BÖLÜM 5

1410 Words
"Kerem'in pansumanını tazeleyeceğim, enfeksiyon riskine karşı odayı havalandırmanız iyi olur," dedim, sesimin titremesini engellemek için son bir çaba sarf ederek. "Gereksiz kalabalık yapmayalım lütfen." "Tabii Hocam, biz dışarıdayız," dedi Kuzey hemen toparlanarak. Kerem’in omzuna hafifçe dokunup Derya’ya işaret etti. Derya başıyla onaylayıp kapıya yönelirken, odadakiler teker teker koridora çıktı. Tam ben de ellerimi dezenfekte etmek ve dosyadaki antibiyotik protokolünü kontrol etmek için kapıya doğru yönelmiştim ki arkamdan gelen o tok adım sesini duydum. Omzumun üzerinden baktığımda Ateş'in timle birlikte dışarı çıkmadığını, aksine hemen arkamda adeta gölge gibi yürüdüğünü fark ettim. Koridora çıktığımızda Mert Abi ve Baran diğer uçtaki bekleme alanına doğru ilerliyordu. Ateş ise hiç duraksamadan, o devasa adımlarıyla beni acil merdivenlerine ve yangın çıkışına bağlanan, o saatlerde kimsenin uğramadığı kör koridora doğru yönlendirdi. "Yüzbaşı, ne yapıyorsunuz?" dedim adımlarımı durdurarak. "Benim servis vizitine devam etmem gerek." Yangın çıkışının yarı açık demir kapısının hemen önünde, loş ışıkta durdu ve bana doğru döndü. Aramızdaki mesafeyi tek bir adımda sıfıra indirdiğinde sırtım arkamdaki soğuk duvara neredeyse değecekti. O iki metrelik heybetiyle önümü tamamen kesti; bütün koridoru, hastanenin floresan ışıklarını, hatta aldığım havayı bile perdeledi. "Kaçıyorsun," dedi düz bir sesle. Sesi öyle alçak, öyle boğuk ve teni titretecek kadar derinden geliyordu ki, aramızdaki o birkaç santimlik boşluk bir anda alev aldı. Üniformasının yakasından sızan keskin mentol, dağ rüzgârı ve teninin o buram buram erkeksi sıcaklığı ciğerlerime doldu. O an içimde, ta kasıklarımın derinliğinde daha önce hiç bilmediğim tatlı, yakıcı bir sızı kıvrıldı. Karnımın altı erir gibi oldu; dizlerimin bağının çözülmek üzere olduğunu dehşetle fark ettim. Kalbim göğüs kafesimi öyle bir hızla dövüyordu ki, bu yakınlıkta sesini duyacak diye ödüm kopuyordu. "Kimseden kaçtığım yok," dedim fısıltı gibi çıkan sesimi toplamaya çalışarak. Başımı geriye atıp yeşil gözlerimi o dipsiz kömür karası kuyuya diktim. "İşimi yapıyorum. Ama siz sınırları zorlamayı alışkanlık haline getirmişsiniz." Ateş başını biraz daha eğdi. Yüzlerimiz arasındaki mesafe tehlikeli bir boyuta inmişti; aldığı her nefes şakağımdaki firari sarı saç tutamını havalandırıyordu. Kömür karası gözleri dudaklarıma indi. Bir saniye, sadece tek bir saniye orada asılı kaldı; ama o kısacık anda kasıklarımdaki o nabız gibi atan sızı daha da derinleşti, bütün bedenimi sıcak bir dalga sardı. Yutkunmak istedim ama boğazım kupkuruydu. "Ben sınırları zorlamam Melek," dedi fısıltıyla. Adımı dudaklarının arasında öyle bir ağırlıkla yuvarladı ki, omurgamdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. "Sınırları ben çizerim." "Burası senin arazin değil..." dedim ama sesimdeki o dik başlılık ilk defa kendi içinde çatladı; nefes nefeseydim. Sol elim istemsizce arkamdaki duvara tutundu, yoksa bu yoğun auranın, bu yakıcı temas ihtimalinin altında ayakta duramayacaktım. Ateş’in çene kası kilitlendi. Sol elini kaldırıp duvara, tam başımın hemen yanına dayadı. Beni tamamen omuzlarının, göğsünün ve heybetinin arasına hapsetti. Gözleri yeniden gözlerime tırmandı; o buz kütlesinin altında kontrolü kaybetmekten korkan, yırtıcı ama bastırılmış bir alev vardı. "Değil," dedi, sesi göğsünün içinden yankılanır gibi çıktı. "Ama sen... o masada parmakların kan içindeyken gözünü kırpmadığın andan beri, benim sahamdasın." Göz bebekleri simsiyah bir yangın gibi parlıyordu. Bedeninden yayılan o yoğun sıcaklık, tenime değmese bile beni kavurmaya yetiyordu. Bir an elini yanağıma doğru uzatacak, o taş gibi parmaklarıyla yüzüme dokunacak sandım; kalbim o ihtimalin dehşeti ve arzusuyla tekledi. Ama sadece parmak boğumları duvarda hafifçe sıkılaştı. Kendine koyduğu o çelik iradenin sınırını zorladığını görebiliyordum. "Şimdi git," dedi, sesi bu kez zorlukla çıkmış gibi boğuktu. "Vizitini yap." Geriye tek bir adım atmadı; yolu açmadı ama o ağırlığı üzerimden de çekmedi. Benden uzaklaşmak onun için de bir savaştı sanki. Titreyen bacaklarımı zorlayarak, onun devasa gövdesinin kenarından sıyrıldım. Tenim kamuflajının kumaşına hafifçe sürtündüğü an içimdeki o tatlı sızı sanki elektrik çarpmış gibi bütün bedenime yayıldı. Arkama bakmadan, derin nefesler alarak aydınlık koridora doğru adım attım; ama ardımda bıraktığım o yangının alevleri çoktan etimi kemiğimi sarmıştı. ***** ***** ***** Koridora çıktığımda ciğerlerime çektiğim hava hâlâ bana yetmiyor gibiydi. Yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum; adımlarımı hızla nöbetçi hekim odasına yönlendirip kapıyı ardımdan kapattım. Sırtımı kapıya yaslayıp gözlerimi yumdum. Birkaç dakika sadece kalp atışlarımın göğüs kafesimi döven o vahşi ritmini yatıştırmaya çalıştım. Servisteki kalan vizitlerimi, dosya kontrollerini ve nöbet devrini adeta bir robot gibi tamamladım. Akıl sağlığımı ve hekim kimliğimi koruyabilmemin tek yolu buydu; çünkü ne zaman bir anlığına boşluğa düşsem, burnuma o keskin mentol ve barut kokusu geliyor, yangın merdiveninin loşluğunda başımın hemen yanındaki duvara dayanan o kaskatı el gözümün önüne dikiliyordu. Hastaneden çıktığımda akşam karanlığı Reyhanlı’nın üzerine çoktan çökmüştü. Sınır hattından gelen serin, kuru rüzgâr bu kez sokakların sıcağını biraz olsun kırmıştı. Lojmana kadar neredeyse hiç durmadan yürüdüm. Eve girer girmez anahtarı iki kez çevirip emniyet kilidini sürdüm. Sessizlik... Şehrin karmaşasından, hastanenin o bitmek bilmeyen siren ve monitör seslerinden sonra evin içindeki bu mutlak sessizlik önce iyi geldi, ardından boğucu bir ağırlığa dönüştü. Çantamı girişteki sehpaya fırlattım. Üzerimdeki gömleği, dar pantolonu aceleyle çıkarıp banyoya geçtim. Sıcak suyun altında dakikalarca durdum; su şakaklarımdan, boynumdan, sırtımdan aşağı süzülürken zihnimdeki görüntüyü yıkamaya çalıştım ama nafileydi. Suyun tenime her vuruşu, o sabah nizamiyede, az önce de yangın merdiveninde bana yaklaşan o devasa adamın yarattığı baskıyı hatırlatıyordu. Duştan sonra üzerime sadece ince, dökümlü pamuklu bir gecelik geçirdim. Sarı saçlarımı havluyla kabataslak nemini alıp omuzlarıma serbest bıraktım. Mutfağa geçip kendime sade bir ıhlamur demledim; midem hiçbir şey kabul etmiyordu. Pencerenin önüne geçip Reyhanlı’nın uzaklardaki cılız ışıklarına baktım. Birkaç kilometre ötede sınır hattı vardı; belki de o an Alaz Timi o zifiri karanlığın içinde pusudaydı. Ateş... o kömür karası gözleriyle gecenin karanlığını yarıyordu. Fincanı tezgâha bırakıp yatak odasına geçtim. Saat gece yarısını geçiyordu. Bütün pencereleri kapatıp sadece loş başucu lambasını açık bıraktım ve serin çarşafların arasına girdim. Yorgunluk kemiklerime kadar işlemişti ama uyku benden kilometrelerce uzaktaydı. Tavanı izlerken gözlerimi her kırptığımda zihnim bana oyunlar oynuyordu. Onun o iki metreye yakın devasa heybeti... Geniş göğsü, tişörtünün altından belli olan taş gibi kasları ve hepsinden öte, beni duvara kıstırdığında üzerime çöken o yakıcı sıcaklık... ‘Ben sınırları zorlamam Melek... Sınırları ben çizerim.’ Sesi kulaklarımda değil, doğrudan karnımın alt boşluğunda yankılandı sanki. O an, gün içinde bastırmaya çalıştığım o tatlı, derin sızı kasıklarımda yeniden kıvrıldı; bu kez çok daha yoğun, çok daha yakıcı bir dalga halinde bütün bedenimi ele geçirdi. Derin, titrek bir nefes çektim içime. Çarşafın altındaki tenim karıncalanıyor, göğüs kafesim hızla inip kalkıyordu. Kelimelerin, kuralların, hekimlik gururumun hiçbir hükmü kalmamıştı bu karanlık odada. Sadece onun o delici bakışları, dudaklarıma bir anlığına kilitlenen o kömür karası karanlık vardı. İçimdeki yangına karşı koyamadım. Sağ elim istemsizce, yavaş ve çekingen bir hareketle göğsümün üzerinden aşağı doğru kaydı. İnce geceliğin kumaşı üzerinden kaburgalarımı, ardından çıplak tenime kavuşarak karnımın yumuşak kavisini okşadı. Tenim cayır cayır yanıyordu. Parmak uçlarım karın boşluğumdan aşağıya, kasıklarımdaki o sızlayan, nabız gibi atan ağırlığa doğru santim santim ilerlerken dudaklarımdan boğuk bir inilti döküldü. Gözlerimi sımsıkı yumdum; karanlığın içinde sadece Ateş'in yüzü vardı. O kaskatı çene, tenime çarpan sıcak nefesi ve o devasa ellerin vücudumda gezindiği hayali... Bu sınır kasabası beni sadece mesleğimle değil, içimde sakladığım bütün arzularla da sınıyordu ve bu sınavda Ateş Giray’a karşı koymak imkânsız bir savaşa dönüşüyordu. Dudaklarımın arasından dökülen titrek soluk, sessiz odanın içinde yankılandı. Gözlerimi her kapattığımda, o yangın merdiveninin loşluğundaki görüntü daha da keskinleşiyordu. O kaskatı göğüs, üzerime bir dağ gibi çöken heybeti ve teninden yayılan o keskin mentolle karışık yakıcı sıcaklık... Zihnim sadece bir görüntüyü değil, o an hissettiğim o tehlikeli, boyun eğdiren çekimi adeta yeniden üretiyordu. Parmaklarım ince kumaşı sıyırıp çıplak tenime kavuştuğunda, içimdeki sızı daha da derin, nabız gibi atan bir arzuya dönüştü. Sağ elimin ayası kasıklarımın tam üzerindeki sıcak kaviste duraksadı; parmak uçlarım aşağıya, tenimin en hassas, alev almış noktasına doğru hafifçe kaydı. "Ateş..." Adı dudaklarımdan neredeyse bir fısıltı, bir teslimiyet gibi döküldü. Bu adam sadece heybetiyle değil, beni tek bir bakışıyla altüst eden o yabani otoritesiyle aklımı başımdan almıştı. Büyükşehirdeki kontrollü hayatımda hiçbir erkeğin yanıma bile yaklaştıramadığı o ilkel, güçlü duyguyu, bu sınır kasabasında iki gün içinde tek bir adam uyandırmıştı. Parmaklarımın ritmi hızlandıkça, zihnimde onun o taş gibi sert elleri canlandı. O ellerin belimi kavradığını, sırtımı duvara değil kendi göğsüne yasladığını ve beni o devasa kollarının arasına hapsettiğini düşündüm. Kömür karası gözlerindeki o karanlık alev... Beni bir emir gibi izleyişi, dudaklarıma kilitlenen o tek saniyelik açlığı... Kalçam hafifçe yataktan havalandı, bacaklarımın arasındaki sıcaklık dayanılmaz bir noktaya ulaştı. Kendimi onun o yakıcı varlığına, zihnimdeki o güçlü dokunuşlara bıraktım. Kasıklarımdaki sızı keskinleşti, karnımın altındaki düğüm çözüldü ve içimde kabaran dalga bütün bedenimi sarsarak beni nefes nefese bıraktı. Başımı yastığa gömüp gözlerimi tavana diktiğimde göğsüm delice inip kalkıyordu. Bütün hücrelerim uyuşmuştu ama kalbimdeki çarpıntı dinmemişti. Ateş Giray sadece Kerem’in hayatını borçlu olduğu bir komutan değildi artık; benim bütün savunma mekanizmalarımı daha ilk günden yerle bir eden, aklımı ve tenimi yangın yerine çeviren bir fırtınaydı. Ve bu fırtınadan sağ çıkmanın hiçbir yolu yok gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD