerimin hafifçe titrediğini fark ettim. Yorgunluktandı elbet... Yani kendimi buna inandırmak istiyordum. Ama kapıyı kapatıp sırtımı tahtaya yasladığım an, ciğerlerime dolan o barut, mentol ve ten kokusunun hayali bile zihnimden silinmemişti. "Kendine gel Melek," diye fısıldadım bomboş antreye. "Adam sadece bir asker. Görevini yaptı, teşekkürünü edip gitti. Hepsi bu." Hızlıca duşa girip tenimdeki o hastane kokusundan, ameliyatın ağırlığından arınmaya çalıştım. Aynada ıslak sarı saçlarıma ve yorgunluktan kızarmış yeşil gözlerime bakarken onun o alçak, kemik titreten sesi zihnimde yankılanıp duruyordu: ‘Sana borçlandım, Melek Kınalı.’ Yatağa girdiğimde uyku beni içine çekerken bile huzursuz bir rüyanın eşiğindeydim; siren sesleri, karanlık bir koridor ve iki metreye yakın devasa bir gölgenin üzerime çöküşü... --- Öğleden sonra saat üçe doğru telefonumun ısrarcı melodisiyle gözlerimi açtım. Arayan Fulya’ydı. "Efendim Fulya?" Sesim uykudan pürüzlü çıkmıştı. "Uyan uyuyan güzel, uyan! Hastanede kıyamet kopuyor, sen hâlâ rüyalar alemindesin!" Yataktan hızla doğruldum. Kalbim anında göğüs kafesimi dövmeye başladı. "Ne oldu? Kerem mi fenalaştı?" "Yok kızım, Kerem turp gibi maşallah! Servise aldılar çocuğu, Yoğun Bakım'dan çıktı bile. Kıyamet dediğim o değil... Alaz Timi hastaneyi abluka altına aldı resmen! Koridor çiçekçi dükkânına döndü, kantin askeri lojistik merkez gibi çalışıyor. Baran Üstçavuş bütün hemşirelere baklava dağıtıyor, Mert Abi nöbetçi hekimlere çay taşıyor... Ve sıkı dur, Kerem gözünü açar açmaz 'Beni kurtaran o sarı saçlı melek doktor nerede?' diye sayıklamaya başladı!" Yüzümde istemsizce sıcak bir tebessüm belirdi. "Uyanmış demek... Çok şükür." "Uyandı tabii! Ama asıl bomba bu değil," dedi Fulya sesini fısıltıya indirerek. "Yüzbaşı da burada. Üniformasını giymiş, jilet gibi. Sabahtan beri başhekimin odasındaydı, şimdi de serviste dikiliyor. Bütün hastane onun adımlarını sayıyor Melek. Çabuk kalk gel, akşam vizitine yetiş!" Telefonu kapattıktan sonra üzerimdeki uyuşukluğu bir kenara fırlattım. Sade bir keten gömlek ve pantolon giyip saçlarımı bu kez gevşek bir örgüyle topladım. Yüzüme hafif bir renk gelsin diye nemlendirici sürüp hızla evden çıktım. Ne kadar "umursamıyorum" desem de adımlarımın hastaneye doğru neden bu kadar hızlı attığını kendi kendime bile itiraf edemiyordum. --- Genel Cerrahi servisinin katına çıktığımda ortamın havası gerçekten değişmişti. Koridorda olağan hastane sessizliği yerine canlı, askeri bir hareketlilik vardı. Hemşire deskinde Fulya kollarını tezgâha dayamış, Baran Üstçavuş’la hararetli bir şeye gülüyordu. Baran sivil bir polo tişört giymişti, yüzündeki o Adanalı neşesiyle ellerini kollarını sallayarak bir şeyler anlatıyordu. Beni ilk fark eden Baran oldu. Gözleri parladı. "Hah! İşte geldi bizim hayat kurtaran! Hocam hoş geldin!" diye bağırdı koridorda, saygıyla hafifçe toparlanarak. Fulya hemen arkasını dönüp bana göz kırptı. O sırada koridorun ilerisindeki 204 numaralı odanın kapısından Mert Kıdemli çıktı. Yüzündeki o babacan, derin tebessümle bana doğru yürüdü. "Melek kızım," dedi, sesindeki içtenlik içimi ısıttı. "Kerem gözünü açtığından beri seni soruyor. Ne kadar teşekkür etsek azdır sana." "Rica ederim Mert Bey... Yani Mert Abi," dedim gülümseyerek. "Ben sadece görevimi yaptım. Nasıl, ağrısı çok mu?" "Seni görünce ağrısı falan kalmaz," diye lafa atladı Baran sırıtarak. "Uşak Karadenizli, damarına kan yerine inat pompalanıyor zaten. İçeride, hadi gir gör." Derin bir nefes alıp 204 numaralı odanın kapısına doğru yürüdüm. Kapıyı hafifçe tıklatıp araladım. "Girebilir miyim?" Odaya adım attığım an karşılaştığım manzara adımlarımı bir anlığına duraksattı. Kerem yatakta yarı oturur vaziyetteydi; serum hortumları ve drenaj torbalarına rağmen yüzüne renk gelmişti. Yatağın sağ tarafında Üsteğmen Kuzey Aras duruyordu, elinde soyulmuş bir elma dilimiyle Kerem’e takılıyordu. Derya Aksoy pencere kenarında, sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünde bağlamış şekilde sessizce onları izliyordu; ama gözleri her zamanki gibi gizlice Kuzey’in hareketlerindeydi. Ve yatağın tam başucunda... Ateş Giray. Bu kez üzerinde siyah tişörtü değil, yakası ilikli, jilet gibi duran resmi kamuflajı vardı. Omuzlarındaki yüzbaşı rütbeleri, heybetli göğsü ve dimdik duruşuyla odadaki bütün oksijeni tek başına tüketiyor gibiydi. Beni gördüğü an arkasını döndü. Kömür karası gözleri doğrudan yeşil gözlerime kilitlendi. Sabahki o tekinsiz, yakıcı karanlık tek bir milim bile silinmemişti; aksine, hastane ışıklarının altında daha da keskinleşmişti. "Doktor Hanım..." Kerem’in hafif çatallı ama heyecanlı sesi sessizliği bozdu. Gözleri parlayarak bana bakıyordu. "Geldiniz..." Gözlerimi Ateş’in o delici bakışlarından güçlükle çekip yatağa doğru ilerledim. Ateş, aramızdaki mesafeyi açmak için tek bir adım bile geri çekilmedi. Yanından geçerken aramızda yine o sabahki gibi sadece birkaç santim kaldı; cüssesinin sıcaklığı ve yaydığı o ezici aura tüylerimi ürpertti. "Geçmiş olsun Kerem," dedim, yatağın yanına geçip dosyasını elime alarak. Sesimi tamamen profesyonel tutmaya özen gösterdim. "Nasılsın? Ağrın, sızın var mı?" "Sizi gördüm ya Hocam, hiçbir şeyim kalmadı," dedi Kerem hafifçe gülümsemeye çalışarak. Trabzon şivesi tatlı tatlı hissediliyordu. "Komutanlarım anlattı... Masada kalpten gidiyormuşum az kalsın. Damarı tek hamlede yakalamışsınız. Canımı size borçluyum." "Sen o canı sınırdaki insanları korurken ortaya koydun," dedim dosyadaki nabız ve tansiyon çizelgelerini incelerken. "Ben sadece emanetini sahibine geri verdim. Çok şanslısın, vücudun inanılmaz güçlü tepki vermiş." Kuzey Üsteğmen elindeki elmayı Kerem’in tabağına bırakıp bana doğru hafifçe eğildi, yüzünde o muzip, sempatik sırıtışıyla: "Melek Hocam, Kerem Karadeniz uşağıdır, kurşun işlemez ona. Ama sabahki 'Giray Bey' çıkışınızdan sonra timde size hayran olmayan tek bir adam kalmadı, onu baştan söyleyeyim." Derya pencere kenarından hafifçe gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarı istemsizce seğirdi. "Kuzey," dedi Ateş. Tek bir kelime. Alçak, tok ve ölümcül bir ciddiyetle söylenmiş tek bir isim. Odadaki bütün neşeli hava bir anda dağıldı. Kuzey anında toparlanıp boğazını temizledi ve ellerini arkasında bağladı. "Emredersiniz komutanım." Ateş yavaşça bana doğru döndü. Aramızdaki iki adımlık mesafe, onun o bir doksan altılık cüssesi karşısında hiçbir şeydi. Başını hafifçe eğip dosyanın üzerindeki elime, oradan da gözlerime baktı. "Hastaneden ne zaman çıkar?" diye sordu. Yine o buyurgan, taviz vermeyen tını. Dosyayı kapatıp yatağın ucundaki demire bıraktım. Çenemi yukarı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım; boy farkımız yüzünden her seferinde bunu yapmak zorunda kalmaktan nefret ediyordum ama geri adım atmaya hiç niyetim yoktu. "En az beş gün gözetim altında kalacak Yüzbaşı," dedim sakin ama net bir sesle. "Dikişlerin durumu, enfeksiyon riski ve batın kontrolü var. Taburcu kararı askeri emirlere göre değil, benim tıbbi kanaatime göre verilir." Odadaki herkes —Kerem bile— nefesini tuttu. Kimse Ateş Giray’a sınır çizmeye cesaret edemezdi. Ateş’in çene kası seğirdi. Dudaklarının kenarında sabahki o tehlikeli, meydan okuyan çizgi yeniden belirdi. Gözlerini kısmadan, göz bebeklerimin en derinine kadar baktı. "Tıbbi kanaatine saygı duyarım, Melek Kınalı," dedi fısıltı gibi alçak ama odadaki herkesin duyabileceği bir ağırlıkta. "O beş gün boyunca Alaz Timi bu hastanede olacak. Sen nöbetteyken de... değilken de." İçimde bir yerlerde yine o kor ateş alevlendi. "Beni korumaya mı çalışıyorsunuz, yoksa denetlemeye mi?" Ateş bir adım daha attı; artık nefesi saç diplerime çarpıyordu. Kömür karası gözlerinde ilk kez soğukluğun arkasında gizlenmiş yoğun, karanlık bir kıvılcım gördüm. "Hangisini tercih edersen, Doktor," dedi usulca. "Ama bu sınırda... benden kaçamayacağını ikimiz de biliyoruz."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD